Dersim Bayragi..
Sey Riza

Dersim jenosidini
Anma Gunu
Her Yil

12 Temmuz

baner
Birlesmis milletler karari 1951 yili karari

Soykirim nedir?

Dewran Demir

Insanlik tarihinde soykirim kadar aci bir olguya rastlamak oldukça güçtür. Harfen “irk imhasi” anlamina gelen bu kavram ilk defa, Almanya’nin Yahudilere uyguladigi soykirimi tanimlamak için 1944’de kullanildi. Ikinci Dünya Savasi’nda, milyonlarca insana essiz bir imha politikasi uygulayan Naziler, insa ettikleri imha kamplarinda 5 milyondan fazla Yahudiyi ve 1 milyona yakin Çingeneyi bilimsel bir özenle öldürdü. Bütün dünyayi sok eden bu kitlesel katliam süreci, soykirimlar tarihinde hâlâ en önemli örnek olarak durmakta. Bu yazida kisaca soykirim olgusu açilip, yakin tarihimizden birkaç örnek verilecek, ve netice olarak bir görgü taniginin anlattiklari yazilacak.

Soykirim kavraminin fikir babasi Raphael Lemkin’dir. Polonya dogumlu bir Yahudi olan Lemkin, Naziler’in elinden zor kurtularak ABD’ye kaçmis, orda soykirim kavramini icad etmisti. Ona göre ‘soykirim’, kisaca bir etnik veya dinsel azinligin güçlü bir devlet veyahut fiîli bir iktidar tarafindan sistematikmen yokedilmesini içerir.[1] Genelde uzun bir dönem süren kitlesel öldürme operasyonlarini kapsayan fakat sadece bunlardan ibaret olmayip, bir etnik veya dinsel grubun topyekûn tasfiyesine yönelik eylemler de soykirim sayilmakta. Soykirimlari anlamak için karsilastirmali analizlerden kristalize olmus soyut birkaç dis hat çizmek mümkündür.

Bir soykirimin gerçeklesmesi kolay degildir, tarihdeki meshur örnekler sayisi de 8 ilâ 10 arasindadir. Bir grup insanin ugradigi takibat sürecinin veya katliamin ‘soykirim’ sifaatini kazanmasi için birtakim kosullarin ve olgularin olmasi gerekmektedir. Herseyden önce aktörler genelde iki grup olur: bir tarafta güçlü ve büyük bir devlet, öbür tarafta o devletin topraklarinda yasayan güçsüz ve küçük bir azinlik. Bu iki kutuplu yaklasim her zaman geçerki olmasa bile (örnegin Kizilderili soykiriminda), genel anlamda bu tablo geçerli oluyor.[2] Yani yüzbinlerce, genelde milyonlarca insan sözkonusu. Fakat soykirimin kriterleri nicel degil niteldir, kaç kisinin öldürülmüs olmasi önemsizdir. Bahsi geçen devlet-azinlik senaryosunda takibat ve zulmün artmasi sonucu, devleti teskil eden insanlarin azinlik sorununu çözmek için fiziksel imhayi seçmeleri soykirima denk düsmektedir. Devlet elitinin bu seçimi neden tercih etmesi ayri bir konudur, fakat soykirimlarin nedenleri genelde iki kategoriye ayrilir: ideolojik güdüler ve pragmatik güdüler.

Ideolojik nedenlerin en çarpici örnegi milliyetçiliktir. Bu anlayista bir soykirim örnegi Ermeni soykirimidir. Ittihat ve Terakki Cemiyeti 1913’te basa geldiginde, “Türkiye Türklerindir” siariyla Osmanli Imparatorlugu’nda sadece Müslüman Türkler’in yasamasi iddiasinda bulumus, Ermenilere yönelik 1915-1918 arasi bir göç-imha politikasi yürütmüstür. Istanbul’dan telgraf hatlariyla koordine edilen sürgünler, sözlü katliam emirleriyle elele verip bir milyona yakin Osmanli tebaasi olan Ermeniyi yoketmistir. Soykirimin en önemli nedeni ulus-devlet yaratma ideolojisinden kaynaklanmistir.[3] Pragmatik soykirimlardan bir örnek Ukrayna’nin 1933’de Stalin tarafindan maruz kaldigi suni kitliktir. Komünist Partisi baskani Josef Stalin, Ukrayna’da Sovyet uygulamalarina karsi direnilmesi üzerine, 1932’de Ukrayna sinirlarinin kapatilmasini emretmis, bu emir yüzünden bir yilda 7 milyon Ukraynali açliktan hayatini kaybeder. Stalin’in yarattigi kosullar esasen ülkeyi yiyecek girmeyen koca bir kampa dönüstürmüstü. Sovyetler Birligi rejiminin uyguladigi bu soykirim esasen Ukraynalilara bir ‘ders’ vermek için icra edilmisti.[4]

Soykirimlari kim yürürlüge geçirir? Bu soruya tatmin edici bir cevap vermek hayli zordur. Genelde planlama, hazirlik süreci ve tatbikat, devletin bir elit tabakasi veya devleti tekel olarak ele geçirmis otoriter bir siyasî parti tarafindan yapilir. Bu grup bazen demokratik seçim araciligiyla basa geçer, çogu zaman kanli bir devrimle iktidari ele geçirir, fakat her zaman bir diktatörlük rejimidir. Insan haklarina saygili olan rejimlerin soykirim uygulayabilecegi pek mantikli degildir. Ayni zamanda demokratik ülkelerde siddet tekeli birkaç devlet organi tarafindan kontrol altinda tutuldugu için siddetin kanalize edip bir azinliga karsi organize edilmesi pek zordur.

Birkaç örnek buna isik tutabilir. Ittihatçilar Ocak 1913’de Bâb-i Ali’yi basinca resmen bir diktatörlük kurdular. Basindan orduya, bakanliklardan polis teskilâtina, ülkenin dört kösesi Talât, Enver, Dr. Bahaettin Sakir, Cevdet Bey, Dr. Mehmed Resid, Dr. Nâzim, Mahmud Kâmil, vb. önemli sahslarin kontrolünde idi.[5] Almanya’da durum farkliydi. Ocak 1933’deki seçimlerde Hitler’in Nazi partisi önemli bir pay aldi ve Hitler kendisini basbakan ilan ettikten sonra, bu tarihten sonra ülkeyi sistematik sekilde Nazilestirmislerdi. Yahudilere yönelik zulüm 1941’de had safhaya ulastiginda artik soykirim sürecine girilmis oldu. Bu kirli isi yapacak olan örgütler özellikle baskani Heinrich Himmler olan Schutzstaffel (SS) idi. Himmler’in Adolf Eichmann ve Reinhard Heydrich gibi Nazilere verdigi emirler imha kamplarinin insa edilmesini ve tarihte emsali görülmemis bir etkiyle korkunç neticesini verdi.[6] Kamboçya’daki diktatörlük rejimi, ideal bir toplum yaratma hayali pesine düsmüs olan Pol Pot ve arkadaslari tarafindan 1975’de kuruldu. Orduyu ve Khieu Samphan’in entellektüel potansiyelini kullanarak Pol Pot’un komünist partisi tamamen keyfî sekilde 1,8 milyona yakin Kamboçyaliyi öldürdü.[7] Yugoslavya’nin dagilmasinda yesermeye baslayan milliyetçi Hirvat ve özellikle Sirp gruplar Bosna’daki soykirimdan sorumludurlar. Sirp milliyetçi grup özellikle Slobodan Miloseviç, Bilyana Plavsiç, Arkan, Radovan Karadziç ve Radko Mladiç gibilerinden olusmustu. Onlarin kurdugu paramiliter gruplar 1992’den itibaren Bosna’da kanli bir terör estirmeye baslamislardi. Bosnak köylerini basip müslümanlari kursuna dizen ordu ve paramiliter gruplar adi geçen elit tarafindan yönlendiriliyorlardi. Böylece onbinlerce Bosnak katledildi Bosna’daki soykirimda.[8] Bütün bu soykirimlarda sözkonusu ülkelerin vatandaslari islenen soykirim suçundan günahsizdir. Fakat bazi örneklerde, ideolojik hemfikirlikten veya propaganda ve tahrikten siradan insanlar da katliamlara ve imha politikasina katilmistir. Siradan vatandasin soykirim suçuna istirak etmesi en çok Ruanda soykiriminda gerçeklesti. Ve Ruanda’daki soykirimi anlamak için onu biraz daha ayrintili ele alacagiz.

6 Nisan 1994’de Ruanda’nin baskenti Kigali yakinlarinda inise geçmis olan Ruanda cumhurbaskani Juvenal Habyarimana’nin uçagi iki roketle havada vuruldu ve patladi. Cinayeti, Ruanda’da azinlik olan Tutsi’lerle iktidari paylasmak istemeyen bir grup radikal milliyetçi Hutu islemisti. Uçagin patlamasindan birkaç saat sonra baskent Kigali’de binlerce Tutsi katledilmeye basladi. Baskenti merkez seçmis olan yeni hükümet, sadece Hutulardan olusan birkaç irkçidan olusuyordu. Soykirimi planlayan ve icraatini dikkatle takip ve kontrol eden kisi albay Bagosora idi. Bagosora, merkezden 12 eyalete gönderdigi emirleriyle soykirimin çabuk ve etkili sekilde uygulanmasini garantiye aldi. Fakat devlet düzeyinde onunla gizlice ittifak kurmus birçok Hutu vardi: Robert Kajuga, Séraphin Rwabukumba, ve 3 Aralik 2003’de soykirim suçundan ömür boyu hapis cezasina çarpilan profesör Ferdinand Nahimana.[9] Katliamlari kisa zamanda bütün ülkeye yayan üç örgüt vardi: baskanlik muhafiz alayi, ordu, ve özellikle ‘Interahamwe’ adindaki özel komandolar. Bunlar Ruanda çapinda kasabalardan köyleri basip insanlari kiliselere tikip, silahlarla ve özellikle Çin’den ithal edilmis malalarla insanlari kitlesel sekilde katlederlerdi. Tutsi toplumunun gelecegine kati surette son vermek için özellikle kadinlar ve çocuklar öldürüldü. Su an hâlâ Ruanda’nin köylerinde bazi kazilarda bebeklerin zedelenmis kafataslari bulunuyor. Soykirim etrafi da etkiledi. Ruanda’nin en büyük nehiri Nyabarongo’nin haftalarca tasidigi cesetler, Tanzania’daki gölleri tikadi ve baliklari zehirledi.[10] Ruanda soykiriminda en ilginç ve ayni zamanda rahatsiz edici olay, yüzbinlerce siradan Hutu’nun katliamlara istirak etmis olmasidir. Bu insanlar, kuvvetli tehditlere veya radyolardan duyduklari irkçi propagandaya [11] kulak vererek komsularini ihbar ettiler, onlari kendi evlerinde katledip, mallarina elkoydular. Birçok Hutu çiftçi, Tutsi komsularinin davarlarina ve tarlalarina göz dikti ve soykirimin yarattigi yagma firsatindan istifade etmek istedi. Afrika tarihinde esi görülmemis bu faciada böylece üç ayda 800.000’den fazla Tutsi fecî bir sekilde imha edildi.[12]

Soykirimlar genelde gizlice planlanip uygulandigi için görgü taniklarin sundugu bilgiler son derece önemlidir. Simdi netice yerine Ruanda soykirimindan bir görgü taniginin anlattiklarini aktariyoruz.

“Radyoda cumhurbaskanin Tutsiler tarafindan öldürüldügü iddia ediliyordu. Ertesi gün Hutularin ülke çapinda bütün Tutsileri öldüreceklerini duyduk. Evde kalmamiz tavsiye edildi. Hayatimda annemi ve babami bu kadar tedirgin görmemistim. Sonra birisi kapimizi çaldi. Daha açamadan kapiyi kirip dört kisi içeri girdi. Babami sürükleyip götürdüler ve onu bir daha görmedik. Yatagin altinda saklaniyorduk fakat herseyi görebiliyorduk. Annem bize sessiz kalmamizi dedi. Sonra ates açtilar. Kursunlar içeri girerken ortaligi delik desik etti. Fakat hâlâ kimse bagirmaya cesaret edemiyordu. Annem dördümüzün önünü kapatamiyordu. Sag omuzumun altindan kan aktigini hissettim ve vurulup vurulmadigimi bilmiyordum. O anda aci hissetmiyordum. Sadece malalarla parçalanmaktan korkuyordum. Sonra aniden kapi açildi ve iyi bir is yaptiklariyla övünerek içeri girdiler. Ben kapiya daha yakin oldugum için ilk önce beni karnimdan tekmelediler. Acitti ama malalarla canli canli yarilmak beni fare gibi susturdu. Aralarindan biri ‘Sunu öldür de bu is bitsin’ dedi. Bense bir santim kipirdamadim ve çit çikarmadim. Benim ölmüs oldugumu düsündüler galiba. Sadece bacagimda sivri bir aciyi hissettim ve bayildim. Bayilmamin ne kadar sürdügünü bilmiyorum. Fakat kalktigimda annem yarali bacagima bakiyordu. Yaraya bakmaya çalisirken yeniden bayilmisim. Silahli Hutular, Interahamwe, sehrin her kösesinde nöbet tutuyordu. Durum uzun bir zaman gergin kaldi ve ölüm kokusunu kendi evimizde bile kokluyabiliyorduk. Çok korkuyorduk. O adamlarin geri döneceklerini düsündük ve biz, bir Tutsi ailesi, hala nefes aliyorduk. Bacagimin durumu kötülesmis, atesim yükselmisti. Beni en çok rahatsiz eden, 11 yasinda olduguma ragmen, tuvaletimi yapmamda dahi annemin benim için herseyi yapiyor olmasiydi. Biryerden yardimin gelmesi için dua ediyorduk. Annem duvardan bir delikten disari bakarken Tutsi askerlerin evimize dogru geldigini gördü. Dua etti ve kaderimizi bekledik. Ne olacakti acaba? RPF’in (Rwandan Patriotic Front) askerleriydi bunlar. Bunlar iyi insanlardi. Bizi kurtardilar ve serbest biraktilar. RPF askerleri beni hastaneye götürdü. Orda yaklasik 6 ay kaldim, sona evime döndüm.”

– 1994 soykiriminda 11 yasinda olan Hamis Kamuhanda’nin BBC’ye anlattiklari.


Notlar

[1] Raphaël Lemkin, Axis Rule in Occupied Europe (Washington: Carnegie Endowment, 1944), s.79.
[2] Ward Churchill, A Little Matter of Genocide (San Francisco: City Lights, 1993), s.97.
[3] Taner Akçam, Türk Ulusal Kimligi ve Ermeni Sorunu (Istanbul: Su, 2001).
[4] Borys Martchenko & Olexa Woropay, La famine génocide en Ukraine, 1932-1933 (Paris: Publications de l’Est Européen, 1983).
[5] Ittihatçilar üzerine bkz.: Galip Vardar, Ittihat ve Terakki Içinde Dönenler (Istanbul: Tan, 1960).
[6] Michael Wildt, Generation des Unbedingten: Das Führungskorps des Reichssicherheitshauptamtes (Hamburg: Hamburger Edition, 2002), s.490-91.
[7] Karl Jackson (ed.), Cambodia 1975-1978: Rendezvous with Death (Princeton: Princeton University Press, 1989).
[8] Branimir Anzulovic, Heavenly Serbia: From Myth to Genocide (London: Hurst & Co., 1998).
[9] Alison Des Forges, “The ideology of genocide,” Issue: A Journal of Opinion, cilt 23, sayi 2 (1995), s.44-47.
[10] Mehdi Ba, Rwanda 1994: un génocide français (Paris: L’Esprit Frappeur, 1994), s.41.
[11] Christine Kellow & H. Leslie Steeves, “The role of radio in the Rwandan genocide,” Journal of Communication, cilt 48 (1998), s.107-128.
[12] African Rights, Rwanda: Death, Despair and Defiance (London: African Rights, 1995).