Dersim Bayragi..
Sey Riza

Dersim jenosidini
Anma Gunu
Her Yil

12 Temmuz

baner

Seh ul  islam fetvalari


Dersim soykirimi  eger  1937-38 turklerin vahsetiyle anlasilmaya calisilirsa bunun mumkun olamiyacagini  kisa surede insan fark edecektir.
Dersim jenosidini 1930 lu yillardaki turk yonetici ve valilerine baglamak, asil devleti tanimamak demektir, turkler Dersimle 1930 lu yillara geldiklerinde 800 yillik bir Dersim sorunu ve Kizilbas sonu mevcuttu , 1514 caldiran  savasi sonucu Siiler dolayisilayla Kizilbaslar buyuk bir yenilgi yasadilar hem Siilerin yenilgisi ve Kizilbaslarin katliami Dersimi giderek dar bir alana sIkIstirmis oluyordu, her ne kadar Osmanlinin Kizilbas katliami Dersimin icine hukm edemediysede Dersimin  etki alanini kuculttu dahasi eskiden Dersime bagli olan bolgeler veya etki alanlarindan Dersim  kucuk bir bolgeye sIkIstirilmis oldu. Mesela gunumuzdeki Diyarbakirda hatiri sayilabilecek bir Kizibas (Dersimli) toplulugu soz konusuydu ama bu  yenilgiden sonra adeta Dersimin kolu kanadi kirildi diyebiliriz 1514 bilinmez ise 1938 zaten anlasilmaz. Y.sultan Selimin suh ul islami Ibn kemalin  Kizilbaslar hakkindaki fetfalari ve insanlik disi isnadlarini okumaz isek 1938 turklerin Dersim soykirimindaki sinirsiz vahsetini anliyamayiz.

Tarih bir butundur ve kopuk analiz edilemez Dersim arastirmalari acisindan Dersimin dusmani turk devletini anlamak ve analiz etmek ancak onun tarih icindeki Devlet gelenegini tanimakla olur turklerde koklu bir devlet kulturu soz konusudur, onlarda tesadufler yoktur , onlar bukemedikleri bilegi hep operler bu onlarin ruhi sekillemeleriyle alakalidir ama buktukleri bilegide daima kirarlar asla kemigin tutmasini musaade etmezler.

Turk devletini osmanlidan kopuk gormek Dersim acisindan dogru bir bakis  acisi degildir, Dersim calismalarini 1930 yillardaki 3-5 turk yoneticisine (ornegin m. kemal, inonu, cakmak felan) indirgemek hem Dersim tarihini bilmemek demektir hemde Dersiminin ebedi dusmani turk devletini tanimamak demektir. Insanlar gecicidir ama Devletler ve onlarin yuz yillara yayilan politikalari kalicidir.

Ornek olsun diye turklerin 2 Seh ul islamindan  Kizilbaslar hakkinda verdikleli bazi fetva orneklerini asagida vermekteyiz,

1-Seh ul islam Ibn Kemal (Y.sultan selimin seh ul islami)

2-Seh ul islam ebu suud (Kanuni ve II. Selim seh ul islami)
bu fetvalar tabiiki bilinenlerdir ama bilinmiyen gizli emirler ve Dersim hakkinda onlarca karar oldugunu bilmekteyiz
Dusmanini tanimiyan, zafer kazanamaz

www.dersim.biz

 

Ebu Suud Fetvalari 1Kaynak: Seyhulislam
Ebussuu Efendi Fetvalari
isiginda 16.asir turk hayati

Yayina hazirlayan: M.ertugrul duzdag
1972 istanbul
sayfa: 109-117

 

 

ŞEYHÜLİSLÂM EBUSSUUD EFENDİ  FETVALARI

 

III.    MÜRTEDLER

A. KIZIL BAŞLAR

 

479.  MES'ELE : Kızılbaş taifesinin şer'an kıtali helâl olup, ks
gâzî ve kızılbaş taifesinin ellerinde maktul olanlar şehîd
mı?

ELCEVAP : Olur, gazâ-i ekber ve şehâdet-i cazîmedir. (A
SU'AL-Î AHAR : Kıtalleri helâl olduğu takdirce, mahzâ !
ehl-i islâm hazretlerine bağy ve 'adavet üzere olup, aske]
ma kılıç çektiği için mi olur, yâhud gayri sebebi var mıdır
ELCEVAP : Hem bâgîlerdir, hem vücûh-i kesîreden kâf
(A. 255 b)

480.  MES'ELE : Re'isleri hazret-i Resûlullah (sallallâhu te'âlf
ve sellem) âlindendir derler, öyle olucak nev'â şüphe olur
ELCEVAP : Hâşâ yoktur. Efâl-i şenî'aları, ol neseb-i tâh\
kalan olmamağa şehâdet ettiğinden gayri, sikâttan me.
ki, babası İsmail ibtidâ-i hurucunda, imam cAli er-Rızâ ibı
el-Kâzım meşhedinde ve şâir emâkinde olan sâdât-i 'izamı
nin nesebini Bahr-i Ensâba dere eylemeğe ikrah edip, iftirây
edemeyenleri katl-i âm edincek, ba'zı sâdât katilden ha]

ŞEYHÜLİSLÂM EBUSSUUD EFENDİ  FETVALARI

imtisal suretin gösterip dediğin eylemişler. Amma bu miktar tedâ-
rik eylemişler ki, bunun nesebini, 'ulemâ-i ensâb-i şerife mabeyn-
lerinde 'akim olup, asla nesli kalmamağıyla ma'rûf bir seyyide
müntehi kılmışlardır, ki nazar edenler hakikat-i hâle vâkıf olalar.
Faraza sıhhat-i nesebi mukarrer olsa dahi, bî-din olucak, şâir ke-
fereden farkı olmaz. Hazret-i Resûlullâhın (sallallâhu aleyhi ve
selem) âli, şe'âir-i şer'-i mübini ri'âyet ve ahkâm-i metini himâ-
yet edenlerdir. Hazret-i Nûhun ('aleyhisselâm), Ken'an sulbü oğlu
iken dîni üzerine olmadığı için "ehlimdendir" deyu, necatı için

Rabb-i izzete du'â ettikte       (14)    dlUl ^    ^J 4\ deyu buyuru-

lup, şâir kefere ile bile ta'zîb ve iğrâk buyurulmuştur. Enbiyâ-i 'izam
(aleyhim-üs-salâti ve-s-selâm) neslinden olmak, dünyevi ve uhrevî
cazabdan necata sebeb olsaydı, hazret-i Âdem nebi (aleyhi-s-selâm)
neslinden olmak ile, esnâf-i kefereden bir kâfir asla dünyâda ve
âhirette mu'azzeb olmazdı. Vallâhu te'âlâ a'lem ve ahkem. (A. 256 a)

481. MES'ELE : Tâife-i mezbûre şi'adan olmak da'vâ ederler, "lâ
ilahe illallah" derler iken, bu mertebeyi îeâb eden halleri nedir,
mufassal ve meşrûh beyan buyurula?

ELCEVAP : Şi'adan değil, "yetmiş üç fırka ki, içinde ehl-i sün-
net fırkasından gayrı nârdadır" deyu hazreti Resul (sallallâhu
aleyhi ve sellem) tasrih buyurmuşlardır, bu taife ol yetmiş üç
fırkanın hâlis birinden değildir. Her birinden bir miktar şer ve
fesad alıp, kendiler hevâlarınca ihtiyar ettikleri küfr ü bid'atlere
ilhak edip, bir mezheb-i küfr ü dalâlet ihtira3 eylemişlerdir. Dahfc
durup gün günden artırmak üzerinedirler. Şimdiye değin üzerine
mmtemir oldukları kabâyih-i ma'rûf elerinin, müceb-i şeriat-i şe-
rife üzerine mufassalan hükmü budur ki: Ol zâlimler Kur'an-ı 'azı-
mı ve şeriat-i şerifeyi ve dîn-i islâmı istihfaf eylemekle, ve kütüb-i
şer'iyyeyi tahkir edip oda yakmak ile, ve 'ulemâ-i dîni 'ilimleri için
ihanet edip kırmak ile, ve re'isleri olan fâcir meVûnu ma'bud yerine
koyup ana secde eylemekle, ve dahi hürmeti nusûs-i kafiye ile sabit
olan envâ3-i hurumât-i dîniyeyi istihlâl eylemekle, ve hazret-i Ebî
Bekr ile hazret-i ömere (radiyallâhu anhum) la'n eylemekle kâfir ol-
duklarından sonra, hazret-i Âişe-i sıddîkanın (radiyallâhu anhâ)
berâati hakkında bunca âyât-i }azîme nazile olmuş iken, anlara
itâle-i lisan eylemekle Kur}an-i kerîmi tekzîb edip kâfir oldukların-
dan ma'adâ, hazret-i Risâlet-penâhın (sallallâhu aleyhi ve sellem)
cenâb-ı azizlerine şeyn getirdikleri ile sebb-i nebi eylemiş olup,
cumhûr-i 'ulemâ-i a}sâr ve emsâr icmâı ile, katilleri mubah olup,

IŞIĞINDA 16. ASIR TÜRK HAYATI

1

küfürlerinde şek edenler kâfir olurlar. İmâm-ı Azam ve imam
yân-i Sevrî ve imam Evzâgî (rahimehullah) katlarında tamı
sıhhat üzere tevbe edip islâma gelicek, eğerçi bu küfürler de
şâir kefere küfürleri gibi afv olunup katilden necat bulurlar, amfı
imam Mâlik ve imam Şâfi'î ve imam Ahmet bin Hanbel ve imt
Leys bin Sa'd ve imam îshak bin Râhûye ve şâir 'uzemâ-i cu
mâ-i dinden cem'-i kesir katlarında asla tevbeleri makbul ve
lamları mu'teber değildir. Elbette hadden kati olunurlar. Hazrt
imam-i din-penah (eyyedehullâhu te'âlâ ve kavvâhu) zikr olu%
eimme-i dinden, hangi canibin kavli ile 'amel ederler ise meşr
dur. Ol kabâyih ile ittisafları cemi' ehl-i islâm içinde tevatür
mu'ayyenen ma'lûm olmuştur. Hallerinde tereddüd ve iştibah y\
tur. Askerlerinden olup kıtale mübaşeret edepler ve binip inip
bâhndan olanların sânında asla tevakkuf olunur değildir. Am
şehirlerde ve köylerde kendi hâlinde salâh üzerine olup, bunla
sıfatlarından ve efallerinden tenezzühü olup, zahir halleri di
sıdklarına delâlet eyleyen kimselerin kizbleri zahir olmayın
üzerlerine bunların ahkâmı ve 'ukûbâtı icra olunmaz. Bu taife
kıtali şâir kefere kıtalinden ehemdir. Anınçün Medîne-i münevv
etrafında kefere çok iken ve bilâd-i Şâm feth olunmamış iken
lara gaza eylemekten, hazret-i Ebî Bekr-i sıddik (radiyallâhu at
hilâfetinde zuhur eden Müseyleme-i kezzaba tâbi3 olan tâife-i m
tedde üzerine gaza eylemeğe, eshâb-i kiram (rıdvânullâhi aleyl
ecma'în) icmaları ile tercih ve takdim buyurmuşlardır. Hazr<
'Ali (kerremallâhu vecheh) hilâfetinde havârîc kıtali dahi be
olmuştur. Bu taifenin fesadları dahi azimdir, yeryüzünden fes
ların ref eylemek için mücâhede eylemek dahi ehemdir.

(A. 256 a)                                 (15)    jr>&-H ^\ > l'^tj b.

(16)    ( <\oo C~

482.  MES'ELE    : Nahcivan seferinde tutulan kızılbaş evlâdı kul c
mu?

ELCEVAP  : Olmaz. (B.lOl^a)

483.  MES'ELE    : Padişah emriyle kızılbaş taifesi vurulup,  sagîr
kebîri esir olanlardan ba'zı ermeni olduklarında, ol takdirce
lâs olurlar mı?

ELCEVAP  : Olurlar, ermeniler kızılbaş askeri ile asker-i is

ŞEYHÜLİSLÂM EBUSSUUD EFENDİ  FETVALARI

üzerine gelip muharebe etmiş olmayıcak, şer'an esir olmak yok-
tur. (B. 102 a)

484.  MES'ELE : Mürtedde dar-ül-harbe lahika olmadan alıp esir ey-
lemek eâiz idüğüne îmam-ı A'zamdan nakl olunan rivayete binâen,
kızılbaş avretlerin esir eylemekle asker-i İslama kemâl-i kuvvet ve
şevket, a'dâ-i dîn-i metîne nihayet za'f ü zillet gelir olsa, ol riva-
yet ile 'amel olunmak şer'an eâiz olur mu?

ELCEVAP  : Caizdir. (A. 93 b)

485.  MES'ELE : Bu rivayet ile, ol esir olunan avretin hizmetleri, vat'
olunmaları şer'an helâl olur mu?

ELCEVAP  : Cümle hizmetleri helâldir.    Amma mürteddelerdir,
islâma gelmeden vat'ları helâl değildir. (A. 9If a)

486.  MES'ELE    : Çâryâre sebb eden, kızılbaş idüğü sicil olunan Zeydi,
Amrm oğlu Bekr kati eylese, şer'an nesne lâzım olur mu?
ELCEVAP  : Sebb ettiği vakit kati ettiği muhakkak ise ta'arruz
olunmaz.  (B. 302 b)

487.  MES'ELE : "Yezide lâ'net ve ana lâ'net etmeyene dahi lâ'net"
diyen Zeyde ne lâzım gelir?

ELCEVAP  : Lâ'net  etmeyene lâ'net  nâmeşrûdur.   Lâ'net etme-
mek onun ef'âlin kabul değildir.  (B. 318 b)

488.  MES'ELE : "Muâviye hayırlı kişi değildir" dese, şer'an Zeyde
ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Ta'zîr olunur. (B.318b)

489.  MES'ELE : Sahâbe-i kiramdan Muâviyeye lâ'net eden Zeyde şer'-
an ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Ta'zîr-i beliğ ve hapis lâzımdır. (B. 90 b)

B. KÜFÜR, ÎLHAD VE ZINDIKA ÎLE MÜRTED OLANLAR

490.  MES'ELE : Zeyd, din ve imân nedir ve kangı mezhebdendir bil-
mese, şer'an sahîh olur mu?

ELCEVAP  : Olmaz din ve îman bilmemek ile kâfir olur. (B. 310 a)

491.  MES'ELE : Zeyd, Amra "peygamberin kimdir" dedikte, Amr,
"bilmezim" dese şer'an ne lâzım olur?

ELCEVAP  ; Kâfir olur, gerçek ise ve yalan ise. (B. 310 a)

-492. MES'ELE : Bir hususta ba'zı kimseler Zeyde nasihat edip "şe-
rî'at-i Resûlullah (aleyh-is-selâm) dan hurûc etme, Peygamber
hazretlerinden gafil olma, hieâb üzerine ol" dedikte, -eliyâzübillâh-

IŞIGINDA 16. ASIR TÜRK HAYATI

gazab ile "ben Peygamber bilmezim" dese, şer'an. Zeyde ne lâ

olur?

ELCEVAP  : Kâfirdir, katli helâldir. (A. 88 a)

493.  MES'ELE    : Zeyd, Amr-i müezzin ezan okurken "bin kerre
ğırsan, bizden sana varır yoktur" dese Zeyde ne lâzım olur?
ELCEVAP  ; İstihzadır, kâfir olur, avreti bâindir.  (A. 11 b)

494.  MES'ELE : Zeyd, Amra "gel şerîate gidelim" dedikte, Amr "^
mazım" dese ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Tecdîd-i îman lâzımdır. (B.181a)

495.  MES'ELE : Zeyd, Amr-i müslimi şer'a da'vet eyledikte, 1
"lâ'net sana ve şer'a" dese ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Kâfirdir, katli helâldir. (B. 319 b)

496.  MES'ELE : Zeyd, Amrı şer'a da'vet eyledikte "ben şer' bil
zim, senin   şer'in budur"   deyu  bir değnek   gösterip,   Amr Zi

muhkem darb eylese, ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Kâfir olur, dahi eşedd-i ta'zîr eşedd-i te'dîb lâ

olur. (B. 89 a)

497.  MES'ELE : Zeyd, Amrdan hakkını taleb eyledikte Amr "e
şer'-i şerîf sabit olursa alayın" dedikte, Zeyd "senden hakk
şerle mi alırım, katille alırım, hapisle alırım" dese şer'an Ze
ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Ta'zîr-i şedîd ve habs-i medîd lâzımdır. Şer'-i şe
istihânet tarîkile dedi ise küfür lâzımdır. (B. 320 a)

498.  MES'ELE : Zeyd Amra "bana Tanrıyı buluver" dedikte &
Zeyde "Kur'an ile 'âmil olup, Peygambere iktidâ edicek, bulurs
deyieek, Zeyd "anlara ne 'amel, ben anlarsız bulurum" yahut "1
dum" dese Zeyde "ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Katli lâzımdır, zındıktır. (A. 262 b)

499.  MES'ELE : Zeyd "bana hazret-i İsâ (aleyhisselâm) gibi g
ten mâide iner, ve niee kimseleri tâ'undan ve gayri belâdan kuı
rırım, dilediğimi zillete düşürürüm" dese ne lâzım olur?
ELCEVAP : Deli değilse zındıktır, ve elhak delâlet eder, ebe
dir. Ahz-i şedîd olunup, serâiri keşf olunduktan sonra, hakkım
gelmek lâzımdır. (B. 321 b)

500.  MES'ELE : "Bismillah, Allâhû Ekber" deyu hınzır boğazla;
kimseye nesne lâzım olur mu?

ELCEVAP  : Tecdîd-i îman lâzım olur. (B. 268 a)
ŞEYHÜLİSLÂM EBUSSUUD EFENDİ FETVALAKF

501.  MES'ELE : Kâfir düğününe "mübarek olsun" diyen Zeyde ne
lâzım olur?

ELCEVAP  : "Mübarek" dediyse kâfirdir. (B. 319 b)

502.  MES'ELE : Zeyd-i müezzin, Amr-i papasa "sen papas ben papas'*
dese Zeyde ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Tecdîd-i iman, ta'zir ve azil lâzımdır. (B. 319 b)

503.  MES'ELE : Zeyd lâtife ile "kesret-i cennetten, tenhâ tamu yeğ-
dir" dese ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Kâfir olur. (B. 2k a)

504.  MES'ELE    : Zeyd-i fâsıka ba'zı kimseler "tevbe eyle" dediklerin-
de "Allah saklasın, niye eyleyeyim" dese ne lâzım olur?
ELCEVAP  : Küfür lâzımdır. (B. 98 b)

505.  MES'ELE : Zeyd, hakkı olmayan aldığı akçaya "haramdır" di-
yen kimselere Zeyd, "haram taştır" dese şer'an Zeyde ne lâzım
olur?

ELCEVAP  : Küfürdür,  tecdîd-i imân  lâzımdır.   (B. 811 b)

506.  MES'ELE : Hâşâ "Tanrıdan korkmazım" diyen Zeyde şer'an
ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Kâfir-i   mahzdır,  İslama   gelmezse   kati  olunur.
(B. 319 a)

507.  MES'ELE: Zeyd, haşre inkâr edip "mümine haşir yoktur" dese
ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Katil lâzımdır. (B. 23 b)

508.  MES'ELE : Bir taife namaz kılmayıp ve şehr-i Ramazanın far-
ziyetine inkâr edip, Ramazan ayı geldikte sâim olmayıp, ve su'aî
olundukta "biz fakirleriz, bize beş altı gün tutmak yeter" deyip ve
"hamr bağına biz timar ederiz, kendi elimiz emeğidir, bize he-
lâldir" deyip, istimrârî avretleri ile şurb-i hamr edip, ve kefere-
nin cemiyeti günü geldikte mezkûr günlere kefere gibi ri'âyet ve
hürmet edip, ve nice bunun gibi hılâf-i şer' fi'illeri olsa, şer'an bu
makûle taifeye ve bunları müslim i'tikad edip, ef'âl ü akvâllerine
razı olup, tehâlut olanlara şer'an ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Kâfirler, katilleri mubahtır. (B. 317 a)

509.  MES'ELE : Şârib-ül-hamr olan Zeyd, şurb-i hamr ederken-hâşâ-
"bir garrâ nesnedir ve güzel nesnedir, bunu içmeyenlerin ağzını
avretini filânlayayım" deyu cima, lâfzıyle şetm edip, Amr dahi
Zeydi tahsîn edip "iyi dersin" dese ne lâzım olur?

ELCEVAP  : İkisi bile kâfirlerdir, katilleri mubahtır.  (B.93b}

IŞIĞINDA 16. ASIR TÜRK HAYATI

510.  MES'ELE    : Zeyd-i müslim  Amr-i  müslimin -hâşâ-  eimâ'
ile dînine imânına ve ağzına söğse, şer'an ne lâzım olur?
ELCEVAP  ; Kâfirdir, katli helâldir. (B. 92 a)

511.  MES'ELE : Zeyd, hamr içip mahallesine gelse, Amra "bre
rısını ve Peygamberini -hâşâ- filân ettiğim" lâfziyle edebsizl
leşe, o mel'ûna ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Kâfirdir, katli helâldir. Avreti bâindir, ehl-i \

dan dilediği kimseye varır.  (A. 86 b)

MES'ELE    : Mahallenin imamı ve cemâ'atinden ba'zı    kir

da'vâ eylemese, onlara ne lâzım olur?

ELCEVAP : TaVında din gayreti olan, o meVünun hâlini şt

şerifeye  bildirmemeğe  kadir değildir.  Hak te'âlâ hazretler

havf ü recâsı olmayıp, Resûlullah (sallâllahu aleyhi ve selleri

fâatinden müstağni olanlar işitip sükût eyler, amma yevm-i

serde hallerin gör eler. (A. 86 b)

512.  MES'ELE : Zeyd, Amra selâm verieek yerde "aşk olsun" <
Amr dahi ol mukabelede "yâ hû" dese, Zeyde Amra ne lâzım
ELCEVAP : Ehl-i islâm mu3amelesi değildir, ne lâzım ge\
âhirette göre. (A. 259 b)

513.  MES'ELE : Zeyd, Amra selâm verieek "aşk olsun" deyip
dahi mukabelesinde "yâ hû" dese, Zeyde ve Amra ne lâzım

ELCEVAP  ; Hak hazretinin ta'yîn buyurduğu tahiyyet-ül-i
beğenmeyip öyle ederse, kâfir olur. (B. 319 b)

514.  MES'ELE : Zeyd Amra selâm verdikte -hâşâ- "büyük Tan:
lâmun aleyk" dese, Amr "aleyke selâm" dese, Bekr gelip m
me-i şer'de şehâdet eylese, bir şâhid ile Amr ve Zeyd mü'ı
olurlar mı?

ELCEVAP  : Bir dahi bulunmağa sa'y olunmak lâzımdır. (A.

BU SURETTE : Hâlid, Zeyd ve Amra "mülhid" dese şer'an

ne lâzım gelir mi?

ELCEVAP  ; Gelmez, ya ne olsa gerektir, mülhid olmayıp. (A.

SÜRET-Î UHRÂ : Bir şâhid dahi bulunsa, anlara ne lâzım

ELCEVAP  : Katil lâzımdır. (A. 89 a)

BU SURETTE : Ba'zı imamlar dahi bu halle mevsûf ve m<

olsalar, mezburlara dahi ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Katil lâzımdır. (A. 89 a)

515.  MES'ELE : Zeyd "filân fi'li işleyecek olursam kâfir olayım
diği hînde mes'eleye âlim olmayıp, sonra mes'ele-i îmandan id
bilip, ba'dehu işlerse ne lâzım olur?

ŞEYHÜLİSLÂM EBUSSUUD EFENDİ FETVALARI

ELCEVAP  : Küfür lüzumundan havf olunur. (B. 88 a)

516.  MES'ELE : Zeyd —hâşâ— elfâz-i küfür tekellüm edip, lâkin kü-
für olduğunu bilmeyip istiğfar ve rüeû, etmeyip, yine kelime-i şe-
hâdet getirse şer'an islâmma hükm olunur mu?

ELCEVAP  : Âdet tarîki ile getirse olunmaz, inşâ tarikiyle ge-
tirse olunur. (B. 310 b)

517.  MES'ELE : Zeyd kardeşi Amra hîn-i gazabda "eğer seninle bir
sofraya sunarsam, Kâ'be-i şerîfeye taş atmış olayım" dedikten
sonra Amr ile sofraya sunsa, şer'an ne lâzım olur?
ELCEVAP : "Atmışlardan olayım3' dese küfür lâzım olur, "kâ-
firlerden olayım" demektir, böyle demek ile şart bulundukta an-
lardan olur. Eğer "atmış olayım" dese lâğvdir. Atmış olmak emr-i
hissidir, kâfirlik gibi emr-i hükmî değildir ki meşrut bulundukta
mütehakkık ola, "filân işi edersem zina etmiş olayım" demek gi-
bidir, tevbe ve istiğfar lâzımdır. (B. 86 b)

518.  MES'ELE : Zeyd "filân avretimi tasarruf edersem Mekke-i şe-
rîfeye taş atmışlardan olayım" dese böyle demesi ile avreti boş
olur mu?

ELCEVAP  : "Etmiş olayım" dedi ise olmaz, bâtıl-i lağvdir. "Et-
mişlerden olayım" dedi ise "kâfirlerden olayım" demek gibidir,
tasarruf ederse kâfir olur, bâin talâk boş olur. Avreti etmez ise
ilâdır, dört ay geçtikten sonra bâin talâk boş olur.
ELCEVAP  : Nesne lâzım gelmez ol şart ile.
Ahmed. (A. 65 a)

519.  MES'ELE : Zeyd "eğer min ba'din şurb-i hamr edersem, pey-
gamber kanı olsun" dedikten sonra —hâşâ— şurb-i hamr eylese
şer'an ne lâzım olur?

ELCEVAP  : İçtiği takdirce küfrlerine mu'tekıd iken içicek küfr
lâzımdır. (B. 86 a)

520.  MES'ELE : Zeyd-i mütevellî, Amra "vakıf hamamın tahvîli ta-
mam oldukta sana vermezsem, Resûlullahm (sallallahu aleyhi ve
sellem) şefâ'atinden mahrum olayım ve Tanrıya iki demişlerden
olayım" dese sonra vermese şer'an Zeyde ne lâzım olur?
ELCEVAP : Vermediği takdirce ol taifeden olmak lüzumuna mu'-
tekid iken vermeyicek kâfir olur. (B. 87 a)

521.  MES'ELE : Zeyd, kız kardeşi Zeynebe "eğer seninle bir evde
ya bir mahallede durursam —hâşâ— Allah ve Resûlullah'a şirk
getirenlerden olayım" dese, şer'an yine evde ve bir şehirde dur-
mağa tarik nedir?

IŞIĞINDA 16. ASIR TÜRK HAYATI

ELCEVAP  ; Kâfir olmak mukarrerdir, gayri tarik yoktm
86 a)

522.  MES'ELE : Zeyd "fî - zamâninâ ümmî taifesi elfâz-ı küfrün
leşin ve ne idüğü bilmezler, elbette telâffuzundan hâlî değil
Ol ecilden veledleri —hâşâ— veled-i zinadır. Fiilleri dahi c
eder" deyu hükm eylese, ana ne lâzım olur?

ELCEVAP  : Gaybete hüküm değildir, kıyasla söylemiş. Sözü
vâki' idüğü dahi muhakkak değildir. (B. 310 b)

523.  MES'ELE    : Zeyd-i müslim küfür söylemek ile, salât ve
ve hacemı tekrar i'âde lâzım olur mu?

ELCEVAP  : Namazı i'âde olunmaz. Haccı tekrar lâzımdıı
mazın ibâdetliği sakıt olur, zekât dahi öyledir. (B. 310 b)

524.  MES'ELE : Zeyd bir kerpici tekfîn edip, cenazeye koyup,
bi'ine götürtüp, yolda cehr ile zikr ü salâvât getirip, mel
müslimîn arasında defn eylese. Amr dahi "ol hususu benin
lim kasdma etmişsin" dedikte Zeyd "senin için etmedim, ]
katli kastına ettim" dese şer'an Zeyde ne lâzım olur?
ELCEVAP : Şâir ise tutulup tevbe ederse kabul oluna, eğt
kad olunursa, amma ba'zı eimme katında tutulduktan sonr
besi makbul değildir. "Kati olunur, zındık gibi" demişlerdik
va dahi bu kavil üzerinedir. Hâkim tevbesinde ihlâs fehm
kabul caizdir. (B. 317 b)

-------------------------------------------------------
Nuri Dersiminin

Hatiratim Kitabi
Yayina Hazirlayan Mhemet Bayrak
Ozge Yayinlari 1992 Ankara
Dipnot 69

 

69- Yavuz Selim'in, daha Çaldıran Savaşı öncesi Anadolu'da 50 bini
aşkın Alevi'yi öldürttüğü, Şah İsmail'i yendikten sonra ise çeşitli defalar

III

tasfiye hareketlerine giriştiği bilinmektedir.

Burada yeri gelmişken, egemenlerin dinden yararlanması bağlamında,
dünden bugüne uzayan, çelişkilere ilişkin düşüncelerimizi biraz daha
açmak ve temellendirmek istiyoruz:

Tarih boyunca feodalizme ve despotizme kitle tabanı yaratılmaya ve
karabaskı yönetimlerine sağlam temeller bulmaya çalışılırken, en çok kul-
lanılan araçlardan biri de mezhepler, dinler, daha geniş bir söyleşiyle inanç
sistemleri olmuştur.

Sınıflı toplumlarda dinsel inaçlara damgalarını vuran ve dinsel
inançlara kendi çıkarları doğrultusunda bir içerik kazandıran egemen
çevreler hemen her çağda ve dünyanın her yerinde bu kurumları kendi
sınıfsal sıkarları için kullanmışlardır. Kitleleri koşullandırmada büyük bir
yeri ve etkinliği bulunan bu kurumlar, yine her dönemde egemen üretim
ilişkilerine ve mülkiyet biçimlerine uyarlanmış ve devletin politikasına uy-
durulmuştur.

Çağdaş düşünce sistemlerinin ve değer yargılarının yerleşmediği
dönemlerde, bu kurumların önemi daha da büyüktü. Çünkü yönetici kesim-
lerin başlıca sömürü ve baskı aracıydı o dönemlerde din.

Egemenlerin yedeğindeki din kurumlarının temel göreviyse, karşıt
düşünceleri ve akımları bastırmak, mevcut toplum düzenlerinin, buna bağlı
mülkiyet ilişkilerinin, zengin-yoksul, efendi-köle ayrımının değişmezliği,
kaçınılmazlığı inancını yaymak, yerleştirmek/benimsetmektir. Batı feoda-
lizminde bu işlevi yüklenen, Hıristiyan din görevlileri ve kilise, Doğu feoda-
lizminde ve despotizmindeyse Islâmî din adamları ve cami olmuş. Bu ku-
rumlar ve güçler, "feodal düzeni, tanrının İstediği bir düzen
gibi gösterip korumaya ve onu haklı çıkarmaya" çalışmıştır.
Bu temel ilkeyi iyi bilen ve bu stratejinin önemini algılayan Anadolu
egemenleri, Osmanlı döneminde bu araca alabildiğine başvurdular. Os-
manlı tarihleriyle, Mühimme Defterleri ve Şeriyye Mahkemeleri Sicilleri,
bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Bunun en çarpıcı ve en acılı örneklerinden biriyse, 1514'te Anadolu'da
gerçekleştirilen Alevi katliamıdır. Osmanlı Padişahı Yavuz Selim, bir
üieşim-paylaşım ve genişleme kavgasından başka birşey olmayan
Çaldıran savaşından önce, emekçi kitleleri yanına alamayacağını
anlayınca kamuyu kırbaçlayıp harekete geçirmek ve egemenlerin çıkar
savaşına araç edebilmek için, Anadolu'ya gönderdiği memurları aracılığıyla
aktif Kızılbaşları "yediden yetmişe defter ettirmiş" ve Muftu
Hamza Efendi, Şeyhülislâm Ibn-i Kemal gibi din adamlarına
hazırlattığı fetva ve risalelere dayanarak; -sözde din adına ama gerçekte
kendi çıkarları için- 50 binden fazla kişinin yok edilmesi ve binlerce evin
tahrip edilmesiyle sonuçlanan kitle katliamına girmişti.

Bu fetva ve risalelerde, Kızılbaşlar; a- Şeriat ve Muhammedın
sünnetine hakaret; b- İslam dini ve Kuran'ın tahrifi; c- Şeriatın yasak-
ladıklarını mubah kabul etmek; ç- kuran ve öteki şeriat kitaplarına hakaret
ve saygısızlık; d- Osmanlı ulemasını aşağılama ve küçültme; e- camileri
tahribetme; f- Ebubekir ve Ömer'in halifeliklerini inkâr etme; g- Muham-
med'in karısı Ayşe'ye iftira etmek, sövmek ve Islamiyetin öteki kurallarına
uymamakla suçlanıyor ve fetvaya şöyle devam ediliyordu:

"... bu zikr olunan ve dahi bunlarun emsâl-i şer'e muhalif
kavilleri ve fiilleri (onların burada sözü edilen ve bunlara benzeyen
Öteki kötü sözleri ve eylemleri) bu fakir katında ve baki ulemâ-i
d/7?-/ İslâm katlarında (tevatürle) malûm ve zahir olduğı se«
bebden (benim ve öteki bütün İslam dininin âlimleri tarafından açıkça bi-
lindiği gibi) biz şeriatün hükmi ve kitâblarımuzun nakli fetva
virdük ki (şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla fetva verdik
ki) ol zikr olman taife kâfirler ve mülhidlerdür(onlar kâfirler ve
dinsizler topluluğudur) ve dâhi her kimse ki ânlara meyi idüb ol
bâtıl dinlere razı ve muavin olalar (onlara sempati gösteren, bâtıl
dinleri kabul eden ve yardımcı olanlar) ânlar dahi kâfirler ve
mülhidlerdür (onlar da kâfir ve dinsizdir), bunları kırub
cemâatlerin dağıtmak (cem'i müslümanlara) vâcib ve farz-
dur (bunları kırıp topluluklarını dağıtmak bütün müslümanlarm görevidir),
müslimanlardan ölen saîd ve şehîd cennet-i a'lâdadur ve
ânlardan ölen hor ve hakir cehennemün dibindedür
(müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri cennetin en yüce katıdır, o
kâfirlerden ölenler ise hakir olup cehennem dibinde yer tutacaklardır),
bunların hâli kâfirler hâlinden eşşedd ve ekbahdur (bunların
durumu kâfirlerin -kitap sahibi Hıristiyan ve Yahudilerin- durumundan daha
kötüdür), zira bunların boğazladükları ve dahi saydları gerek-
se doğanla ve gerekse okile ve gerekse kelb ile olsun mur-
dardur (bu topluluğun kestiği ya da gerek şahinle, gerek okla, gerekse
köpekle avladığı hayvanlar murdardır), ve dahi nikâhları gerekse
kendülerden ve gerekse gayrden alsunlar bâtıldur (onların
gerek kendi aralarında, gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeler
muteber değildir) ve dahi bunlar kimseden miras yemek yoktur
(bunlara miras bırakılmaz), ve bir nahiye ehli ki bunlardan ola
Sultan-ı İslâm e'zze'l-lahu ensârehu içün vardur ki bunların
(ricallerin kati ibüd) mallarını ve nisalarını guzât-ı İslâm
arasında kısmet ide (sadece İslam'ın Sultanının, onlara ait kasaba
varsa, o kasabanın bütün insanlarını öldürüp, mallarını, miraslarını, evlat-
larını alma hakkı vardır) ve bunlarun ba'de'l-ahz tevbelerine ye
nedametlerine iltifat ve i'tibâr olınmayub kati olma (ancak bu
toplamadan sonra onların tövbe ve pişmanlıklarına inanmamalı ve hepsi
öldürülmelidir) ve dahi bir kimse ki bu vilâyetde olup ânlardan

idüği biline ve yahud ânlara giderken tuiula kati oluna (kim ki
onlardan olduğu bilinir ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmelidir) ve
bilcümle bu tâyife hem kâfirler ve mülhidlerdür ve hem ehl-i
fesaddur, iki cihetden katileri vâcibdür (ve bu topluluk ham kâfir
ve imansız, hem de kötülük yapjcı olduğundan, iki nedenle de öldürülmeleri
vaciptir), Alahümme ensur men nasared-dîne ve ahzel men
hazale l-müslimine (dine yardım edenlere Allah yardım eder,
Müslümana kötülük yapanlara Alah da kötülük eder).

Yavuz Selim tarafından Şeyhülislâm Ibn-i Kemal'e yazdırılan "Fi tek-
firi'r-Revâf iz: Rafizîlerin suçlanması, yok edilmesi" konulu risalede de
(Risale Ii'1-Mevlâ içinde), Şiiliğin, Rafıziliğin Sünni mezhebince ve
şeriatça reddedildiği ve Şiîlerin öldürülmesinin caiz olduğu kamuya duyu-
ruluyordu.

Osmanlı egemenleri, burada sözde Tanrı ve din adına, ama gerçekte
kendi çıkarları için dini ve dinsel kurumları kullanarak 50 binden fazla
emekçi Aleviyi katlediyorlardı.

Yeri gelmişken, şeyhülislamların ve öteki din görevlilerinin Osmanlı
toplumundaki korunma ve işlevlerine değinmekte yarar vardır.

Şeyhülislamlar ve öteki din görevlileri, aynı zamanda Halife de olan
Osmanlı padişahlarının emir ve fermanlarına dinsel kılıflar uydurmuşlardır.
Yavuz Selim'in ünlü Şeyhülislamı Ibn-i Kemal ve Kanuni Süleyman'ın ünlü
Şeyhülislamı Ebussuud Efendi dönemleri, bunun tipik örnekleriyle do-
ludur. Ebussuud Efendinin Ibn-i Kemal'den ders aldığı biliniyor. Tarihler,
Ibn-i Kemal'i (muallim-i evvel), Ebussuud Efendi'yi (muallim-i sâni) olarak
nitelendiriyorlar.

Sözde, cinlerin de çeşitli sorunlar karşısında danışmanlığını yapan
Ibn-i Kemal'in günde bin kadar şer'i sorunu cevaplandırdığı belirtilir.
Böylece, "hem inlerin hem de cinlerin müftisi" olduğu için "Müfti-
s- Sakaleyn" olarak adlandırılan Ibn-i Kemal, yukarıda sözünü ettiğimiz
risaleyi yayımladığı gibi, Kanuni döneminde daha pekçok konuda etkili ve
yönetici olmuştur. Şeraf ettin Turan şöyle diyor: "Ibn Kemal Şiî propagan-
dasının tesiriyle büyük bir sarsıntı geçirmekte olan Osmanlı ehl-i sünet te-
fekkürünü bütün gayreti ile müdafaa etmiş ve Kanuni Süleyman'ı Safevile-
re karşı mücadeleye teşvik etmiştir".

Osmanlı ulemasının burada sözünü ettiğimiz yaklaşımını ve dinsel
kışkırtmalarını hemen her dönemde görmek mümkündür. Sözgelimi, yine
günde bin dolayında fetva Ve hüküm vermesiyle ünlü Kanuni'nin dinsel
danışmanı Ebussuud Efendi, "Kızılbaş taifesinin şer'an kıtali
helâl olup, katleden gazi ve Kızılbaş taifesinin ellerinde
maktul olanlar şehîd olurlar mı?" yolundaki bu soruyu şöyle cevap-
landırıyor:  "Olur, gazâ-l ekber ve şehâdet-i azîmedir."

Batınî düşüncelere şiddetle karşı olan aynı kişi, bazı sorular üzerine
Hallac-ı Mansur ve Bedreddin gibi mutasavvıfları da, ölümlerinden
nice yıllar sonra yeniden şer-î ahkâma göre mahkûm ediyor.

Koyu bir şeriatçı olan Ebussuud Efendi, Kızılbaşlara ilişkin başka bir
fetvasında da, Müftü Hamza Efendi ve Ibn-i Kemal'in suçlamalarını aynen
yineler ve "bu  taifenin kıtali  şâir  kefere kıtalinden  ehemdir"
yani "bu topluluğun katledilmesi öteki kâfirlerin katledilmesinden daha
önemlidir" der.

Başta Şeyhülislâm olmak üzere Osmanlı ulemasının yönetim mekaniz-
masındaki etkisi kuşkusuz bu kadarla bitmez. Onlar, bireyin bireyle
ilişkilerini   düzenleyen  özel  hukuktan,  devletin  bireyle ilişkilerini
düzenleyen kamu hukukuna kadar hemen her alanda etkili ve yönlendirici
olmuşlardır. Nitekim Ebussuud Efendi'nin, Kanuni döneminde devlet ka-
nunlarını şeriat hükümleriyle "te'lif" ettiği, timar ve zeametlerle arazi rejimi-
ne ait esasların bu kişi tarafından verilen fetvalara dayandırıldığı hemen
bütün araştırmacıların üzerinde birleştikleri noktalardandır "Kanuni Sultan
Süleyman, eskiden mevcut veya yeni mevzu kanunlar hakkında her türlü
itirazın önüne geçmek için Ebussuud Efendi'den fetva almış ve birçok me-
selelerde olduğu gibi, arazi kanunlarının da şeHatle tezat teşkil etmediğini
ilân sadedinde bu büyük fıkıh âliminin selâhiyetine dayanmak istemiş
olmalıdır." Güçlü padişahların yânında 'destekçi' ve 'emirlere şer'î kılıf
hazırlayıcı' işlevi yüklenirken, zayıf padişahlar üzerinde oldukça etkili ve
nüfuzlu olmuşlardır.

Osmanlı yönetiminde önemli bir konuma sahip olan ulemanın ve din
görevlilerinin önayak ve destekçi oldukları konulardan biri de
"sünnileştirme" politikasıdır.

I. Ahmed üzerinde büyük nüfuzu bulunan Şeyh Aziz Mahmud
Hüdai Efendi adında bir din adamının, "... ve her köye bir sünrii
imam n*sboluna..." diyerek Saraya "sünnileştirme" politikası
önermesi <îe konumuz açısından ilginçtir. Aynı kişi, "içlerinde şeriat
ve sünnet eseri" olmayan ve "südd-i şeriatı" yıkmak isteyen muha-
liflerin yola getirilmesini de ister.

Osmanlı yönetiminin, esnaf zümresini camiye çekmek için çarşıyı,
esnaf dükkanlarını ve arastaları camilerin çevresinde kurmaları da, ayrıca
bilinçli bir 'sünnileştirme' politikasını izlediklerini gösterir. H. Sadi Selen,
şunları söylüyor: "İlk zamanlar esnaf zümresi daha ziyade tekke hayatına
bağlı kaldığı halde, Osmanlılar bu zümreyi de camiye çekmek için yalnızca
çarşıyı değil, esnaf dükkanlarını, arastaları da Ulucami etrafında
kurmuşlardır."

Bu arada üzerinde durulması ve aydınlatılması gereken noktalardan
biri de, Osmanlının gayr-ı müslim halklara karşı izlediği politikadır. Bazıları,

 

Osmanlıların gayr-i müslim halkları asimile etmedikleri, tersine onlara karsı
t°A^e,h.°,S9örülü davrandıklarını söylerler. Osmanlıların, egemenlik
ve etkinlik alanlarını genişletebilmek için, duruma göre kimi zaman oldukça
hoşgörülü davrandıkları doğrudur. Ancak bu, onların başka düşüncelere
ITr!!, °'P]a'fından1 kaynaklanmıyordu. Başka düşüncelere ne ölçüde
saygıl   oldukları yukarıdaki örneklerden bellidir..   Bir kez ideolojisi
ümmetçilik olduğu için, başka halkları ulusal planda asimile etmesi
sozkonusu olamazdı. Ayrıca katı, kemikleşmiş bir şer'î politikanın alevhte
oluşumlara yol açacağın, bildikleri için şeriatınkat, kurallann, her yerte uy
gulamaya yeltenmemişler, bu bağlamda gayr-i müslim halklarla -daha
llffi" y0net1,G,leriyle-1bir «'aşmaya girmişlerdir. Osmanlı için aslolan,
işbirlikçi yerel yöneticilerin öngörülen vergiyi ya da haracı Saraya
göndermeleridir. Yerli halk,- işbirlikçi egemenlerin eline terk edilmiştir
Bunun içindir ki, Avrupa kıtasındaki Osmanlı sömürge halkları, hem yerel
derebeylere hem de Osmanlı yönetimine başkaldırmalardır.

Yoksa aynı Osmanlı'nın tehlikeli rakip saydığı Safeviler'e ya da şeri'at
karşıtı yerli öğretilere aynı hoşgörüyü göstermemesi, bu çevrelerle

nlslnzah edilS?e'ede ^ Şerİ'a,m ^ k",CimVe bacını kullanması

* * *

Osmanlı döneminde şer'î düşünceye aykırı hareket edenlerin ceza-
landın ma yöntemleri oldukça ilginçtir. Bu durumda olanların; a- küreğe ko
nulmak b- çoluk-çocuğuyla Kıbrıs'a ya da başka yörelere sürülmek c
aşırı bulunanları hırsızlık, katillik, eşkıyalık gibi suçlamalarla öldürtmek ,
dini önderleri suda boğdurmak ya da ateşe atmak yoluyla ceza
andırdıklarını biliyoruz.                                                                y

^,hr!laMlaJIİŞk'^ebuiu™?uk'a" savıyla Kızılbaşların, ya aileleriyle birlikte
Kıbrıs Modon, Koron gibi adalara sürülerek soyutlandıkları ya da hırsızlık
eşkıyalık ve başka suçlar yüklenerek idam edildikleri biliniyor.

Ahmet Refik (Altınay), Rafızîlik ve benzeri düşüncedekilere karşı uy-
gulanan yoğun kıyım ve kırımı anlatırken şöyle diyor: "Rafızîlerin (def-
ter ıdılub) öldürülmeleri, bazılarının (Kızıl.rmağa ilka) -yani
Kızılırmakta boğdurulmaları-, bazılarının (ihrak-ı binnar) edilmele-
ri-yanı ateşe atılmaları- muntazam bir sistem dahilinde tatbik
edilmiştir. Rafızıleri bulup ortaya çıkarmak için casuslar
tayın olunduğu gibi, Bektaşi zaviyeleri de edilen ihbar
üzerine,  teftiş  altında bulundurulmuştur."

Osmanlı   kaynaklarında  Alevi, Kızılbaş,  Rafızî   Bektaşî  Si-
mavi (Bedreddinîler), Işık (Babaîler) öğretilerine bağlı insanlar.n izlen-
diğine, cezalandırıldığına ve kitaplarının yakıldığına ilişkin sayısız bilgi ve
belge vardır. Bu tür izleme, kovuşturma ve cezalandırmaların, Halifeliğin

TauSll^LTf' Pİr fUİt,an'inyaşad'â' dönemde alabildiğine
yoğunluk kazandığını da vurgulayalım. Sadece 1558-1591 yıllarına ilişkin

^•eLIÇ,rL^Refik'in0sman"Devri"de Rafızîlik ve Bektaşfk
adlı kitabına bakmak, bu konuda bilgi vermeye yeterlidir).          BeKtas,l,k

vavmn^l'T'be,9flerİnde' bugÜnoldu9u 9ibi' emekçiler arasında
yaygınlaşan   düşüncelerin   yanısıra  çeşitli   kitapların   izlenmesi

iZTZnel^Z^f ^ W* buy'ukvardlr- Bu konudakTbuyrut
larda genellikle  bu kitapların "şeriata aykırı Rafızî kitapları" olduğu
bel'rtıljr ve  "zikrolunan   kitaplar  her  kande   ise  ele   ge?ürüb
mezkurlar,  habsedüb, vukuu üzre yazub arzedesin"  denir

Onsekizinci yüzyılda Karahisar Mutasarrıfı Kanyiyici Bekir
EKpHnT yübalkın'yukarıdaki gerekçelerle suçlayarak, köyün
tekkesine doldurup yakması da bu ilginç örneklerden biridir

naHi?aShTn'' ,neminde.egemenlerin dinden yararlanması olgusunu Halife-
padışah Kanunı'nın şu şiirinde bile açıkça görmek mümkündür:

Allah,  Allah diyelim, sancağ-ı  Şahı çekelim

Yürüyüp  her yandan Şarka sipahi çekelim

Bulaşıp toz ile toprağa burâhi çekelim

Pâymâl  eyleyelim   kişverân-ı  Surh-serin

Umarım rehber ola bize Ebu-Bekr u Ömer

Ey Muhibbî yürüyüp Şarka sipahi çekelim.
.Görülüyor ki din ve dinsel kurumlar, çeşitli toplum olaylarında ve dev-
letlerarası sorunlarda sürekli olarak bir "itme" öğesi olarak kullanılmıştır

(M.Bayrak: Pir Sultan Addal, Ank. 1986, s. 35-43).
w* £lf,la^an' 5arPlclbir gerçeğin daha altını çizmek gerekiyor. Islama
mnSfnS ldUŞma[,lmakl? su?lanan (Kızılba?) Safevilere karş,; savaş du-
Efin £Jrrl" afa9l,amanın yapıldığını; anlaşma durumundaysa,
örüyoruz.5?    *V           davan'larak 'barış' için gerekçeler yaratıldığın!

Sözgelimi Yavuz Selim döneminde doruk noktasına varan ve onbİnler-
ce kışının hayatına, bir o kadar hanenin yıkımına maledilen Osmanlı-Safevi
k-?k!mH=?lnS°nra15,55BarışAnlafması'nın imzalanması aşamasında,
■P«rfiîh              ayetler dayanak gösterilerek şöyle  deniliyordu

«»£mS Yf hükümdarların ananesi, aralarında sulh
H&Tf Oİdugulli?ın'. Su,h Anlaşmasının imzalanması İslâm
dinine Uygun ve Müslümanların menfaatinedir." (a.g.e, s.43).

örneS'riy^ doTu'du1^''"6SİC'"erİVeMÜhİmme °efterlerİbunUnsay,sız
71- Yavuz Sultan Selim'in, Şah İsmail'le girdiği Çaldıran Savaşı