Dersim Bayragi..
Sey Riza

Dersim jenosidini
Anma Gunu
Her Yil

12 Temmuz

baner

Hasan Resit Tankut vKaynak:Zazalar Uzerine Sosyolojik Tetkikler
Hasan Resit Tankut
Kalan Yayinlari 2000 Ankara

Prof. Hasan Resit Tankut turk milletvekili, polis sefi, turk ocaklari mufettisi ve “bilim adami”
Onun bilim adamligini iki konuda gormekteyiz bunlardan biri Dersimle uzun sure bir “antropolog-etnonog olarak” ugrasmasi ikinci konu turk dil kurumunda (TDK) etkin bir rol oynamasidir.
Tankut, tc nin Ziya Gokalp ekolindendir her ikisinin kokeninin muglak olmasiyla beraber her ikiside turk milliyetcigilinde birlesmekteler dahasi o zaman ki almanyanin buyuk etkisi altindalar denebilir.
Tankut’un tek ve yegane ugrasi etnografik acidan Dersimdir bunu yapmasinda bir kac neden soz konusudur en onemli neden her halde hazirlanmakta olan Dersim Jenosidine “bilim adami” olarak onunda katki sunmasidir.
Tankut Dersimde jenosidden evel epey saha calismasi yapti kendi arastirmasinda 1926 ve 1928 yillarindan Hozat’ta “kamp kurduklarindan” bahs etmektedir 1925-1936 arasi Dersim ile ilgili turklerin yaptiklari arastirmalar ve verdikleri raporlarin hepsinde ortak noktalar soz konusudurn Tankut, Sevgen, Ozkok ve JUK raporu bir birine benzer tesbitler yapmaktalar yanliz her seye rahmen Tankutu digerlerinden ayirmak lazim o bazan kendisini tutamayip realist tesbitler de yapmaktadir tabiiki sonuc ve cozum hep ayni ve dusmancadir.
O Dersim cografyasini iyi bilen ve Dersimin dini haritasini cikaran kisidirde, zazalar ve kurtlerin arasina “50 kilometrelik bir tampon bolge kurmak” da Tankutun onerisidir.

Tankut koklu bir Dersim cozumunden yanadir, ve cozumu hem turklestirmekte hemde goc ettirmekte gormektedir, Dersimlilere ve onlarin dini Raa Heqe agir ithamlarda bulunan “dusuk ahlakli”zattirda ayni zamanda.
1935 tunceli kanunu turk parlementosunda onandiginda evet diyen Prof. kimlikli milletvekillerden biride Tankuttur yasanin hazirliginda rol oynadigi kusku goturmez bir olgudur.
Tankut’un Dersim hakkindaki etnografik calismalarini Alman nazilerinin Tibete yolladigi etnografik arastirmalar yapan gurubun calismalarina benzetmek pek de abartili olmasa gerek, Turk nazi partisi CHP ye verdigi 1946 yillik mektubu da bize gostermektedir ki o jenosidden sonrada Dersimlilerle ugrasmaktan geri kalmamistir calismalarina devam etmistir
“yeminli” Dersim dusmanlari arasinda kesin gormemiz gereken Tankut buyuk ihtimal turk yoneticilerinden M.Kemalin kizinin yuruttugu “kafa olcme” projesinden de yer aldi cunku o zazalarin ( tankut Dersimlilere hep zaza demekte ama Dersimliler kendilerine asla zaza demezler onlar kendilerine Kirmanc derler) kafa olculerinden de ornekler vermekte.
Gunes dil teorisi kuramcilarindan da olan Tankut, turk dili kurumunun (TDK) de uzun yillar yer aldi, ilginc olan sey “tankut” soy ismi veya kelimesinin anlami resmi TDK sozlugunde yer almamakta.
Yeminli ve dusuk ahlakli Dersim dusmani olan bir turk bilim adami olarak Tankut turklerin Dersime bakisi acisindan okunmaya deger bir zattir.
Gelismekte olan Dersim arasirmalari tabiiki bu Dersim dusmanlarinin maskesini dusureceklerdir, bu buyuk bir sorun teskil etmemektedir.
Arslanlarin tarihini ‘kurt”irkindan geldiklerini soyleyen Prof. Hasan Resit Tankut gibi cakallar yazmamali.

Dersim calismalari acisindan ve Dersim Jenosidi-Soykirimi acisindan bir turk bilim adaminin katkilerini gormek icin onun “zazalar uzerine sosyolojik tetkikler” adli calismasindan bazi bolumleri asagida gormektesiniz ayrica Dersimin ermenilere bakisini ve ermenilere yardimini da rahatlikla gormekteyiz.
Ekte Tankutun bu arastirmasini turk yoneticilerden I.inonuye ve A.alpdogana sunmasi da kayda derger bir ilgi noktasi olmali.

www.dersim.biz


 


O zâlim Dersim'in kısır topraklan uğrunda çok şeye katlanırlar. Ölürler, öldürürler, fakat Dersim'i bırakmazlar. Çünkü bu açılmaz dağ kümesinin sakar tepelerinde ve çetin derelerinde tabiatın hari-kalannı ve esrann hayallannı tıpkı eski Allahlar kadar serbest ve korku duymadan sakınmadan seyredebiliyorlar.Çünkü onlar yalçın kayalar Allahlann durağı meşelikler mukaddes seslerin kaynağıdır. Kam, Şam ve Seyitlerin dolaştığı dereleri coşkun seller ve Allahlann durağı sakaratlan fırtına topu bekler.Bu itibarla Dersim, ebedi hamileri ve daima muzaffer ruhanileri olan mübarek bir yurttur. Âşık onu öğerken bakınız ne demiştir:Aşiretler cömert hakkın rakına Munzur baba durmuş kablegâhına Sultan baba derler bunun şahına Seslenir topları, yeli Der sim'in”

 

 

Coğrafya ve Sosyoloji

Zazalar'm memleketimizin içinde en sık oturduğu yerler Murat ile Fırat'ın arasıdır. Fırat adeta keskin bir sınır teşkil eder. Onun poyraz ve batı kıyılannda Zaza'ya az tesadüf edilir. Fakat Murat öyle değildir. O Muş ovasını geçip dağlık mıntıkaya girince bütünüyle Zaza olan bir kesafetin ortasından geçer. Genç, Çapakçur ve Palo halkı kamilen Za-za'dırlar.

Cenupta Kulp ve Lice kazalanyle Diyarbekir'e doğru Dicle suyu boyunca Zaza obalan ve köyleri görülür. Fırat ve Murad'ın birbirine çok yaklaştığı yerlerden Keban'a ve Samsat'a doğru sıklık seyrelir. Ve toprak açılmağa başlayınca bir tek bile Zaza kalmaz.

Toprağın tabiatına göre bölündüğü zaman Zazalar üç bölük gösterirler.

1. Munzur Suyu ve dağı uzunluğunca yaşıyan Dersim Zazalan ki bunlar daha fazla Fırat boyuna ve Erzincan ovasına bakarlar. Kendilerine Dersimliler ismi verilir.

2. Murat boyunca yücelen dağlann kuytu yerlerinde yaşıyanlardır ki kendilerine sadece Zaza denilir. Genç, Çapakçur, Palo, Lice Zazalan bunlardır.

3. Biraz daha alçak evlerde yan-göçebe bir hayat süren kısım da Dimili ismile anılır. Bunlar Diyarbekir surlan ile Karacadağ ve Derik arasında yaşarlar.

Bingöl'ün dört çevresinde Hınıs, Mutki, Çemişkezek, Pötürge, ka-zalannda merkezden aynlmış küçük Zaza kümelerine tesadüf edilirse de bunlann başhbaşına bir vasıflan yoktur. Siverek Zazalan bu kümelerin biraz daha büyükçesidir.

Zara ve Koçgiri'deki Kürtler de bu bütünden sayılmaz, onlar da Za-zalar'dır. Bugünkü mülkî taksimlere göre halkı kamilen Zaza olan kazalar şunlardır:

Palo, Çapakçur, Genç, Nazimiye, Mutki, Mazkirt, Siverek, Muş'un Valir, Lice'nin Hani, Pütürge'nin Gerger Nahiyeleri.

Zazası çok kazalann başında, Varto "Gümgüm"y\\ buluruz. Mama-

11

fih bu Varto ile Mutki, barındırdıkları insanların gerek etnografyası gerek tarihi yanında başlrbaşına bir âlem oldukları için ayrıca tetkike de-

Ötedenberi Diyarbekir şehrinde çalışan Zazalar'dan bazıları yerleşerek Diyarbekirli olmuştur. Bunların 300 haneden fazla bir varlık sahibi olduğunu söylerler.

Diyarbekir'de Karacadağ, Siverek ve Derik arasındaki köylerin hemen umumî Zaza'dır. Mutki, Varto, Lice, Kulp, nefsi Diyarbekir'deki kazaları, kasaba ve köylerindeki çokluk Kırmanç gibi bir dil konuşurlarsa da ileride dil bahsinde yazılacağı gibi bunlar dilini unutmuş ve Kırmançca konuşmağa başlamış Zazalar'dan başka olmamak gerektir.

Diyarbekir surlarına kadar genişleyen Dimili "Dumbili" aşiretiyle Mahal ve Mathinan'da Zaza'dır. Bu itibarla Zazalık hududunu Diyarbekir şehrinin cenubundan tutmak doğru bir hareket olur.

Sosyolojik görüşten Zazalar üçe ayrılır:

1. Göçer Zazalar "Göçebeler".

2. Yan Göçer Zazalar.

3. Yerli Zazalar.

Bu üç kışımın bellibaşlı yerlerini işaret etmek güççedir. Zaza yaşı-yan mıntıkanın hemen hemen her yerinde göçer, yan göçer ve yerli Za-za'ya rast geliriz .Toprak, yukanda izah edildiği gibi dalgalı çok kanşık olduğundan muayyen içtimaî şartlann genişçe bir sahada yerleşip hâkim olmasına imkân yoktur. Bununla beraber çöle ve dağ başına yakın olan Zazalar göçerlikten temamile vazgeçmişlerdir. Palo'da Bertiler, Lice'de Diçarlar, Dersim'in Ağdat yaylalanna ve Munzür'a yakın oturan obalann çöl ağzında yaşayan Dimili Mahal ve Methinan aşiretleri bugün de tam göçerdirler ve çadır hayatını dam altına tercih ederler.

Kasabalarda yaşayanlardan başka bütün Zazalar, kışı dam altında geçirdikleri halde yaz mevsimini yaylalarda, muvakkat barakalar ve yahut kıl çadırlar altında geçirirler. Hayatlan, bütün manasile yan göçer hayatıdır.

Zaza Kasabaları: Siverek, Hani, Palu ve sade bu üçü, hatta Hani, nahiye merkezidir. Bunlardan başka medenî hayata geçmiş ve Zaza ka-

12

sabası yoktur.

Zaza yaşayan sahanın içinde Siverek, Hani ve Palu'dan başka kasabaların bir kısmında Türkçe, bir kısmında Kınnançca konuşulur. Çar-sancak, Pertek, bir vakitler Dersim Vilâyetine merkez olan Hozat, Çemişkezek, Osmaniye, Çermik Türkçe; Lice, Kulp, Varto Kırmançca konuşur.

Nazimiye, Mazgirt, esasen kasaba değildirler. Tam Dersim'in göbeğinde ve Munzur çayının üzerindeki Ovacık kazasında sade ve tatlı bir Türkçe ile beraber Zazaca da konuşulduğunu gördüm. Dil bahsinde bu kısım tafsil edileceğinden bu birkaç satır coğrafi bilgiyi tamamlamak için ilâve edilmiştir.

Yaşayış

Zazalan bir de mezheplerine göre ayırmak zarureti vardır. Çünkü mezhep burada her iptidaî yerde olduğu gibi bütün sertliği ve keskinli-ğiyle hüküm sürer. İleride Kızılbaşlann hususiyetlerini araştmrken bu görüşten bir bölme bize farklan daha iyi ayırtedebilmek kolaylığını verecektir. Mezhep, Zazahğı gerçekten parçalamış ve karanlık bir kin vicdanının kölesi kılmıştır.

Mezheplerine göre de Zazalar üçe aynlır:

1. Şafiî Zaza,

2. Alevî Zaza,

3. Ne olduğunu bilmeyen Zaza.

Şafiî Zazalar Murat suyu boyunca yurt tutmuşlardır. Muş ovasından Elaziz ovasına kadar ve cenupta Dicle boyunca Diyarbekir'e kadar uzanırlar. Bir yanlan Karacadağ üzerinden çöle iner.

Alevî Zazalar Bingöl'den başlayarak Fırat'ın sağ sahilini takiben Malatya toprağına kadar genişler ve Sivas ilçelerine kadar dayanırlar.

Ne olduklan bilinmeyen Zaza'lara gelince. Onlan Mutki'de Sasun ve Şırnak'ın medeni insanlara kapalı ve vahşi kısır kayalıklannda buluruz. Ne olduklanm, neye inandıklannı kendileri de bilmezler. Bu taksimlerden sonra Zaza'lan fert ve cemaat olarak ayn ayn tetkike çalışacağız. Mutalea ve mukayeseyi kolaylaştırmak için Zaza mıntıkasını

 

gösterir bir Harita ile Zaza yaşıyan köy ve kasabaların isimlerini gösterir cedvel ilavesi faydalı görülmüştür.

Bu günkü Zazalar; tamamiyle dağ insanı, ekseriyetle çobandırlar. Çetin ve kısır dağ başlarında dağınık bir halde yaşadıklarından iptidaîliğin hemen bütün hususiyetlerini muhafaza ederler. Dam altına girmiş olmalarına rağmen gözleri geçit vermez, korkunç dağ başlarındaki kayalıklardan ve vahşi meşeliklerden ayrılmaz. Onları oraya bağlayan iplerin ucu hâlâ kalplerine takılıdır. Zaza, göçebe, binaenaleyh derbeder olmağı sever. Fakat bu muhabbette Kırmanç gibi muannit değildir. Her ne şekilde olursa olsun şehir ve köy hayatına derhal intibak etmiş Zazalar da görülür. Dağlarına ve derbederliğine dönmeyen Zaza'nın şehirde bir şehirli gibi yaşadığına hatta biraz da ileri gittiğine şahit oluyoruz.

Küçük san'atkâr ve işçi olanlara! maharetinden şikâyet edilmez fakat işte sebat edeceklerinde, doğru olacaklarına muhitin şüphesi hem kat'i hem umumîdir.

Altı ay zarfında kibarca bir evin işlerini kavrayan Zaza kadını bir evde ancak altı ay sebat edebilir. Bu kararsızlığı dağ hayatının kalbinde ve vicdanında bıraktığı tesirden başka bir şeye hamletmek doğru olmaz. Zaza'yı tabiat dağ mahlûku olarak yaratmıştır. O zeki, müstait, uysal cemaatına karşı samimi, sıcak ve sokulgandır.

Ziya Gökalp, "Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler" ismini verdiği bir eserinde (bu eser matbu değildir) Zaza'lann bu halini aşağıdaki satırlarla tesvir etmiştir: "Zazalar şehirlerde yerleşince şehirlere mahsus teknikleri öğrenmekte büyük bir istidat gösterirler. Mesela Diyarbekir'e gelen Zazalar furunculuk, kadayıfçılık gibi hirfetleri öğrenebilirler. Bahçevanlıkta da büyük bir maharet gösterirler. Mühendisler taş kırdırmak için, bahçe sahipleri bahçe kazdırmak için Zaza amelelerin gelmesini beklerler. Çünkü bu gibi işlerde çok maharetleri vardır. Fakat manevî işlerde Kırmançlar daha çok kabiliyet gösterirler."

Zaza çok yalan söyler, çok aldatır. Mamafih bu kusuru ancak bir maharet telâkki ettiği içindir ki yapar ve neticesine sıkılmaz. Duyulmı-yan mahirane hırsızhklariyle öğünür. İptidaî dağ insanlan gibi bunlar da mübalağayı bediiyyettan sayar. Yalan ve dolanı zekâ çapkınlığı, hırsızlığı da çevikliğin ve cesaretin hakkı telâkki eder.

Bununla beraber Zaza hem korkak hem mütecaviz olmak gibi iki zıt

14

kusuru birarada cemedebilmiştir. Korkak aynı zamanda mütecaviz kimse eğer Dersim gibi, Çapakçur gibi kervan konmaz yol uğramaz yerlerin adamı ise pek yaman bir şeydir. Ve Zazalar bunun içindir ki her zaman zararlı ve tehlikeli olmuşlardır. Çünkü bunlar yurtların gizlendiği dağ kümesi gibi muhtelif tabiatları bir arada gösterebilen kimselerdir.

Şayanı hayret bir zekâ asarı gösterdiği halde Zaza çok zaman bir çocuk kadar kolay iğfal edilir ve fevkalâde tehevvür eden Zaza'yı bir kuzu yumuşaklığana düşürmek için asgarî derecede metanet kâfi gelir.

Dağ başında kahramanlardan mürekkep bölükler nümayişile gezen Zazalar hareketlerini iyice takdir etmiş iradeli bir karakol kumandanının korkusunu üç konak ötede duyarlar. Buna rağmen Zaza daima şımarık, daima itaatsizdir. Çünkü onun için bir günde otuz defa kafa tutmak ve otuz defa boyun kırarak özür dilemek işlerin en kolayıdır.

Çok merhamet dilendiği halde hiç merhamet hissi duymaz. Ha tü-fengini bir insana, ha tahrasını bir meşeye havale etmiş, onca aralarındaki fark hesaba bile değmez.

Zaza para canlıdır da. Bunu kazanmak için hem çok çalışır, hem çok asılır. Kırk para için kırk türlü dolap kurar çirkin bir kısmıklık ve keskin bir tama gösterdiğine herkes kanî ve şahittir. Böyle olduğu halde derbederliğine uc bucak bulunmaz ve iki yakasının bir araya geldiği görülmez.

Zazalar, gerek Dersim'de, gerek Çapakçur'da olsun uzunca boylu mütenasip azalı, kumral saçlı ve beyaz tenlidirler. Erkekleri, Ermeniler derecesinde olmamakla beraber yine kıllı sayılabilir. Çokluğunun kafatası yuvarlağa yakın sobedir (Mezosefal). İçlerinde (Mongoloit)lere de tesadüf edilir.

Kadınlar umumiyetle güzeldir. Erkek ve kadın Zaza hemen her zaman için güler yüzlü ve şen görülür. Sohbetlerinde sıcaklık ve dostluk vardır. Samiler gibi gürültüyü ancak paralı mevzularda yaparlar, yoksa umumî hayatta asıl bir Turanlı durgunluğu ve sessizliği gösterirler.

Tütüne fazla düşkündürler. Eline geçiren küçük yaştan itibaren içmeğe başlar. Otuz beşini, hele kırkını geçen her Zaza kadınının ağzında bir çubuk görürsünüz. Tütün içebilenler artık tamamiyle erkekleşmiş sayıldığı için erkek toplanmalannda ve onlann günlük sohbetlerinde yer ve hisse sahibidirler. Zaten Zazalar'da kadınlar erkekten kaçmaz, fazla

15

 

olarak genç Zaza kadınının bütün cemaat hesabına bir borcu vardır ki o da umum için süslenmek ve şen olmaktır. Bir Zaza kızı evlenene kadar bütün Zazalar'ın çocuğudur. Herkes onun her hali ile alakadar olur. Bu derbeder insanların gençliğe ve güzelliğe karşı hissedilir derecede muntazam bir incizaplan vardır. Erkek çocukların da delikanlı olana kadar çocuklarına hatta şımarıklıklarına bilerek ve zevk duyarak katlanırlar.

Geçim

Zazalar levent ve düzgün vücutludur. Rielerini (ciğerlerini) şişiren hava, kanında dolaşan su, tabiat nimetlerinin en temizlerinden olduğu için sıhhatlan da iyidir. Halbuki bu insanların çoğu pek az gıda alır. Ekseriyetin serveti iki keçi vç bir merkepten yukarı çıkmaz. Günlerce ekmek ve sıcak yemek yüzü görmedikleri vardır. Herhangi bir ova kö-yündeft sürülen bir koyun veya keçi sürüsü Zaza dağlarına girdiğinin haftasında birdenbire ortadan kalkar. Aç mideler onları derhal hakla-mıştır. Bir koyun veya keçi çalan Zaza geyik parçalayan arslan gibi onu derisine ve tırnaklarına kadar yer yutar. Bir oturuşta bir kuzu yuttukları gibi haftalarca, aylarca sade bir ayranla da geçindikleri vardır.

Hırsızlığa çıkan Zaza'nın "Bilhassa Dersirnli" belinde bir tahrası, sırtında bomboş bir dağarcığı bulunur. Canı kadar aziz tuttuğu kıymetli bir şey daha var ki, onu görmek kabil olmaz. O şalvar uçkuruna bağlanmış bir parça "kurut "tur. Kurut çok tuzlu bir ayranın suyu tehir edilerek komprime haline getirilmiş hulasasıdır. Zaza acıkınca bir pmar başına çöker tahrasiîe bu taş gibi sert maddeden bir miktar koparır, dağarcığına atar. Ve üzerine de su doldurarak ufacık dağarcığı bir müddet cakalar ve sonra ağzını kendi ağzına yerleştirerek içindekileri mideye boşaltır, içtiği şey tuzlu, köpüklü buz gibi ayrandır.

Ancak bu şekil ve kuvvette gıdalanan bacaklarında kendini üç gün ötedeki ova köylerine götürüp getirecek saldırmak için, kaçmak için koşturacak ve çaldığı malı sırtlayıp taşıyacak kadar derman da vardır. .

Bu aç insanların bazen birleşerek çete teşkil ettikleri de görülür. Di-yarbekir, Muş ve Elaziz ovalarına Erzincan düzlüklerine bakan dağlardan Sünni ve Alevî Zazalar küçük çeteler halinde aşağılara inip ova köylerine dehşet salarlar. O zaman arsız inatçı ve yapışkandırlar. Muharrikleri daha fazla açlık olduğu için yalınız midelerinin emrine uyarlar.

Nadiren mukabele görürler ve tenkil ekeriya Zazalar hesabına mühim bir zarar kaydetmez. Binaenaleyh umumî ve siyasi kıyamlara da cür'et ettikleri vakıdır. Şeyh Sait kıyamı Sünni Zaza'lann Koçgiri İsyanı Alevi Zaza'lann bu neviden iki hareketidir. Tedipleri kadar ayaklanmaları da kolay olan bu insanlar epeyce zamandan beri böyledirler. Ve galiba epeyce zaman da böyle kalacaklardır. Filhakika eğer içtimaî şartların mülahazasız ve hesapsız pençesi bunların da yakasına yapışmaz ve asrî iktisaadın cazibesi merkeze doğru kuvvetile bunları da dağlardan aşağı çekmezse şüphe yok ki bugünkü hayatlanridan ayrılmazlar. Çünkü kısır dağların perakende sekenesinde mide boş, kafa boş ve günün saatlan bomboştur. Midelere açlığın, kafalara hürafatın zehiri ve saatlara işsizliğin mel'un ve fasit kuruntusu aktıkça onların iyi olması hakk-ı hayat tanıması düşünülmez.

Teogoni ve Felsefe

Bir an karnı doyan Zaza yalçın kayaları tırmalayarak uçan rüzgârın çelik kanadında kendini göklere çok yakın bir kartal kadar hakim ve bağsız görünce ancak mutlak hürriyetle duyulan mukaddes bir gurur hisseder. Mahiyeti itibarile hakikatan mukaddes olan o hürriyt dağlıya dimağının teşekkülü nisbetinde basit ilhamlar verir. O basit ilhamların nağme halinde uçuşu ovalının tatmadığı zevkin musikisini teşkil eder. O zaman dağlı; tamamiyle ayrılmış bambaşka âlemlerin tafdil edilerek yaradılmış mümtaz bir mahluk'tur. Mücerredat ile alakası hiç şüphe yok ki bambaşkadır. O ezeli kudretin tecellisine şahittir. Ve zaten tecelli onu memnun etmek için vukua geliyor. İşte her şeyin haliki olan tabiat mukaddes kitabın sahifeleri gibi esrar ve ilham dolu hatlarile ufuklara doğru serilmiş duruyor. İşte erilmeyen noktadan kainatı oynatan kudret ufuktaki sisli ve silik varlıklar gibi bu esrarlı ilhamı perdeliyor. İfadesi muğlak, mütaleası müşkil bu kâinatın içinde işte ben yani insan, hakikat, ayan zahir ve calî olarak bulunuyorum. Binaenaleyh her şeyin üstünde ben varım. Hürmete, ibadete, ancak ben lâyıkım. Ve hiç şüphe yok ki Hak münhasıran benim varlığımdır. Buradan itibaren insana tapmak başlıyor. Bilinmeyen noktalara bağlı akıl ipleri bâltalanmıştır. Şeriat ve Allah kanunları yoktur. Bir hazret var ki adı dün de insandı bugün de insan.

16

17

Bugünkü Zazalar'ın hemen hepsi mahiyeti bundan ibaret olan bir din taşımaktadır. Filhakika yekdiğerinin düşmanı olan Alevilikle Nak-silik arasında korkunç farklar görülürse de her ikisinin menba-ı maksadı tamamen yekdiğerinin aynıdır. Her ikisi de binnetice adama tapar. Yalnız biri "patriarchal"dır diğeri ise nesep ve sülale güder.

Riyazattan zikir mümaresesi ve esrar istiğrakından Allah'lık meziy-yeti kazanmış bir Nakşibendi şeyhiyle haddizatında Allah olan Ali'nin sulbünden türemiş bir Alevî seyyidin tapılmak nokta-i nazarından hiç bir farkı yoktur. Her ikisi de mabuttur, her ikisi de gök ve Allah ile temas halindedir. Zaten mazide Zazalar'ın hemen hepsi toptan insana tapardı. Ve insan, Melamiler'in de dediği gibi "Miclayi ilâhi1' yani Allah'ın ayinesi idi. (Fususülhikem)

Düve Din Değişmesi

"Zaza'nın dili Fars kırmasıdır, îpi-sapı olmayan uydurma bir lisandır" diye tarif edenler belki aklanmıyorlar. Kırmançca'dan başkadır. Onlar konuşurken çok uzak diyarların evladını işitir gibi olursunuz. Filhakika Zaza dili ne Kırmançca, ne Farca ne Hintçe ne Kürtçe'dir. Gürcü diline asla benzemez. Çerkez'lerin muhtelif şive ve lehçeİeriyle ölçülmesine imkân yoktur. Avar dili ile fonetik bir akrabalığı var gibidir. Zaza çokluk Türkçe Kırmançca yırlar (yırlamak lağenni etmek -şarkı söylemek - demektir). Alevî Zaza'lann ilâhileri, naitleri methiyeleri hep Türkçe'dir. Hele Ovacık'ta Koçuşağı içinde o kadar fasih ve düzgün Türkçe konuşulur ki şaşmamak elden gelmez. 928 senesinde Ovacık'ta Munzur suyunun kenarındaki kampımızda görüştüklerimin hemen hepsi açık ve pürüzsüz Türkçe konuşuyordu. Saz şairi bize başka hiç bir maksadı olmayan Türkçe sevgi sarkılan okudu.

Vardım odasına kahve pişirir Kınalı parmakla fincan döşürür. Gel beri gel beri gül yüzlü dostum Uydun el sözüne selamı kesdin.

Beyitleri ne kadar berraktır. Sonra Gazi ve Gazi inkılâbını metheden bir manzume okudular ki o ıssız dağların bu perakende cemaatına bu

18

kadar ince fikrin ve hissin nasıl ve nereden geldiğini uzun uzun düşünmek lâzım geliyor. Manzumeyi bizzat nazmeden şair sazla ve âşık ma-kamiyle okudu:

- 1 -

Bir Harp sardı dünyayı Bütün arz u semayı Türkiye Halaskarı Yad et Gazi Paşayı Alkışla Türkiye'yi Muhakkak kurtaracak Bütün bu Asya'yı

NAKARAT

-2-

Açtı İstiklâl Harbi Düşmana urdu darbı Hak müyesser eyledi Kurtardı Şarkı Garbı Ne zannettin Türkiye'yi Titretti Avrupa'yı Muhakkek kurtaracak Bütün bu Asya'yı

NAKARAT

- 3 -

Cumhuriyet kurdular Tekemmülât gördüler Kudretini görünce Düşmanlar hep durdular NAKARAT

19

sa Zaza dili de bu gidişle yerini bir gün Kürtçe'ye terkedecek gibi görünüyor. Çünkü Zaza başka lisanı çabukça öğrenir. Kırmançlar'sa başka lisanı geç ve güç öğrenirler. Zazalar'ın halk edebiyatı fakirdir. Kır-mançlar'ın halk edebiyatı ise çok zengindir. İhtimal ki Zazalar'ın yabancı lisanları kolay öğrenmesi milli harsın zaif olmasındandır. Kır-mançlar'ın kolay öğrenmesi de milli harsın çok kuvvetli bulunmasın-dandır. (Ziya Gökalp: Kürtler Hakkında Sosyolojik Tetkikat)

Ziya Gökalp, bütün Kürt lisanlarını tasnif ederken dört müstekil esasa vasıl olur: Kırmanç, Zaza, Şuran veya Kürân, Lur. Mamafih bu âlime göre bu dört lisan birbirine tamamiyle yabancı değildir. Hepsi Kürdî kadim namı verilen eski Kürtçe'nin müştaklarıdır. Neolatin li-sanlariyle Lâtince'nin ne gibi rabıtlan varsa Kürdiî kadimle bu yeni Kürt dili arasında o rabıtalar vardır.

Bana kalırsa* Kuranca ile Zazaca, kökte birleşen iki Zaza lehçesinden başka şeyler değildir. Ve Diyarbekir havalisinde konuşulan Kuran lehçesi Kırmançca'ya intibak etmiş Zazaca olmak gerektir. Noktai na-zanmı ileride Kürt dili hakkında tafsilat verirken izah etmeye çalışacağım. Bu itibarla Sünni ve Alevî Zaza'nın Türklüğe intibakı Kırmanç'm-ki gibi zor olmadığı hakikatma varırız. Fakat her ikisi de tekke ve tarikata son derecede bağlı ve bütün manasile köylü çoban ve iptidai olduğundan asri hayatimizin tesiri altına girerek Türkçe'yi öğrenmeleri güç olacaktir. Bunlann tekke ve tarikata son derece bağlı olduğunu söylemiştim. İddia edebilir ki Zaza, fısk ile taassubu kolayca ve hoşça birleştirebilen Müslümanların başında gelir. Şafiisi Kur'andan yalnız içkiyi meneden âyeti okumuş ve Müslümanlık işareti olarak da sakal ve bıyık şeklini öğrenmiştir. Alevi'ye gelince; o da kendini imam İsmail sünnetlerinden birine yani sızana kadar içmek ve uyuşana kadar esrar çekmek sünnetine vermiş ve Alevilik işareti olarak da sakal ve bıyık uzatmağı tanımıştır. Her iki kısım bunlann haricinde buyruk tanımaz.

Zazalar Alevilik'te Sivas içlerine, Şafiilik'te Lice, Kulp ve Karaca-dağ hattına dayanırlar. Şimal hudutlan Artvin, Erzincan ovalandır.

 

Bütün Zazalar'ı Birden Türkleştirmek Kabil Değil midir?

 

Bugünkü şartlar dahilinde nikbin olmak faide vermez. Ben ileride Zaza'nın Türk olduğunu iddia edeceğim, fakat bu iddiadan elime ne ge-

22

çer - Farzı mahal olarak onlara bu hakikati ayn ayn anlatmağa muvaffak olsam gene hiçbir şey kazanmış olmayacağım. Çünkü benden sonra Zaza gene Zazaca konuşacak, gene Zazaca yaşayacaktır. Muvakkat telkin ve propagandanın bu işte kâfi gelmeyeceğine inanmalıdır. Çünkü Zaza'ya "sen Türksün" dediğin zaman o size Kırmanç gibi "hayır ben Türk değilim" demez, hatta sizden atik davranarak "benim atalarım Horasan erlerindendir, ben tabii Türküm" cevabını verir, sevinirsiniz. Önünüzde nümayiş yapan köy çocuklan bir ağızdan Türkçe şarkılar da okurlar. Bu Karadeniz havalannın hangi poyraz kanadında uçup geldiğine şaşarsınız. Kürtlüğü asla kabul etmezler. Menfi tesir altında kalmış Zaza kızı aşkını inlerken...

Ben o Kürde varamam Ayağı çarıklıdır

diye feryat eder.

Şeyh Sait bir Zaza İsyanı yaptığı için Zazalar bir müddet biz Kürtüz demeğe başlamışlar ve bu suretle Zaza'lığı maskelemek istemişlerdir. Fakat hakiki Kürt isyanı olan Ağn hadisesinden sonra gene Zaza'lığa döndüler.

Ne olursa olsun bunlann hiçbiri bugün için Türk değildir ve kalben Türklüğe yabancı sinsi sinsi düşman ve Türklükten uzaktırlar. Aksini söyleyenlerin hakikata yaklaştıklannı kabul edemiyorum. Her iptidai cemaat gibi cesur, cömert ve bilhassa kuvvetli ve âdil kimselerin yani bu sıfattaki hükümet mensuplannın dostu hatta fedakâr dostu olurlar, fakat bu onlann Türk ve Türklüğe sadakati ve bağlılığı demek değildir.

Bununla beraber Zazalar bile bile Kürt de olmak istemezler. Palu'da Zazalıkla iftihar edenlere rast geldim. Dersimliler "biz Kerfiz" dedikleri zaman Kırmanç yani Kürt olduklannı hatırlamış değildirler. Bu kelime ile Aleviler, Türk yani Sünni olmadıklannı ve dağ adamlıklannı anlatmak isterler. Mezhebine göre değişmek şartıile Zazaca, Türk'ün sıfatlan şunlardır:

Efendi - Memur

Şeriatçı - Müslüman

Yan dinsiz

23

Ey Ali kulu eğer yüreğinde temizlik, vicdanında ferahlık istiyorsan, eğer kininden usandı isen ve kötülükleri yenmene istekli isen Munzur'un süt olarak kaynadığı zamanda çoluk çocuğunla gel ve o ilâhi sudan önce üç defa, sonra on iki defa ve ayrılacağın gün kırk defa iç.

Bu Oma'nın klasik Arya'dan kopup yayılan bütün Türk zümrelerinde vicdan olarak nasıl yaşamakta olduğunu bu kadarı isbata yeter, sanının.

Bakınız, Homa gazap ettiği insanlara nasıl ileniyor (ilenmek beddua etmektir):

Çocuksuz kalasın

Adın kötüye çıka

Tıpkı habis bir haydut gibi

Ey benim suyuma hor bakan{l)

27 senesinin yazında Munzur yaylasına geldiğim vakit not defterime şunları yazmışım: "Dersim Zazaları içinde Türklüğü koruyabilmiş bir aşiret içindeyim. Çok cesur ve biraz da haydut tanınan bu aşirete Koçusağı derler. İçlerinde yabancı olmadığımı seziyorum^ Çok güzel ve tatlı bir Türkçe konuşuyorlar. Dersim."

Aleviliğin kuvvetli dergâhlarından biri onlarındır. Şimdi o dergâhın eşiğinde bulunuyorum. Önümüzdeki mukaddes kayanın dibinde ve köpük halinde fışkıran Munzur suyu da mukaddestir. Munzur, Puzur gibi Sümerce olmak gerektir. Puzur'un Sümerce "sır" demek olduğunu Filip Selk yazıyor. O kaynakta Homa Allah'ın sırrı vardır; Tıpkı süt gibi beyaz ve koyu olarak kaynıyor, böyle Homa içkisi gibi kaynadığı müddetçe Munzur suyu bin bir derde devadır, onu içenler muratlarına ererler.

Dergâhın küçük ve örümcekli pencereleri bu kaynağa ve o mukaddes kayaya bakar sessizliğin heybetli bir heykeli gibi duran dergâh kapısından başlayarak ta ilk insana kadar götüren karanlık dehlizi ile hayâl kadar yavaş ve mânâsız dervişlerile hissi iptal eden ve insan beynini uyuşturan bir rüya yığını gibi duruyor. İçinde istiğraki inliyen bir sükût haykırıyor.

Esrar dumanı ve mukaddes Homa'nın çok kutlu yoldaşı Soma dağla-

(l)DasTrankOpfer

34

n, Soma bizim rakımızdır. O da mazide Homa ayarında mukaddes bir içki ve mabud idi, içinde canların Allah'a erdiği bu mabed Munzur'un kaynağında bulunmakla öğünür. Çünkü o kaynakta Homa'nın sütü vardır.

Ham taş devrindenberi tapılan Allah ve yapılan ayını aynen burada görüyor gibiyim. İşte kirden yüz kılları keçeleşmiş ve çapaklı gözlerinde sinekler yuva yapmış şu ihtiyar, Sümer ve Elam mabetlerinden uyuşturucu maddelerin yardımıyle Allahlık kudreti kazanan sihirbazın da kendisi değil midir?

Kapının içinden beni gözetleyen Hoca'nm koca bıyıklan kıpırdadı ve maksatsız bir eda ile seslendi.

Oğlum mübarek sudan içtin mi? Ve cevap beklemeden ilave etti; ona hor bakmağa gelmez çoluğuna zarar gelir. Tekkenin içinde yöneldikten sonra da kendi kendine, "Ne mutlu içenlere, ne devlet erenlere" dedi ve yürüdü. Gölgesi tamamiyle eriyene kadar dehlizin kenarlığı içinde takibettim.

Acaba bu pîr bir Sümerî "sangu" su değil miydi? Onun "sip" olması da kabildir. Fakat Dersim'de yüksek ruhani sülaleler bulunduğunu öğrenmiştim. '7n"a ve "sin"'e kökleri çok eskiye varan aileler vardır. "İn"de mukaddes ağacı muhafaza eden Ali Ağa, Ağdad tepesinde Hızır Sultanı bekleyen Seyit Rıza onlardandır. Sango ve Saip, Soma dilin-ce Rahip demektir. Aralarındaki fark Sangular'm hükümdar sülaleye mensup olmasıdır.

İhtiyarın sözlerinden de anlaşılacağı gibi Homa mabut yontulmamış taş devirlerinden beri huyunu değiştirmemiştir. Gazap edince insanın çocuğunu alıyor ve neslini kurutuyor.

Müslümanlar bilhassa ümmiye uyduktan sonra korkunç bir şekil ve heyet almış olan bizim umacımız da şüphe yok ki bu eski ve yeni Ho-ma'ya mensuptu. Belki bizzat kendisi idi.

Homa'nın nerelerde ne zaman ve ne biçimde tanınmış olduğunu bir dereceye kadar öğrenmiş bulunuyorum. İleride eski ve yeni âyinleri öl-çüleştirirken bu Homam'yı tekrar tanıyacağım.

Zazalar'da Mezhep Farkı

İlk tanıdığım zaman Zazalar için şu satırları kaydetmiştim. Zazalar,^ Türk ırkından olmak gerektir. Ve hiç şüphe yok ki uzun müddet Türk-

35

çe konuşmuşlardır. Çapakçur'da, Hozat'ta, Ovacık'ta, Çimişgezeg'inde hatta Palu'da karşımıza çıkan Şafii veya Alevî her fert yüz çizgileri ve gövde kurumuyla sizlere sizden olduğunu ilk bakışta anlatır. Hele Zaza kadını çadırının direği dibinde yayık döğen Türkmen kadınından hiç ayırt edilmez. Zaza kadını Kırmanç kadını gibi erkekleşmemiştir. Kaşları sahte bir vakar ile çatılmaz. Tıpkı gezici Türkler'de olduğu gibi süslenmeyi seven neş'eli ve güler yüzlü bir kadındır. Evine bakar ve çok . çocuk yapar. Ancak bunların da Sünni olanı Alevî olanından bazı cihetlerden farklıdır. İşte bu farkı iyice mütâlea edebilmek için Zaza'yi Sünni ve Alevi olarak ikiye ayırmak gerektir. Sünni Zazalar yukarıda da söylendiği gibi mıntakanın şark ve cenup versanını işgal ederler.

Bingöl'den hatta Pasinler'den başlayarak Sivas içlerine kadar uzanan Zazalık tamamiyle Alevi'dir. Dersindiler bunlardandır.

Her iki kısım kaba bir taassup ve murar bir cehaletin kölesidir. İnsani ahlak kavaidine karşı kayıtsız fakat ameli dine zorlu ve inatçıdırlar. Şafiiler bir gusül ve abdest ile iyice korkunç günahlardan kurtulduklarını sandıklan halde, mazeretsiz üç vakit namazını artardma kazaya bırakanlan kâfir sayarlar. Bu itibarla ameli dinde mübalatsız olan Hanefi, nazarlannda dinsizdir.

Alevî Zazalara gelince; bunun için yazıyı biraz daha geniş tutmak lazım geliyor.

Görünürde Türkiye'de yalnız Müslümanlık var sayılır. Halbuki işin içyüzü hiç de öyle değildir. Aleviliği İslâm'ın bir mezhebi veyahut bir tarikatı sayanlar, tamamiyle aldanmışlardır. Rabbülâlemin olan İlahi Resululİah olan Muhammed'i, kelamullah olan Kur'anı ve hadisleri bulunmasına rağmen Alevilik Müslümanlık değildir. Onu Şii'likle kanş-tırmak da hata olur.           .

Açıkta fark, ancak koyu günah işlemek ve dini bir istilan ile "zındık-lık"tan ibaret görünür. Madem ki bu zındık Sünni Müslümanlar'dan da çıkıyor. Ve hürmetli bir tövbe ve istiğfar mukabili bağışlanacaklannı günahkârlara şefaat etmek şanından olan Muhammet vaat buyurmuştur.

O halde Alevi nihayet rakı içen, oruç yiyen, zina yapan ve din buy-ruklanna uymıyan bir günahkârdan başkası olmamak gerektir.

Fakat işin kapalı kalan yanı acaba böyle midir?

Türkler'in din telakkisi yurtlanna göre değişir. Arabistan'dan yuka-

36

n şimale ve şarka doğru çıkanlar toprağın rakımı artıkça Müslümanlık degresinin azaldığını sezerler. Bu fark ölçülecek bir mahiyettedir. Yaylalara çıkınca ölçü de büyür.

Sami dünya ile Türk bünyesi arasında ne kadar mesafe varsa Arap Müslümanlığı ile Türk Müslümanlığı arasında o kadar mesafe vardır. İlk defa Türkler'in Müslümanlığı ne şartlar altında kabul ettiğini tetkik etmek çok enteresan olacaktı, ne çare ki mevzuumuz buna müsait değildir.

Fakat şurası muhakkak ki ilk defa Müslüman olan Türkler kendilerini Müslüman edenler gibi olmalıdır. Uzun müddet milli ananelerini ve milli dinlerinin esaslannı muhafaza ettiler. İlk Müslümanlıklan siyasî bir muvazaa idi. Vaziyetin icban muvazaayı asırlarca uzattı ve yaşattı. Onun içindir ki Türk dünyasında bir irtidat ve bir cebrî Müslüman-laştirma cereyanının mütemadiyen çarpıştığını görürüz.

Bizde Yavuz Sultan Selim'in İslâm ittihadı fikrinden sonra İkinci Selim devrinde dönmelerin resikân tamamen ele alması Türkiye'de cebrî bir Müslümanlaştırma hareketi doğurdu. İstibdat ve merkeziyet hükümet otoritesinin hâkim bulunduğu yerlerde bütün manasıla Sami bir Müslümanlık işliyordu. Bu öyle içtimai bir dokuma idi ki iptidai maddesinin aynı zamanda bünyesini de bozuyordu.

O tarihten az evvel büyük Timur'la bu ameliyeyi Türkistan'da yapmış ve işte ondanberi cebri Müslümanlaştırma Türk dünyasının büyük bir kısmım ırki meziyetlerinden mahrum etmiş ve onu Arap ve Acem ahlaklı kılmıştı. Aynı zamanda çok hassas bir şair olan Neyzen Tevfık bu hakikati inliyen bir manzumesinde şöyle söylüyor:

Ulu Tanrı bu Arap açmazı Türk'ü yendi Bin kadar sene biçareye müsellem dindi Bin kusur yıl bu meval gezdi ağızdan ağıza Kapılan yandı bu iman denilen mihlatıza.

Kapılanlar hakikaten Sami Müslüman oldular. Kapılmıyanlar da fırtınaya tutulmuş gemiler gibi uzun müddet bocaladıktan sonra sersem ve argın olarak bir fikir limanına sığınmıya mecbur oldular. Bunlann hangisi kazandı, hangisi kaybetti bilmeyiz. Bu, tetkike değer mühim bir

37

mevzudur. İçtimai ve teşrihi bünyesinin çok hoşlandığı Şamanizm'in zıddına İslâmizm ile karşılaşan Türkler, kısmen mücadeleyi kesmen muvazaayı tercih etmişlerdir. Mücadeleyi tercih edip yenilenler ya öldü ya zorla Müslüman olarak benliğini öldürdü. Muvazaayı tercih edenler ya Mülümanlığı kendi bünyelerine muvafık gelen şekle sokarak milli dinlerinin yerine koyabilirler, yahut İslamiyet'i bir siper gibi kullanarak Şamanizm'i muhafaza ettiler. İslamiyetizm'i milli dinlerine nakledebi-lenler, Sünni Türkmenlerle Kafkas ve şimal Türkleri'nin bir kısmıdır. İslam maskesi altında, Şamanizm'i muhafaza edenler arasında şimdi dinlerim tetkik etmek istediğimiz Alevî Zazalar vardır.

Bu hale göre Alevî Zazalar'ı Müslüman tanımak iktiza eder. Gerçek bu Zazalar Dürzi dağındaki Dürzîler (Dürzüler terzi isminde bir Türk'ün insana tapan mürit ve mensuplarından türemiştirler!) ırkın hemen hepsi Türk'tür. İskenderun Körfezi etrafındaki Nuseyrîler ve Orta Anadolu'daki, Azerbaycan'daki Kızılbaşlar gibi İslâmiyet'ten evvelki dinlerini muhafaza etmektedirler. Bunlar, ya Budist ya Şamanîdirler. Sonraları İsmailler, Hurufilik gibi yeni kisvelere bürünmüş iseler de esasattan ayrılmamışlardır.

Alevî ve Kızılbaş ismi altında yaşayan ve hakikatta yekdiğerine zıt itikatlara uymuş bulunan gizli dinlilerin içinde Venüs ve koman âyini yapanlara, cenazelerini yakanlara, hatta İsmailliler'in imamı Ağahan'a sadaka ve nezir gönderenlere bile tesadüf edilir.

Tokat civarında Yeşihrmak üzerindeki Kümenek köprüsünün yakınında büyükçe bir harabe vardır. O harabe etrafındaki Alevî köylerin din ve âyini, Hafik kazasındakilere benzemez. Onlar köprünün isminden de anlaşılacağı gibi Komana mabudesinin tapanlarıdır.

Gümenek Harabesinin efsanesini bana şu tarzda anlatmışlardı: "Bu harabenin yerinde büyük bir manastır varmış, kendisini Allah'a adayan kızlarla dblarmış, bu kızların her senenin ilkbaharında kurdukları panayıra dünyanın dört tarafından zahit erkekler gelirmiş ve orada cima âyini yaparlarmış; bu âyinin açıkta mermer taşlar üzerinde yapıldığını söylediler" Halbuki bu köyler de Dersimliler gibi Alevî tanınmaktadırlar.

İşte bu birbirinden ayn birbirine düşman zümrelerin birden yaklaştığı ve kaynaştığı cephe Müslümanlık cephesidir. Karşılarındaki Müslü-manın kendileri gibi Türk olması ehemmiyete alınmaz. O ne olursa ol-

38

sun, değil mi ki Müslümandır, kendilerinden değildir. Ve Müslümanlık karşısında cephe tutmaları hem dinlerinin emri hem menfaatlannın icabıdır. Böyle bir hal belirince Dersimli Alevî ile Komanlı Kızılbaş, Adanalı Nuseyri, Ege mıntıkasındaki Tahtacı, Hafik'teki Hopyarlı derhal birleşebilir. Çünkü düşman birdir ve Müslümanlıktır. Zorla Müslüman edilmiş Ermeniler'in bu işte mühim rolü ve tesiri olduğunu unutmamak lazımdır. Onlar bu Kızılbaşlar'ın içinde kin ve fesada dayanır bir yol açmağa muvaffak olmuşlardır. Ayırt edebilenler için bunun farkına varmak güç olmaz. İleride din bahsinde bundan da bahsedilecektir.

Bütün bu köhne dinlerin sarık ve cübbesi de vardır. Onlar da Sünnilikte olduğu gibi Allaha ve kitaba ve peygambere inanırlar. Fakat benim tanıdığım Ege Kızılbaşlanmn Allahı, tabiatın timsali olan insandır. Peygamber ise o hiç durmadan dinlenmeden sürüp çoğalan bir sülaledir ki, Dersim'de adına Seyyit denilir.

Dersim ve Şamanizm - Emir Kutayba'nın girdiği tarihlerde Horasan'da ve civar alçak ve sıcak arazide Zaratustra dinine uyanlarla yayladan inme Şamaniler ve Azarperestler vardı. Yani ne yüksek ne alçak Turan'da tek bir tapuk tanıyan "muvahhi" cemaatlar yoktu. Hıristiyanlık da ehemmiyetli değildi.

Araplar'ın uzun mızrakları kısa Türk kılıçlan tarafından doğranmış ise de kelime-i vahide etrafında toplanan genç Müslümanlık bağlan; gevşemiş Türk varlığını siyasi yollardan yürüyerek hükmü altına almakta gecikmedi.

Onbeşinci asırda M. Lûter'in ıslahatına kılıç ve kan vakfeden asilzadeler gibi bu Türk diyannda da Müslüman istiklal kumandanının emrine giren nüfiız sahipleri bulundu. Bunlar da Avrupa'dakiler gibi, fakat yalınız dille din değiştirdiler.

Türkler, Türkmenler henüz Milli hüviyetlerini yitirmemiş olan Şartlar, Tacikler, Harzamlar, inanmadıklan halde kendilerim Müslüm defterine kaydettirdiler. Bu hal bu şekilde devam edip duruyordu.

Sefih ve Ayyaş olan Kutaybe ile birlikte durmadan içiyorlardı. O haldeki Müslümanlık vicdanlannda en azdan bile olsun bir değişiklik yapmamıştı. Müslüman olmalân siyasî maksada dayanıyordu.

Türk'ün teşrihi bünyesi esasen tabiat-severlikten başka bir dini müşkülata kabul eder bir gövde idi. Türk riyakârlığa mecbur olmadık-

39

ça sofu ve dindar görünmemiştir. Bunun içindir ki Müslümanlığın merkezi Asya'da eski ve Milli bir din olduğu tarihlerde bile; Arap ve Acemler Türkler'e "Türkmai Zaifülman" derlerdi.(1)

Bu zaifimanlı Türkler'in Leon Cahun'un anlattığına göre teşrihi bir aşkla bağlandıkları din, milli dinleri olan Şaman veya Kaman dini idi. Onlar gecenin özünden ve gök kubbenin içinden haber verenlere, tabiat ve insanı tanıtanlara inanırlardı. İtikatlarında esas, aşk ve sevdiklerine mutlak bir bağlılık idi. Pazarlıklı ve ivaz mukabili ibaret ruhlanna ne kadar aykırı idi. Onun içindir ki aşk ve şafkat esasına dayandığını söyleyen Ali Şiası'na katılmakta duraklamadılar. Mezhep olarak ayrılan bu kol Şamanist babaların yardımı ile kısa bir müddet zarfında geniş bir din yolu oldu. Filozoflar bu yolu entellektüeller için bir hikmet ve felsefe yolu yaptılar. İlm-i Vahdet-i Vücud kavrayabilenler orada yürüdü, kavrayamayanlar Alevi yani Müslüman perdesi altında gene Şamani kaldılar.

Dersim Zazalan işte bu sonunculardandır. Eğer mevzu müsait olsa Abiheller'in, Hurufiller'in, Dürzîler'in, Komana perestişkârlannın yavaş ve tedrici bir tesir ile bugünkü dinlerine dönmüş Şamaniler'den başka kimseler olmadığını tetkik etmek çok zevkli olacak idi. Mamafih mevzu müsait olsa da işin altından kalkmak kolay olmaz.

Dersim Zazalan 'nm Şamani plduklannı bize anlatacak birçok delillerden en kuvvetlisi Şam ve Kam ismine hürmetleridir. Dersim'de hemen her erkeğin ismi "Kamo"dur. Kamo'ya Dersim'in her yerinde her köyünde tesadüf edersiniz. Bu yalnız Dersim'e mahsus değildir, bütün Zazalar Kamo ismini severler.

Bingöl Alevîleri'nin hürmetli köylerinden birinin ismi Şaman'dır. Aleviliğin birkaç menzilini ifade eden Avdalan (Abdallar), Sekeran (Kayalılar), Geneseran (Canlar), Ustukran (Köşklüler) arasında bir de Şaman yani Samlar vardır. Şaman köyünde ruhanilik sezersiniz. O köylü her Alevî Zaza tavnnı hususileştirir. Orada kazan kaynadığım söylemişlerdi.

Dersim'in içindeki Şam uşaklan bütün Alevi Zazalan arasında bir yükseklik ve üstünlük sahibidirler. Her Şamuşaklı başka aşiretlerde ve obalarda hürmet görür. Şamuşağı'ndan kız almak hem zordur hem şe-

(1) Leon Cahun; İntroduction a L. Histoire de L. Asie.

40

ref teşkil eder.

Bunlara ne için Şamuşağı denildiğini sorduğum zaman Şam'dan gelmişler de onun için, demişlerdi. O cevabı işiten bir Alevî derhal doğruldu ve "hayır" dedi, "Onlar Horasan erlerindendir, dediğiniz yerden gelmediler." Alevî, Şam memleketinin talaffuzundan iğrenmişti, çünkü Şam her Alevî'nin nefret ettiği Yezitler'in vatanıdır.

Onlara göre, oradan temiz insan çıkmaz. Şam veya Kam şimdi de yaşayan mabutlann "Dieu Vivant" ismidir. Mongollar'ın yaşayan mabudu Vatikan'daki Papa'dan, Fener'deki Patrikten, Aka'daki Bahaî şeyhinden ve Ağahan'dan farksızdır. Belki daha çok ilahi insandan daha çok farklıdır.

Şamaniliğin esaslanndan biri olan "Ateşe tapma"; bugün Dersim'de bütün adabiyle mevcuttur. Ve onlar ateşe bütün Türkler'in bir zaman dediği gibi Azer derler. "Bno Azer bo" (bu ateş hakkı için) yeminlerinin en çok kullanılanıdır.

Mukaddes kayalann başında ve kutlu ormanlann bekalanlannda alan oraıanlannm ağaçsız yerine denir. Uyandınlan mukaddes ateşler, Dersim Alevileri'nin en çok istekle canlandırdığı ibadetlerin esasıdır. Kış günleri bilhassa görülmüş çok geniş ocaklann içinde çam kütükleriyle uyandmlan ateşler de mukaddestir. Cemaat iki metre bazen üç metre ve daha fazla genişlikte yanlmış olan bu dev ocaklannm karşısına sıra siya otururlar. Şimdi Seyit veya Dede dedikleri Şam ruhanisi ara-lanndadır. Rakısı şişesi yanında ve sazı kucağında bulunur, en genç ve zarif kadın ayağa kalkarak ruhaniden bir kadeh içki ister. Bu kadeh havalandığı zaman ruhani ile birlikte bütün cemaat bir ilahî okurlar. Merasim yapılır ve kadeh dolusu rakı ateşe atılır. Ondan sonra raks başlar, içki başlar ve yemek başlar. Şaminilerin hatta Çin Hindi'ndeki ateşe ta-panlann aşağı yukan aynı âyini yaptıklanm öğreniyoruz. Çin Hindi'nde Ankkor ateşgedesinde de âyinin esası bundan başka bir şey olmamak gerektir. Yalnız Dersim'den farkı onun bir medeniyet içinde ve medeni hayat şartlanmn tesiri altında yapılmasıdır. Dersim'de ise iptidai kabileler ve iptidai yaşayışlara göre yapılmasıdır.

Mazide Elam'da Bekalanlar da aynı âyini yaparlardı. Tuhaf şeydir, bu Bekalam kelimesi şimdi de Anadolu'nun muhtelif yerlerinde köy ve yer ismi olarak mevcuttur. Denizli'de Beklam nahiyesi aynen Elamdam

41

gibi telaffuz ediliyor. Erbaa denilen Erok kazasındaki Beklam halkı Şa-manilik'ten henüz tamamiyle aynlmış değildir. Ve hakikaten diğer Elamlara bakarak bir bey Alamıdır. Çok eski devirlerin insanları suyu ve çayın bulunan alanları Allah durağı sanırlar ve Tann adına içkili yemekli ve çalgılı ziyafetler verirlerdi. O anlarda ayin sürümü kutlu ateşler uyandınlırdı.

Şam bir kâhindir ki atalarının Allahlaşmış ruhlanyla görüşür ve sadık kullara iyilik ve kötülüğü önceden bildirir, gök ve tabiat işaretlerim sezer, onlardan manalar çıkarır.

Dersim'de Seyyid'in rolü de aynen odur. Onun istiğrak demelerinde atalarının ruhlarından öğrendiği doğrunun kendisidir. Ne derse mutlak olacak ve yapacaktır.

Meteorolojik hadiselerin mânasını verir, hayvanların hareketinde gizlenen sırlan okur. Şarçı aynı zamanda bir sihirbazdır.

Fena Allahlann millete musallat edeceği kötülükleri büyü ile karşılar, haber getirmek için sihirler düzer, Seyit de sihir yapar düşmanlıkla-n bağlar, kötülükleri çürütür.

Bütün bunlar Dersim Alevileri'nin Şamani olduğuna inandıran deliller değil midir? Şaman dininin milli Türk dini olduğunu yukanda izah etmiştim.

Müslümanlıktan Sonra Türkler

Abbasiler din hususunda çok kayıtsız davrandılar. Türkler zaten din ile dünya işini hiç bir zaman birleştirmek istemezlerdi. Sonralan Cengiz yasası ile güçlenen ve kökleşen layık idare din babalanın din yolla-nnı açmakta tamamiyle serbest bıraktı.

Bazı filozoflar bu umumî Müslümanlaşma içinde Şamanizm'i bütün renkleri ve çizgilerile esirgemenin kabil olmadığını anlamıştı. Halbuki o ruhu sonuna kadar yaşatmak lâzım geliyordu. Fakat Şamanizm'i sade ruh olarak yaşatmak kâfi gelecek miydi? Onu herhangi içtimaî bir kımıldaşmanın sarsıntılan boğmaz mıydı?

Düşündüler danıştılar, Şamanizm'i îslâmizm'e nakletmeğe karar verdiler. Eserleri muvaffakiyetle ilerliyor, yeni Müslüman olmuş Türk-ler'in vicdanındaki eski yerini derhal tutabiliyordu.

Bu muvaffakiyet İslam ölülerini telaşa düşürünce takip başladı bu

takibin vahşi ve çok zâlim olduğunu biliriz. Asırlarca süren hatta bugün bile dinmemiş olan Sünni ve Rafızî boğuşması Türkler'i esaslı olarak ikiye böldü. Sünnîler'in galebesi tahakkuk edince Şamaniler'in dillerini değiştirdiler. Artık istedikleri büyük Şamaıi'ın hakkı ve kanı değildi. Onlar Hüseyin'in kanını ve Ali'nin de hakkını dava ediyorlardı. Fakat Kerbelâ'da dökülen kan ödenmeli ve Siffiye'de gasbedilen hak geri verilmelidir, dedikleri zamanda kalplerindeki ikrar ne Ali'ye ne Hüseyin'e idi. O ikrar canlannın ve gövdelerinin müştereken sevdiği bir ruhiye bir aşka idi.

Kirmut'un ihtilali o maksada patladı. Alamut'u o inancın aşkı ile yaptılar. Fazlullah-ı hurufî o karan deşifre etmek istedi.

Bayizid-i BestanL nin Ankaralı Evran Baha'nın, Hacı Bektaş'm, Şah İsmail'i Safevi'nin dilekleri o aşktan başkası değildir.

Hepsi Ali veya Ali kulundan birinin adıyla huruç ediyorlardı. Hepsinin dileği tabiata ve insana taptırmak, Şaman Türklüğüne döndürmekti.

Dil Nasıl Yitti?

Dilleri başka olsa bile dilekleri ve hele aşklan birdi. Onlar Sami Müslümanlığın baskısından bunalmış gönüllerine genişleyecek sahalar anyorlardı. Ve kara bulutlann koynunu dolduran yıldınmlar gibi koyu karanlık ağır ve sakin ruhlanna ihtilâl volkanlan taşıyorlardı.

Bizde bu ihtilâl ruhu en çok Türkmenler'i alevlendirdi ve Şeriatçı idareler o güzide Türkler'i hemen her devirde insafsızca kırdılar. Gedik Ahmet Paşa'dan başlayarak Kuyucu Murat Paşa'ya kadar İslahatla şöhret kazanmış kumandanlarımızın hemen hepsi münhasıran Şamani Türkmen kırdılar.

Bu izansız hareketlerin neticesi şu oldu. Türkmenler dağılarak sarp yerlere çekildiler. Bohanan'm daima mücerret, daima zaptedilmez dağ-lıklanna dolarak Mutki ve Sasun aşiretlerini kuvvetlendirdiler. Bazılan Dersim'deki Şamaniler'e katıldılar. Ermeniler'e kanşanlan da oldu. Ben bunlardan birçoklannı gördüm. Muş ve Diyarbekir Vilâyetlerinin Elaziz'in çetin ve sarp yerlerinde dili hâlâ yan yanya Türkçe, aile ismi bütün manasile Türk kimselerle tanıştım. Yüz işaretleri ve gövde kurumlan benden farksız idi.

Bazılan çöllere çekilerek yan Türk yan Arap fakat yan Müslüman

* ... . " n

42

43

aşiretleri teşkil ettiler. Bugünkü Malatya Vilâyetimizin Fırat boyunda bir zamanlar çok sık bir Türklük varken, bugün Pütürge'de, Kâhta'da Türkçe konuşur bir tek canlıya kavuşmazsınız. Halbuki orada evvelce Türklük ne kadar sık ve canlı idi. Gerigoryus Ebülfereç, bakınız ne diyor:

"Hicri 638'de Amasya'da bir Türkmen töreyerekpeygamberlik iddia ve kendisini Baba tesmiye etti. Hile ve desiselerle birçok halk iğfal etti. Şeyh kıyafetinde gezen müridi tshak'ı Türkmenleri yakına davet etmek üzere gönderdi. İshak bunu Samsat'da yaptı. Türkmenler'den birçokları biat ettiler. Etba çoğaldı piyadeden gayrı altı bin atlısı oldu. Kendilerine uymayanlar ve (Lai-lahe illallah Baba Resulullah) demeyenlerle muharebe ettiler. Ve Hüsnümansur, Kâhta, Gerger kalelerinde Samsat'ta birçok Müslüman ve Hıristiyan öldürdüler,"il)

Georgiyos'un kitabı tarih kaynaklarının en dürüstüdür. Sözüne inanmak lazımgelir. Binaenaleyh o tarihte Hısnımansur'da, Kâhta ve Gerger'de piyadeden başka altı bin atlı çıkaracak kadar Türkmen yaşadığına inanmalıyız.

Bunlar şimdi nerededirler? Bu Türklük yerin dibine mi geçmiştir? Bilmenin ve öğrenmenin verdiği acıya ölçü olmaz. 28 senesinin Eylü-lü'nde Kâhta'nın Kölik Köyünde 18 yaşında bir gençle görüştüm. Bu köylü delikanlı Baba Resulullah'm torunu idi. Hâlbuki o bana Kürt-lük'ten ve Kürt edebiyatından bahsetti. Kırmanç diliyle ve "siz bizim yakamızı ne vakite kadar pençenizde tutacaksınız?" diyordu. İşte Dersim Zazalan da ardı arkası gelmiyen bu kovalama ve baskın yüzünden dinlerine ve kinlerine sımsıkı bağlanmış ve bu suretle Türklük'den ta-mamiyle ayrılmışlardır. İçlerinde ana dili olarak Türkçe konuşanlar bulunduğunu ve Zazaca konuşanların da Türkçe anladığım yukarıda anlatmıştım. Böyle olmakla beraber onlar Türklüğü kabul etmezler. Dini âyinlerin hepsi dualar, niyazlar, münhasıran Türkçe hem de çok temiz Türkçe olduğu halde onlar o din dillerine bile Türk dili demezler.

Şamânilik, Şiîlik ve Türk düşmanlığı ile yuğrulmuş bir din öyle bir din ki Ermeni'de, Rum'da ve Yahudi'de olduğu gibi ananeyi doldurmuş masalları işlemiş âdetleri yapmış zevklerini renklendirmiş ve nihayet kan ve kemiğe sinmiş bir kuvvet ve hüküm.

(1) Arapça Mutazari'ldüvel.

44

Alevî Zaza dini milliyet ifade eder. Bunun içindir ki Dersimli hem kendini hem kendi varlığını koruyan dağlan çok aciz ve mukaddes tutmaktadır.

Yurt Severlik

Dersimliler tıpkı Samanlılar gibi din köküne dayanır. Bir vatana severlik sahibidirler. Onlar vatanlarını tabiat harikalarını göstermekteki müstesnalığı ve ulusiyeti memnun eden mazhariyetlerile kaynaştırarak ilahi bir tesis halinde düşündüler. Onun içindir ki ancak vicdanlarını duyurabilir. O zâlim Dersim'in kısır topraklan uğrunda çok şeye katlanırlar. Ölürler, öldürürler, fakat Dersim'i bırakmazlar. Çünkü bu açılmaz dağ kümesinin sakar tepelerinde ve çetin derelerinde tabiatın hari-kalannı ve esrann hayallannı tıpkı eski Allahlar kadar serbest ve korku duymadan sakınmadan seyredebiliyorlar.

Çünkü onlar yalçın kayalar Allahlann durağı meşelikler mukaddes seslerin kaynağıdır. Kam, Şam ve Seyitlerin dolaştığı dereleri coşkun seller ve Allahlann durağı sakaratlan fırtına topu bekler.

Bu itibarla Dersim, ebedi hamileri ve daima muzaffer ruhanileri olan mübarek bir yurttur. Âşık onu öğerken bakınız ne demiştir:

Aşiretler cömert hakkın rakına Munzur baba durmuş kablegâhına Sultan baba derler bunun şahına Seslenir topları, yeli Der sim'in

Munzur Baba, Munzur suyunun süt fişkırdığı zannedilen kaynağındaki yatırdır. Munzur Baba'yı Dersimliler yaşamış Allahlann birinci safında tutarlar. Sultan Baba'ya gelince, onun Celalettin Havarizm (Harzem) Şah olduğunu iddia ederler. Bahtiyar uşağının içinde Ağdat tepesinde gömülüdür. Cengiz ordusundan son defa yakayı kurtannca birkaç kölesiyle Kürdistan'a kaçtığını ve orada elbisesine tama ederek öldürüldüğünü hem "Şecere-i Türki" sahibi hem İbnülibrî kaydediyorlar. Sultan Baba Bahtiyar uşağının içindedir. İran'daki Bahtiyarî aşiretinin Havarizimli olduğunu ve Türkçe konuştuğunu hatırlayınca bu rivayetin doğruluğu meydana çıkar.

45

Tenhalıkların şenliği evliyalar, ruhlar Dersim'de pek kalabalıktır. Alevî nerede olursa olsun mutlaka bir ruh ile omuz yürüdüğünü sanır. O da her âşık gibi cemadata bir ruhun sindiğine inanır. Bu ruhlar bütünüyle linç edilmiş veya eziyetle öldürülmüş kimselerin olduğundan cümlesini kahraman ve ihtilâlci sanırlar.

itikatlarına göre hiçbiri rahat döşeğinde can vermemiş olan bu Ali sülalesi ve onlann akibetine uğramış binlerce onbinlerce Alevî büyüğü, hep Alevîlik uğrunda şehit olduğu için şimdi tepeden tırnağa kadar ilahlı olarak dolaşırlar. Alevilik düşmanlanm yani havarici daha açıkça Türkler'i tenkil etmekle meşguldürler. Bu suretle hür ve müstakil olan Dersim bütün Alevilik için bir siyanet ve himaye ocağıdır.

Çünkü:

Evliyaları çok kılınç takınır Hep İslamlara yardımı dokunur™ Havaricf^ yedi Devlet sakınır Allahtandır kavi beli Dersim3in

İşte Dersim'in böyle nefse güvenici ve gururu da vardır. Şamariiler gibi kâhinlere inanırlar. Gaipten haber vereler vatan kuvvetlerinin mü-himlerindendir. Bazen bu evliya yatağı kudurunca esrar ve rakı istiğrak-lannda ervah ile görüşen dedeler, seyitler, rehberler, düşkün kaldıranlar, gördüklerini konuştuklannı Boy Beyine göklerin ifadesiyle anlatırlar. Göçenin Timuçin'e anlattığı gibi.

Boy beyleri entrika çevirmek zamanım kollarlar. Geldi çattı mı, cahil fesat ve ihtiyaç bir arasa tahammüre düşmanhk kokulan dereleri doldurmağa yaylalara yükselmeğe başlar, cemaatlar hükümlerini verir ye nihayet Allahlann duracağı yüce kayalann başında dernekler kurulur ve şair ilâhi sazım eline alarak Dersim'i methe başlar.

 

Gönül gel gezelim Munzur dağını

Ne hoş memlekettir eli Dersim 'in

Seyran eyleyelim Sultan bağını

Ne hoş çiçekleri] gülü Dersim'in

 

(1) İslamdan maksat Alevilik'tir.

(2) Havariç bizim ismimizledir.

46

Nice padişahlar geldi cihana
 Onu almak için düştü gümana
Her biri bir çeşitten birer yana
Kesilmemiş kılükalı Dersim'in

Arslanlar yurdudur tilkiler girmez
Gerçekler sırrıdır akıllar ermez
Evliya gülüdür kâfirler dermez
 Onlara bağlıdır yolu Dersim 'in
 

Dersim'in bu bağlı yolu her zaman çekilmiş ve tenkil kuvvetleri her defasında onun kalbgâmna girmiş ise de Dersim'in sarsıntısı bir kış ve bir yaz geçince hemen zail olduğundan evliyalann kuvvetine asla halel gelmemiştir. Kinini asırlarca yenmeğe ve daima sabretmeğe alışık Alevilik cezasının şiddeti karşısında derhal eridiğinden tenkil kuvvetleri Dersim'i dolaştıktan sonra dağlan, evliyalan, seyitleri ve ağalanyle bilhassa cahil taassup ve zaruretiyle başbâşa bırakarak çıkar gider. Binaenaleyh Dersim gene tuğyan eder durur.

Mamafih Dersim'in isyanı korkunç ve devamlı olmaz. Dersim ancak kendi oylumu kadar yakabilen bir ateş ve Dersimli sanki bağlamım dışında nefes almıyan bir mahluktur.

Sünni Zazalar da aşağı yukan aynı haldedir. Onlann tuğyanı kişne-yen ve saran bir tuğyan şeklini almaz. Şeyh Said'in hareketi bir şerait ve bir gaynmemnunlar hareketi olmasına rağmen Çapakçur'la Pİran arasındaki Sünni Zazalık hududunu aşmamıştı. Fakat Dersimli hududu haneme taşamaz amma Dersim'in daha uzaklarda duyulabilen bir sesi vardır. O vakit, Sivas Alevîleri'ni kımıldatmış ve onlara emir ve işaret verebilmiştir.

Bunun için tekke nüfuzuna dayanan teşkilâtlan ve tertipleri vardır Dersim'de dini bir vatanseverlik hüküm sürdüğünü yukanda okumuş öğrenmiştik. Vatanseverliğin hududu bütün Aleviliği kucaklamak ve sarmak ister, fakat ancak ve yalınız Sivas içlerinde kabul ve hürmet görebiliyor. Başka yerlerde Dersim'in Alevi milliyeti his ve hareket uyan-

47

dırmaz. Sünni ve Alevi Zazalar arasında din aynlığı kökleşeli hiç bir gün bir fikir ve maksat üzerinde birleştikleri görülmedi. Onlar epeyce zamandır ve oldukça uzun bir istikbal için birbirlerinden tamamiyle ay-n, birbirine bütün manasiyle zıt ve düşman iki millet halini almışlardır.

Aralarına giren bu din zıddiyeti kendilerinden başka saydıkları her dinle her millete ve zümreye karşı asla yenilmeyen bir nefret duygusu uyandırmıştır. Onlar kendilerinden olmayan kimseleri ve zümreleri Za-za da olsalar sevmezler, sever gibi görünüyorlarsa işin içinde mutlak bir çıkar meselesi vardır.

Bu yandan Sünni Zaza'yı daha çok hesapçı buluruz. O kendine tarikat bağlariyle bile bağlı olsa başkasına zor meyleder.

Hani'deki Şafii Zaza, Lice'deki Şafii Kırmanç, ayni şeyhin müridi ve aynı tekkenin dervişi olmalarına rağmen tek bir fikir üzerinde birleşip anlaşamazlar. Şeyh Sait hadisesi bunu delecen (gösteren) bir misaldir.

Şeyh Sait Zaza'dır. Hani'de doğmuştur. Hınıs'ta tekke ve mürit sahibi idi. O zamanın gazeteleri kötü görgülere kuvvet verecek çalımda bir ağız kullanıyorlardı. Umumî fikir dehşetli bir surette kamçılanıyordu. Kürtçüler ümide düşmüşlerdi hudut dışından düşmanların yaptığı propaganda şeriatçılara, hilafetçilere, halkçılık düşmanı mütegallibeye gün doğmuştu. Hepsinin elbirliğiyle çalışacağı eşref saat çalmıştı.

Öyle olduğu halde Şeyh Sait Kırmanç cinsinden olmak üzere nihayet kırk elli şehirli politikacıdan başka taraftar bulamamıştı. Bellibaşlı hiç bir Kırmanç aşireti bu Zaza isyanına katılmamıştı.

Şeyh Sait İsyanı tıpkı bir çığ gibi her adımda hacmini bir misli büyütürken yolu üzerinde Kırmanç olarak ancak Cibrani aşiretini sürükle-yebilmişti. Kırmançlar'ın milli kavline bağlı olan bu Cibranlı aşireti esasen kadın-erkek bir zümre politikacının elinde idi. Politikacılar, Aşiret Mektebi'nden mezun rütbeli beylerdi ve Şeyh Sait'e Nakşibendilik aşkıyle değil aşiret kumandanlığının damaklarında kalan tadına tekrar kavuşmak hissile katılmışlardı. Nitekim Şeyh Sait'ten ilk ayrılanlar da onlar olmuştu. Hani'ye kadar Zaza sahasında bütün Zazalar Şeyh Sait'ten yana oldular ve çığ artık büyümeden orada kalarak birdenbire küçüldü ve sonunda darmadağın oldu. Diyarbekir'in içinde o isyana fiilen ortaklaşmak isteyenler yalnız Zazalar'dı. Hakiki bir Kürt ayaklanması

48

olan Ağn ve Zeylan vak 'alarmda tek bir Zaza'nın iştiraki yoktur. Hülasa edersek şu çıkar:

Sünni Zaza, Sünni Zaza'dan başkasını sevmez.

Alevî Zaza, Alevî olmak şartıyla herkesi sever.

Evet Dersimli Alevî, nerede bulunursa bulunsun Alevi'nin gönülda-şıdır. Onu seven onu kendisinden sayan aşkında samimidir. Vaktiyle Cebeldürüz yani Dürziler dağında askerlik ederken Dürzi âsilerine yardımdan kendilerini alıkoymazlardı. Tanıdığım Dersimliler vak'a gösteremediler amma böyle bir yardımı da inkâr, etmediler. Ve, "Nidersin aşiret hali, elden gelince yardım gerek" dediler.

Zaza-Koçkiri İsyanı'nın kahramanlarını Dersim'deki seyitler kol-tukluyordu ve oralarda olan bitenlerin akisleri Munzur dağında büyüyor dalgalanıyor ve gönül duygusu yürek çarpınüsı halinde çalkalanıp duruyordu.

İstihbarat İşleri ve Teşkilât

Dersim vatanseverliği Dersim dışındaki Aleviler'le bağlılığı korumak için bir istihbar teşkilâtı yapmıştır. Din ve dünya in basılarını bütün kavilleriyle sıkı bir bağlılık muhafaza eder.

Teşkilat kademeleri vazife ve mes'uliyet yönünden bir derece yukarıya bakar, oradan aldığı buyruğu yerine getirir ve bildirir. Sazcı âşıklar ve umacılar aradaki bağı devamlandmrlar. Yukarıdan geleni aşağılara kadar ulaştırır ve olanı biteni hemen yukarıya kadar yetiştirirler. Bu vazife yalınız âşıkların ve umacıların değildir. Devlet hizmetindeki memurdan tutarak satıcıya, nakliyeciye ve aağbaşındaki çobanlara kadar şamildir. Herkes Cemaatın hayır ve şerrine ne duyarsa muhakkak bildirecektir. Bütün Alevilik ve Aleviliğe mensup bütün ruhlar bu işe nezaret ederler. Hainlerin cezaya çarpılması muhakkaktır.

Hairi hakikaten ceza görür. Esasen bu basit insanlarda din yirmi asır evvelki nüfuzunu hâlâ muhafaza ettiği için buyruklarına aykırı duran ve ne derse ona boyun eğmeyen kimseler pek azdır.

Ben itikadlanndan zerre kadar kaybetmemiş rütbeli Alevîler tanıdım. Onların bazıları hatta bütün manasiyle münevver idiler. Dağ başlarını izleyerek ve ağızdan ağıza aktararak haber taşımak ve götürmek ışı Dersim'de çok ileri gitmiştir. Asırlar uzun süregelen bu tabii bağlı-

49

lık düzgün haberleşmek şüphe yok ki çok kuvvetli bir alakanın mahsulüdür. Yoksa herhangi resmi bir iş gibi gevşediği ve kuvvetini bitirdiği zamanlar da olabilirdi. Filhakika Dersim'de yazılmamış kanunların ananeye dayanan bir teşkilâtı teyit ettiği şüphesizdir. Çünkü Dersimli-ler vakit vakit isyan edince görünmez bir Erkânı Harbiyenin sevk ve idaresi ve bir reisin kumandasiyle hareket ederler, o zaman çok belli ve çok açık olarak bir teşkilat ve bir kadro görülür. Cemaatları bu teşkilâtın kuvvet ve idare kaynağıdır.

Dürziler dağında da hal bu merkezdedir. Araplaşmış Şamaniler'den başka kimseler olmayan Dürziler, yakalandıkları zaman şu manada bir ihtilal marşı okurlardı:

Arabistan'a saldırmak için O emri yerine getirmek için Divandan bize emir geldi İşte uzun mızraklarımız var

Dürzî'nin Divanı, Dersimli'nin Cemaatıdır. Bu Cemaat ne derse o olacaktır. Ruhani, ismani, her fert milli meselelerde ancak Cemaatın buyruğunu tanır ve onu yerine getirmek için nesi varsa feda eder.

Cemaat seyitlerden, dedelerden ve yüksek dereceli bütün ruhanilerden teşekkül eder; bazı beyler ve ağalar da iştirak ederek isyan ve itaat kararlan ittihaz ederler.

Bu ötedenberi Türk cemaatlarının tabi olduğu kurultayın aynıdır. Cengiz zamanına kadar kâhinler kamlarda teşekkül ederdi. Cengiz'le beraber yalınız asker ve idare âmirlerinden toplanmağa başladı.

Dersim'deki cemaat basit teşekküllerile sulh zamanının esaslı işlerine hükmeder. İhtilaflarının hallinde menfaatlannm yakınında dini merasim de müessirdir. Fakat seferdeki büyük toplanışında aynı zamanda milli erkânı harbiye sıfatını da kazanır.

Kararlarını o zaman için selahiyetlendirilen Boy Beyine bildirir ve yaptırır. 1920'deki Koçkir İsyanı'nı hikâye eden bir destanda bunlardan bahis vardır. O destanı parça parça yazmağı ve biraz da tafsilat vermeği faideli buldum. Çünkü onun içinde aynı zamanda derin bir Türk düşmanlığı okuyacağız.

50

Boy Beyinden geldi haber Tarih üçyüz otuz yedi

Koçgir'de oldu sefer Aşirette oldu neler

Dulo, Dulo yaman yaman Bizim dağlar berf ve duman Cephane tüne{l) hal yaman

O tarihte Boybeyi Azamat Bey'idir. Sivas çevresinde aynı zamanda Kürtçe de konuşan Aleviler o zata kıymet verirlerdi. Bilmem şimdi sag mıdır?

Kendisinin ve kardeşlerinin milliyetperverliğinden (Alevî milliyetperverliği) anlayış ve sezişlerinden emindirler. (Bu tetkikim yalnız işitmekle yapılmış değildir. Sivas taraflarında da bulundum ve bu işle uğraştım.) Azamat Beyin akrabasıyle tanıştım ve görüştüm.

Bu sevgili Boy Beyinde, destanda ayrılan metin kıt'ası hakikaten yerindedir:

Azamet Bey bilir efendi Kızıldağdan yürüyerek

Cihanda bulunmaz dengi Arslan gibi etti cengi

Dulo, Dulo yaman yaman Bizim dağlar berf ve duman Cephane tüne hal yaman

Şehir hayatına uymuş inceleşmiş ve belki Türklüğü de anlamış olan Azamet Bey Koçkirili îsyam'na kumanda ederken pek hain ve kindar idi. Şairin dediği gibi aynı zamanda çileci bir adamdı. O tarihte bir "Alevîye muhtariyet" sözü dolaşıyordu. Biz onun mehtaplı gece gölge-

(1) (Tüne) Kırmanç usanınca (yok) demektir.

51

leri gibi titrek ve ölgün akislerini Tokat havalisinde de duyuyorduk. Dedeler gene her vakit olduğu gibi ezeli kinleri dizginli ve gözleri çok uzak ufukların ardındaki istikbale dikili manasız ve dalgın olarak geziyorlardı. Fakat daha çok ve daha sık dolaşıyorlardı. Bunlardan biriyle Niksar'ın Çamiçi nahiyesinde görüşmüş idim. Aleviye ululanndan ve kendilerinin dediği gibi Horasan erlerinden İnegazi (în azi)nin yattığı yerde idik. în Dersim'de ve Sümer'de mabut ve mukaddestir.

Ümitlerinin nereye bağlı olduğunu sordum.

Dersim'e kadar yolu var demişti. Bereket versin ki öbür dünyaya çabuk göçtü de o dağlan ifsada muvaffak olamadı.

Galiba isyan esnasında eğer cephaneleri tükenmeseydi veyahut dışardan maddi yardım görebilselerdi tecavüzleri durmayacak, hareketleri dinmiyecekti. Boy Beyi harekâtı bizzat idare ediyordu.

Yaslanmış Kızıl dağ*a Meryemde erdi merdana Ordusu döndü Tercan'a Ağlamasın hanım ana

Delû delû yaman yaman

"Cemaatın kararları Boy Beyinin emirleri her Alevi için uyulması lazım buyruklardandır" demiştim. Alevî uymağa ve uysal olmağa mecburdu. Zaten dinin esası aşk ve teslimiyettir. Binaenaleyh büyük tanıdığı, o da uyar bütün Aleviyi oynatan, korkudan sevindiren mukaddes kitabın adı "Buyruk" değil mi ki? Cemaattan çok defa yanlış, hayata aykm buyruklar da çıkar. Ve yanlışlığın verdiği zarar Dersimli'nin yüreğini sızlatıp ocağını söndürünce kalben ve ruhen isyan eder. Mınlda-mr kınlır fakat kımıldanmaz. Nitekim Koçkiri isyanı zorlu bir sille yiyince obalı dağılmış, ocaklar sönmeğe başlamıştı. Derelerde ateşe verilen köylerin dumanı yaylalann zâlim kısırlığı içinde çırpınan âsilere kadar yükseliyor, cesaret ve ümitlerini açlığın zehirli dişleri kemiriyordu. O zaman infial galebe çalmış ve bakınız şaire neler söyletmişti:

52

Gözün kör olsun Boy Beyi Nasıl şeytana uydun da

Gene sürdün aşireti Harap ettin memleketi

Delû, delû yaman yaman Bizim dağlar berfve duman Cephane tüne hal yaman

Ümraniye başladı Harbe Aşiretin yüzü döndü Sesi gitti şarka garbe Boy Beyi cephane nerde

Delû, delû yaman yaman

Her şeye rağmen fiili itaatsizlik yoktur. Hatalı fakat mutlak itaat edilmesi lazım gelen kararlar ve emirler feci akibetler hazırlamıştır. Artık muharebe kaybedilmiş ve maksadın yıldızı ümitsizliğin soğuk karanlığında eriyip gitmiştir. Bahtıkara şair, yesin kinin dilini kullanmağa mecbur oluyor. Suçlar kabahatlar onun hem yüzünü, hem gözünü, hem gönlünü tırmalıyor ve inliyor.

Karataş 'da yol kesdiler Türk'ten kurtuluş olmadı

Beyleri onlar basdılar Dünyasından vaz geçtiler

Delû, delû yaman yaman

"Türk 'ten kurtuluş olmadı" diyen bu Türk şairinin kendisini ve milletini ne kadar Türk saydığı bu mısradan anlaşılıyor:

53

Hozat çekmez aşireti Genden imdat gelmyor Delû, delû yaman yaman

Gelin beyler görüşelim Gidip teslim olanların Delû, delû yaman yaman

Ovacık bilmez işareti Bire verdik Azameti

Haydar{l) Beye kavuşalım Dertli günü ağlaşalım

Teslimiyet ve itaat an'anası kine dizgin vurmakta gecikmez nedamet hükmetmeğe başlayınca hisler incelir. Boynu bükük kimsesizlerin göz yaşını, tüten viranların sefil çehresini silmek için çareler aranır. Ve şair bakın ne der:

Beyin gözleri süzülsün İbrişim kuşak çözülsün Delû, delû yaman yaman

Ağam dersin paşam dersin Kongre'ye{2) zulüm dersin Delû, delû yaman yaman

Lebbinden şeker süzülsün Elinden haberin var mı? Her güzele yârim dersin Ölümden haberin var mı?

(1) Bu Haydar Bey, Azamet Beyin kardeşidir.

(2) Bu Kongre ile Sivas Kongresi kasdediliyor.

54

Cemaatların karan ve beylerinin nüfuzu hakkında fikir edinmek için bu destanı okumak kâfi gelir sanırım. Şair Ovacığ'ın işaret bilmediğini ve Hozat'ın aşireti çekmediğini söylüyor. Bunlardan istidlal edeceğimiz şeyler yukarıda izah ettiklerimin aynıdır.

Cemeat hangi dil konuşursa konuşsun kendi tabii lisanlarının umumuna hâkimdir. Bununla beraber bu hükmün dehşetli ve korkunç zamanlarda biraz daralıp kısaldığı da olur. Mesela bütün Dersim Koçkiri İsyam'na yârdım ettiği halde, Ovacık ile Hozat'ın bitaraf kaldığını bu destandan da anlıyoruz. Bunun sebebi şu olmak iktiza eder.

Hozat kasabası hem Türkçe konuşur hem Sünni'dir. Alevî mahallesinin bütün mevcudu yüz haneyi geçmez. Daima kuvvetli bir hükümet merkezi olmuştur. Binaenaleyh halk, kadınlarına kadar Türk dili ve hükûmetçidir. Kasabanın bu hali merkeze bağlı köylere de bir dereceye kadar yayılmış olduğundan her zaman Dersim aşireti ile beraber olmaması tabiidir.

Ovacığa gelince, Munzur kaynaklarında ve kısmen de Çimişke^ zek'te oturan Koçuşaklan'nın bu oymağında ne kasaba ne de büyük köy vardır. Tam bir aşiret hayatı yaşarlar. Elam ve Sümer arasında bir müddet yaşamış olan Kassit'lere benzerler. Kavgacılık, yağmacılık ve el sırtından geçinmek onların hayat ve âdetlerinde esastır. Dersim'in Allahla-rma ve âdetlerine bütün manasiyle sadık olduklan halde Zazaca konuşanlarla aralannda sıkı bir dostluk teessüs edememiştir. Şairin de anlattığı gibi sıkı zamanlarda işareti bilmemezlikten geldikleri olur. Bu afacan aşiret tertemiz bir Türkçe konuşur ve Türkçe'den başka bir dil bilmez.

İşte Dersimliler'in hudutlan dışına taşmak isteyen fakat Sivas Ale-viliği'nden ileri gidemeyen vatanseverliklerinin derecesi ve şekli yuka-nda izah ettiğim derece ve şekildedir.

İlâhi Unsurlar

İnsan: İnsan mukaddestir, fakat insan-ı kâmil olan Ali, Allah'ın kendisidir. Hepimiz yaşadığımız müddetçe kemal derecesini bulmağa çalışmalıyız. O derece hiç birimizden uzak değildir. Hiç olmazsa yaklaşmak yolunda bulunmuş ve bu suretle "kemal"in kendisini memnun etmiş oluruz, derler. "Kemal'' derecesine varmanın veya varma yolunu tutmanın ne olduğunu beyhude aramayınız. Çünkü biz o yolu asla tanı-

55

madik. O yol bir ibadet midir? Bir riyazet midir? tarif edemem. Fakat şurası muhakkaktır ki "kemal" yolunda ilerleyen her Alevî ruhunu ve vicdanım çok iyi tatmin edebilmiş bir bahtiyardır. Nasiyesine hürmet bulutundan bir parça belirir, yanaklar penpeleşir, bakışlarda doymuş bir sevgi yanar.

Her şeyden vazgeçmiş gibidir. Hırsı ölmüş ve dünyalık meyilleri üzülmüştür. Acaba Sokrat gibi dünyayı satmış veya kendisine köle mi etmiştir? Hayır, çünkü onu bazen ilm-i sina (simya?) gibi zevkin ve hu-zuzatın tam koynunda ve yalnız dünya için yaşar görürsünüz.

Ben serhoşlukta maskaralık derecesini geçmiş dindar Aleviler gördüm ki, onlar o günkü hallerini "kentale erene kadar içmiştik" diye tarif etmişlerdir. Her şeyin kemâlini bu gördüğüm serhoşluk derecesiyle ölçüyorlarsa iyi cihetlerinde elbette ki kemâlin gayesine varabiliyorlar, demektir.

Cemaatın içinde bir yaşayan mabut vardır. Bu bazı zümrelerde intihapla - meydana çıkar ve bellenir, bazı zümrelerde tanınmaz ve gizli kalır. İkinci şekle göre yaşayan babut cemaatın içinde daima mevcuttur. O da bir insandır. Cemaatın içinde yaşar fakat kendisini tanıtmaz. Belki şu değirmenci veya bu soydan demirci; yaşayan mabudun kendisidir. Dürziler bu zata İmamı Mahfi derler ve şahsını öğrenmekten memnundurlar. Zaten öğrenemezler ki.

Bu itikat bütün Alevî kollan arasından yekdiğerine hürmet ve muhabbet göstermeyi bir birine canla başla yardım etmeği doğurmuştur.

Dersim'de adliye saniyle tanınmış bir yaşayan Allah bulunduğunu tesbit edemedim. Belki ileride kendisinden bahsedeceğim, düşkün kaldıran bu kırattan bir Allahtır. Filhakika en büyük günahları bağışlayan, düşkün kaldıran nadiren kullandığı nüfuzunu azameti ile k^t'i iradesile bir Hacı Bektaş halifesinden ve bir İsmaili reisinden farklı değildir. Yalnız Hacı Bektaş halifesiyle İsmailliler'in reisi Ağahan tıpkı Mongol (Yaşayan Allah) gibi insanca yaşayıp eğlendiği halde, Dersim düşkün kaldıranı ispirto, esrar, afyon ve arsenik (?) gibi uyuşturucu maddelerin hemen hepsini yutarak dünyadan alakasını kesmeği ve ervah ile temasa gelmeği tercih eder. O daima hücresinde bed mest bir haldedir. Uzun senelerin mümaresesi onda zehirli maddelere karşı bir mukavemet hasıl etmiştir. Ye tecrübesi artıkça tahayyül etmenin yollarını da öğrenmiş

56

olduğundan, bütün Allahlan Evliya ruhlarını toptan celbederek onlarla haşjr-neşir olmayı bilir. Bunun içindir ki ona Allah gibi taparlar. İşte Dersim'de insana tapmanın da başlıca şekli şudur.

Alevîler insanla beraber, eşyaya, söze, saza ve içkiye taparlar. Bu onların bir noktada yani "genie"de birleştikleri beş unsurdur. Gerçi kitaplarında nakillerinde böyle bir tasnife rastlanmazsa da itikatlarını ve yollanın gözlerken sizde doğacak inan bütüniyle budur.

Beş unsur ayn ayn kutlu olmakla beraber hepsinin gayesi ve hepsinden maksat insana tapmaktır. İnsan kendisinde Allahlık damla damla artmak şartiyle nihayet bütünüyle Allah olabilen varlık! Ey ululuğun, kutluluğun ta kendisi, her şey senin için oldu ve yalnız sen her şeysin/

Animismede de bu itikat vardı. Tabiat kuvvetlerine olduğu gibi tabiat kuvvetlerini tazir eden insanlarla da iyiliğe ve kötülüğe olan faik kudretleri bakımından Allah payesi verebilirfi.

Kendisine göre bir nevi Animisme olan Dersim itikadında da öyledir. Kendi görünümlerinden fazla ve kemal sahibi olanlanna derece derece Allahlık verirler. Sazda, sözde, içki içmekte, kemal gösterenlerin Allahlık'tan olan nasibi tabii fazladır. İnsanlanna göre mutlak vücudu anzını teşkil eden ruh benimsediği cinslerde daha fazla ve devamlı olarak tecelli eder. Muhittin Arabi meşhur Fusulhülhakimeftt aynı şeyi iddia eder. Onun içindir ki bu Arap filozofu yalnız Türkler sevmiştir. Türk Melamiler'inin peygamberidir. En çok tecelli levhası olan vech-i Ali, en çok Allahlık gösterilen idi. Binaenaleyh Ali'nin Sülâlesinden olan Seyitler Allahtır'lar veya hiç olmazsa bir derece nasiplidirler.

Madem ki Allah az çok ve devamlı olarak bir insan kalıbında misafir kalabiliyor, o halde doğru olan hareket insana tapmak değil midir?

Zaten Allah insanı ona olan aşkından ve onun kalıbında tecelli etmek için yaratmadı mı? Öyle ise insan kendisini tezkiyeye mecburdur. İnsan kendisinde olan kemali kendinde olan ezdli kudreti tanımalı, hayat denilen varlıkta parlayıp sönme arasındaki mesafeyi Allah'ın nzası ve arzusu ne ise onunla doldurmalıdır.

Allah Nedir? Bu yolda felsefî bir tahlil yapmak bizi mevzuun dışına fırlatır. Yalınız Allah ile eşyayı mezcetmek hususunda iddialı bir dil kullanan Faziletname'nin aşağıya çıkardığım bir kıt'ası bize Dersim Alevi-sinin Allahı hakkında aşağı yukan bir fikir verebilir. Fazüetname der ki:

57

Huda 'nın emridir eşya Huda 'nın Huda 'nın ismidir Esma Huda 'nın Huda 'dan gayrının olaydı vücudu Olaydı her birinin ayrık vücudu Varırdı canı eşyanın efsada Bu zannı eyleyen kaldı hatada

Söz: Beş unsurdan biri de söz idi. Söz mukaddestir ve her şeydir. Güzel söz yapan ağız Allah bikesine açılır bir kapıdır. Onun içindir ki oradan kötü hiçbir şey çıkmaz. Kabalık ifade eden çirkin sözler esasen hiç ağıza alınmaz. Vücudun aşağılık azalan ve murdar şeyler için Alevîlikte isim yoktur. Ayı kabalık ifade ettiği için dağlann tüylü ve büyük hayvanına "koca oğlan" ismini vermişlerdir. Gene o maksatladır ki ağızdan içeriye ancak iyi ve mütemadiyen iyi şeyler aktanlır. Bu iyi şeyler iyi söz söyleten içki esrar ve afyondur. Mazide ağızdan çıkana ve ağızdan içeri girene çok dikkat edilirdi.

Taş devrinden evvel yaşayan An zümrelerin de aynı şeye dikkat ve hürmet ettiklerini öğreniyoruz. Bugünkü Zazalar'm Allahı olan Homa onlann da ilahı idi. Ve onu içki olarak içdikleri zaman "Homa" aynı zamanda ilahi bir içki idi. İyi söz söyleyebiliyorlardı. Zentavesta, Al-lahlann mestedici içkisine "Homa" diyor.

"Ey Zaratustra, o Homa öyle bir şeydir ki mümin onu içtiği ve kurban ettiği müddetçe iyi düşünce, iyi söz, iyi iş sahibi olur"

Soma bizim rakının ruhudur. O da hem Allah, hem içki idi. İyi içenlerde Homa'yı Vadalar gibi coşgun hallerinde Allahlann kendileriyle bile görürler. Ve derler ki Allah bize şairin kudretiyle söz söyletir.

Hulasa söz mübarektir onu yapabilen kutludur.

Söz oldu kamu eşyanın vücudu Söz idi kılan insan sucudu Söz oldu çünkü icadı müzahir Kamu eşya ile söz oldu zahir

"Faziletname" Söze nefes ve nefha dahi derler. Bu, ihtimal ki beliğ söz söyleyene

58

kuüulan korumak için düşünülmüştür. Homa ve Soma'nın parlattığı söz gibi bir aşık damlası halinde çıkardığı nefes ve nefha da aziz ve mübarektir.

Dersim'de düşkün kaldırandan sonra en ulu can (Ankara'nın Ulu-canlar mahallesinin ismine dikkat edile) sayılan keke rehber hiç söz söylemeyen sade nefes için çalışan bir candır. O mütemadiyen içer ve çeker, zaten söz söylemez olduğunu ruhani rütbesinin isminden de anlamak kabildir. Onun ismi keke rehberdir. Yani bizim kekeme dediği-mızdir. Fakat bu nefes Allah'ın sözü olduğu için maddi değildir. O kutlu canlann tilkine dolar boşalır. O zaman bu canlar sessiz ve tamamiy-le istiğrak içinde masivayı ve onun dışını bülbül gibi şakırlar. Konuşmada gökten sağılan şahaplann fırtınası vardır. Görenlere ve hele ona erenlere ne mutlu.

İşte Dersim Alevisi rakı ve esrar serhoşluğundan ayılmıyan dedelerinde bu mertebede bir fazilet görür ve ona hayran olur.

Bu mazhariyeti Zaratustra (Zerdüştlük), Gathas'ınm (Gata) 28 inci Yasht'ında (yaş) ne güzel izah ediyor.

"Ey kutlu nefes seninle yüzyüze geldiğim zaman sen şaşmaz aklın basireti ile mukaddes bir kral ve bir kalvuz oluyorsun ve dilimi kötü sözlerin şerrinden koruyorsun." (İngilizce Gathas'dan)(1)

Saz: Saz sözün omuzdaşıdır. İnsanın yüzünde ve gövdesindeki çizgiler sanki bir oran birliğidir.

Oran Türkçe'de bilhassa Aleviler arasında remiz manasına kullanılır, Aleviler'in Orannamesi "Kitabülrumuz" demektir. Ankaralı Ahi Oran (Evran) Baha'nın ve Gazi Oranus'un isimleri bu asıldandır. Sözde ne zaman toplu bir ahenk arzedebilirse ilahi olur. İşte söze onu veren sazdır.

İleride içki bahsinde görüleceği gibi eşya, söz;ive sazdan maksat insandır ve bütün bunlar insanı kasdederken kemalin zatına işaret ederler.

Kemalin insanın bilen adem Hemişe vahi mutlaktan uru dem

(l)DasTrankOpter.

59

Kışın dam altiannda yazın yücelerde mukaddes ağaçlıkların balkanlarında yapılan bu âyinlerin tıpkısını yontulmamış taş devrinden evvelkiler de yapardı. Zaza'nın Homa'sına o tarihte de gene^u şekilde yal-vanlırdı.

"Ey Homa;

Şimdi süt gibi beyaz şimdi altın sarısı gibi parlarsın

ve senin şifa verici suyun dindarları vecde getirir

Böylece ölümü buradan defet

Buradan uzağa at düşünceleri

ki onlar beni fenalığa yollamak ister

Seni sütle karışık içen adamı büyük kısmetlerle mükafatlandırırsın onu muvaffak kılar ve aklını tamamlarsın yağmura sinmiş gibi benden gizlenme ey Homam

Munzur'un kaynağında süt gibi fişkıran kutlu suya karşı uçsuztmcak-sız bir teslimiyet ve büyük bir hayretle nefeslerini okuyan bugünkü Alevî derviş de, "Koca Munzjur" der, "sen sütünü sağmaya başladın, bin bir dert seni içenlerden uzaktır. Ve onları sen muratlarına erdirirsin"

Gene Doktor Huber, çok eski insanların bir âyinini şu şekilde tarif eder: "Bir dağın en yüksek tepesinde mukaddes mezbahalar kurulur. Taşsız ve çemenden yapılmış mustatil şekilde bir minber yaparlar. Bu kabildir ki Zend-Avesta zamanlarında yontulmamış taşların kullanıldığı zamanlardan daha eski devirlere ait olsun, mihrabın tarafında dört çevre kutlu ateşler uyandırırlar. Ve Bayram biçimindeki kurban âyini için günlerce hazırlık yapılır. Sabahın seher vaktinde erken kalkan Al-lakların şerefine şarkılar, sonra ilahiler ve tılsımlı demeler okunur. Nezir çörekler pişirilir ve sütler aktarılır. Sonra başlıca kurban hayvanı olan keçiler kesilir. Keçinin yağı ve Allahların hoşlandığı semiz parçaları mihraptaki mukaddes ateşe atılır. O arada Soma da hazırlanmağa başlar.

(l)DasTrankOpfer.

66

Soma'nın hazırlanması gariptir.

Onu öncül dört köşeli bir havana korlar, Rahip bir köşesine vurarak der ki (bu vuruş mel'un Angra içindir, bir darbe de ölüm silahlı es-maye olsun, bu üçüncü vuruş mazananın ifritleri ve bu dördüncü de Va-rena'nın kötü düşmanları ve onların ifritleri içindir.)

Bu merasimden sonra şarkı içki ve ibadet hararetlendirilir."

Doktor Huber'in çok eski insanların âyininden alıp bize göçürdüğü bu kısım içinde bizim Aleviler'in mukaddes saydığı unsurların hemen hepsini görürüz. Dağın en yüksek tepesi, mihrap, mukaddes ateşler, kötü ruhları koğmak merasimi, keçi kurban vs bu kurbandan Allaha ayrılan kısmının ateşe atılması, sonra söz saz ve içki.

Ve bu etüdü baston aşağıya kadar okuyı^âr bazen tek tfck bazen bir arada bu unsurların hepsini görürler.

Angra ve Esma kelimelerine dikkat celbederim. Evet Dersim Zaza-lar'ı bugünde de bunun aynını yaparlar. Kayalara ve uta ağaçlara ibadet şeklini anlatırken bu yolda tafsilat veritecettif*

Malatya'nın Adıyaman tarafından Kavlar, nefsi bütün manasiyle doyuran bu âyini, fakat biraz kısaltarak bugün de yaparlar. Onlann da mukaddes tepelerinde kutlu ağaçlan ve kayaları ve ilahların çok sevdiği keçileri vardır. Asıl adı Cündep olan Ebuzeri Ğafferi'nin türbesi etrafında kurulmuş bir bayram ayinlerinde bulundum. İleride bahsedeceğim bu âyin bu cinsden zengin bir âyindi. 1921 senesinde Artava'nın Poyrazlan (Alan kelimesine dikkat) köyünde erken kalkan mabutlar şerefine yapılmış bir ibadete rast gelmiştim. O da tıpkı Doktor Huber'in naklettiği taş devrinden evvelki insaobna ibadetine benziyordu. Sözü ve sazın nazım'ahengi içinde oranlar, remiıte duyulur ve sezilir. Ale-vîler'in bu aşkı sayısız manzum ve raansur esfcrîer vücuda getirmiştir.

Dersim Edebiyatı

Dersim'i görenler için Dersim'le kitabı bir arada düşünmek kabil olmaz. Cehlin, görgüsüzlüğün kaynaştığı o dağlıkta bir okumuşa rastlamak hiç hatırınıza gelir mi? Halbuki o ellerde Seyit Nizamoğlu'nun, Türabî'nin, Hâkî'nin şiirlerini okurlar. Büyük hâkim Fuzulî ağızdan ağıza dolaşır. Vahdet-i vücut filozoflarından Niyazi-i Mısrî, Nesimî Dersim Alevîleri'nin gönüllerinde konakladığı gibi, dillerinde de bir

67

Allah gibi daima anılan hazretlerdir. Nigâhî, Viranî her dem tekrarlanırlar.

Bu güzide insanların güzide eserleriyle birlikte gene kıymat ifade eden birçok kasideler, methiyeler, hicviyeler, aç ve çıplak dağ adamlarının her toplanışında hararetle ve heyecanla söylenir ve okunur. Sanki Dersim'in kısırlığını gideren nimet, bu felsefe bolluğu ve boş mideleri doyuran bu şiir bereketidir.

Cemaat derme-çatma ve varlık çerden-çöpten olduğu halde, ayinlerde şiirin en beliğ parçasını dinler, felsefesinin en kandırıcısına çatarsınız. Ayin gerek niyaz, gerek matem, gerek aşk için olsun, çalınan, Çağrılanlar hep ciddi eserlerin ciddi ve samimi parçalarından seçilir. Böyle olmakla beraber yüksek dağların karanlık derelerini dolduran herhangi bir cemde (cemidir), neş'e1 şetaretle beraber sinsi bir kin ve kanıksamış bir infialin hatları gizlidir. Kelimelerde o imayı, cümlelerde o mânâyı ararlar, yoksa bile bulur veya uydururlar.

Kaygusuz Abdal nedense en çok sevilen bir candır. O adeta aile ocaklarının mahremidir. Onu ürkütmiyen mülayim ruhlardan sayar ve sözlerine bu itibarla fazla düşkünlük gösterirler.

Bu saydığım eserlerin çoğu basılmıştır. Ve hepsinin Türkçe olduğunu söylemeğe lüzum yoktur. Alevî Zaza, Türkçe bilsin bilmesin bunları okur, tabii ezbere söyler. Ve onlara Aleviler'in bunları okuması bizim Kur'an'ı okumamız gibi değildir. Biz hiç bir kelime anlamadan okuruz, o mutlaka kitaplanndaki sözlerin hiç olmazsa özünü anlayacak kadar Türkçe öğrenmiye mecburdu. Yoksa Alevîlik tarikatında ilerliyemez ve hem ervah arasında kalmağa mahkum olur.

Çünkü bu isimlerini saydığım kitapların hepsi din kitabıdır. Hatta Tokat taraflannda Âşık Kerem'in bile mukades din kitaplan arasında sayıldığını görmüştüm. Artova köylerinden birinde Bade Hatun ismindeki bir azize yukanda tarif ettiğim ocaklardan birinin başında bize Âşık Kerem'den bir pasaj okumuş ve hepimizi hüngür hüngür ağlatmış-tı. Bade Hatun sandığından kitabı çıkanrken tıpkı üç aylan tutan bir zâ-hidenin Kur'an-ı Kerim'e karşı gösterdiği hürmeti gösteriyordu. Ke-rem'in kitabı bohçeye ve tülbende sanlmıştı.

1928 Ağustos'unda Bingöl'ün bir Alevî köyünde bir Cem âyini yaptırmak istedim. Beni kırmadılar fakat kuyruğunu kulağını kırparak

muhtasarca bir âyin yaptılar. Ayine kadın iştirak etmemiş idi. Dikkat ettim bu âyin de diğer Alevîler'in yaptığından farksızdı. Dil Türkçe, saz Türkçe ve her şey Türkçe idi. Halbuki bu Bingöl Alevileri her hususta Dersimliler'e bağlı idi. Ve kendileri de Zazaca konuşuyordu.

Din ve Şeriat kitaplan arasında rükün ve kök sayılanlan şunlardır: Hüsniye, Oranname, Cavidan, Buyruk, Faziletname.

Afşin ile İslâm'ın Duruşması

Abbasiye halifesi Mutasım zamanında geçmiş çok enteresan bir duruşmayı İbni'l Esir'den alarak aynen nakledeceğim. Fakat daha evvel biraz da Afşin'in yaşadığı o heyecan dolu senelerden bahsetmek lüzumunu duyuyorum. Harunureşid'in Türk cariyeden doğan oğlu Mutasım anasının akrabalannda çok teveccüh gösteriyordu. Arap ve Acemler'den ziyade Türkler'i seviyor, Türkler'i tutuyor ve sade onlara güveniyordu.

Din bakımından da Mutasım tüm manasiyle Sünni değildi. Bağdat'ta Kabe'nin minyatürünü yaratmış ve sofu Müslümanlar'ı o taklit Kabe'yi tavafa davet etmişti. Türkler'in çoğu eski dinlerine karşı için için duyduklan hasreti onun devrinde bir dereceye kadar izhar etmeğe başlamışlardı.

Afşin gizli din taşıyan bu gösterişte Müslüman Türkler'in kumandanı, başbuğu ve gözdesi idi. Halife Devletine katılmış, Arap hizmetini kabul etmiş asker Türkler uzaklarda kalan yüce yurtlannın aşkını bu Afşin'de seziyorlardı. Ve onu ana yurt kadar seviyorlardı. Onun için Afşin çok kuvvetli idi. Ve Halife onu hem seviyor, hem korkusunu duyuyordu. Aynı zamanda Afşin çok kuvvetli idi. Ve Halife onu hem seviyor, hem korkusunu duyuyordu. Aynı zamanda Afşin dini bütün Müslüman olarak tanınıyordu. Afşin Yukan Dicle havzasında Ermeni-ye denilen memlekete karşı cihat ilan etmişti. Halife namına ve Müslümanlık uğrunda harbediyor, dindaşı Babek'i vuruyordu. Çarpıştığı insanlar kendisinden ve kendi dinindendi. Onlar tıpkı kendisi gibi ak dine yani Türk milli dinine inanıyorlardı.

Fakat bir an geldi ki Afşin'de milliyet duygusu ve hırsı vazife hissine galebe çaldı. Artık ak dine, Türklüğe hizmet edebileceğine inanmıştı. Ve Afşin kendi benliği ile başbaşa kaldıkça bu inanını güçlendi -

69

İbni Ebidarend söze karışarak Afşin'i susturdu. Bunun üzerine Afşin, Ibni Ebidarend'e dönerek:

Sen eyles sanını kaldırırsın bir sürü insan ölmedikçe onu yerine koymazsın, dedi.

Ebidarend, Afşin'e bağırdı:

- Sen sünnetli misin? Afşin cevap verdi: -Hayır...

Ve sorgu devam etti.

- Seni bundan meneden ne idi? İslam'ın tamamı necasetten taharet değil midir?

- Müslümanlık1 ta nefsini tehlikeden sakınmak lâzım değil midir?

- Evet.

Öyle ise ben de göğdemin bir parçasının kesilmesi ile ölümden korktum ve yapmadım.

- Sen süngülenirsin, kılıçlanırsın, bunlar seni vuruşmaktan alıkoymaz da bir küçük et parçası olan gulfenin kesilmesinden mi korkarsın?

- Döğüş benim için bir zarurettir. Ona katlanırım. Sünneti ise kendi isteğimle yapmam lazım. Onun için yapmadım.

Bunun üzerine Ebidarend:

- Her şey anlaşıldı, dedi ve büyük boğaya dönerek ilave etti:

- Götür yapılması lazım geleni yap.

Büyük Boğa Afşin'i, (t>u zoraki Müslüman'ı) ağzına vurarak ve yakasından çekerek götürdü.

Afşin'in bu mahkemesinde bizi alakadar eden en ehemmiyetli cihet Türkler'in Müslümanlığı gönül nzasile kabul etmemeleridir. Görünüşte Müslüman oldukları halde içyüzleri daima Şamani kaldı.

Büyük Timur'un zâlim Şeriatçılığı galebe çalana kadar Horasan'da, Ferğana'da ve Yukarı Türkistan'da mücadele devam etti. Sünni Zaza-lar ve Kürtler onlardandır. Müslümanlığa kalplerini kaptıranlar dillerini de değiştirdiler. Sünni Zazalar ve Kürtler onlardandır. Kaptırmayanlar Türkçe'yi yitirmediler. Alevî Zazalar gibi.

Gene bu mahkemede Aleviliği alakalandıran ehemmiyetli noktalar vardır. Afşin, Müslümanlık bakımından küfür dolu bir kitap saklar ve

(l)İbnülesir.

74

 

oriu çok aziz tutardı. Alevî Zaza'nın da küfür dolu kitapları vardır. On-lartt-O'kitajbı çok aziz tutarlar. Ona sadece sahip olmak evinde bulundurmak bile bir fazilettir. Hüsniye adı verilen bu Türkçe kitap Afşin'in kitibı gibi alfcmn suyu ile veya lâal ile yazılır, kabı çok süslüdür. Muta nil^jBîi kaldıran Halife Ömer'in Peygamber'den sonra İslam'ın başına gef§& Ebubekir'in isimleri hizasına bu kitapta "kalp" veya "meVun" keJitöeleri yazılıdır. Kur'an'm birçok hükmünü, gene Kur'an'dan yar-dımlanarak ceriıederler. Hüsnüye'yi ele geçirmek müşküldür. Ben üç sene uğraştıktan sonra ancak bir defa gözden geçirebilmiştim.

Afşin, İslam usuliyle kesilmeyen et yiyormuş.

Dersindi Alevî, etini yiyecekleri hayvanı çokluk bıçakla keser ve kamın akıtırlar. Fakat Sünni ulema onlann Müslüman usuliyle kestiklerine inanmaz. Bunun içindir ki hiç bir Sünnî Dersim'de et yemez. Der-skftlüer itibar ettikleri kimseye et yedirmek isteyince koyun veya keçiyi, © adamın yanma getirirler. Bir de bıçak uzatarak kesmesini rica ederler. Ben Aleviler* in hayvanı isteyerek kestiklerini hiçbir yerde görmedim. Canım ben razıyım siz kesiniz, dersiniz fakat onlar o işi bir türlü beceremez köylü oklukları halde telaşa düşdüklerini görürsünüz.

Afşin, Mubez'e sır vermişti. Mubez saklamadığı için Afşin ona "sen doğru, açık ve er değilsin" dedi. Dersimli Alevî de sır verir ve sır saklar doğru, açık ve erdir. Asla yalan söylemez, fiillerinde tertemizdir. Fakat Hükümete ve Sünnî Türk'e karşı tıpkı Afşin gibidir. O zaman hile yapmak ve pusu kurmak ayıp sayılmaz, çünkü Afşi^e hizmet şarttır. Afşin Allahlar Allah'ıdır. Dersimli Aleviler'in büyükleri de Allah oğlu Allahtır.

Afşin'in kardeşi Babek'i dindaş olduğu için esirgiyordu. Dersimli'nin de dindaşlar'a ne kadar yakından alakadar olduğunu öğrendik. Afşin'in kardeşine göre Araplar "köpek" menzilesinde bir kavimdir. Dersimli de Arap'ı köpekten aşağı tutar.

Afşin sünnet olmamıştı, kıl düşülmüyordu. Dersimli'nin de bu yandan nelere riayet ettiğini Ermeniler ve Aleviler bahsinde okuyacağız.

Zazalar ve Ermenilik

Türklüğü parçalamak için alınan düşmanca tedbirler arasında bir mühimi de şudur: Zazalar'ı Türklük'ten ayırmak Zaza'nın ırkça Erme-

75

ni olduğunu ileri sürmek?

Türk düşmanları bunu eskiden beri yaparlar. Sinsi bir propaganda her Zaza'nın kulağına mütemadiyen "sen Türk değilsin" demektedir. Bu inatçı propagandacılar "sen Türk değilsin, Ermenisin" dedikleri zaman dince olan taassubunu hesaba kattıkları için sözlerine şunu da ehemmiyetle eklerler.

Allah'ın hidayeti sana nasip olmuş Ermeni iken hak dinine kavuşmuşsun ve sonra Zaza'nın âdetleri içinde Ermeni âdetlerine uygun ve benzer olanları sıralayıp sayarak davaları isbate çalışırlar.

Bu propagandacılar hele Alevi Zazalar'ın bu yönden inançlarını güçlendirmişler ve kendilerinin Ermeni'den dönme olduklarına inandırmışlardır. Fikir uygunlaştıkça Ermeni dostlarının gayreti artmıştı. Büyük Savaş'tan biraz evvel bu propaganda Avrupa fikirlerine tesir yapmağa başlayınca tanınmış yazıcılara kitaplar makaleler yazdılar.

Marcel Leart'm 1913'de Paris'te bastırdığı "La Question Anneni-enne, lu lumiere des documents" adlı kitabında şu satırları okuyoruz:

"Bize kalırsa Zazalar'ı haksız yere Kürt ırkına nisbet ederler, Zamlar Müslüman olmuş ErmeniHerdir, Dillerinde büyük bir yığın Ermeni kelimeleri vardır. Kurşun demek olan (ardicic) ve kunduracı demek olan (gaşgar) onlardandır. Âdetleri de bunu isbat eder. Kalpaklarının üstünde haç işareti taşırlar. Bayramları ailece evde yapılan ekmeklerin üzerine aynı işaretle çizgiler çizerler. Biz bu delilleri artırabiliriz" Marcel Leart, Zazalan değil hatta belki Türkiye'yi bile görmüş değildir. Fakat Ermeniler'in ona, buna benzer bir alay masal okuduğu muhakkaktır.

Zazaiann Ermeni'den birçok kelime aldığını iddia etmek çok hatalı olur. Çünkü Ermenice de Zazaca gibi karmakanşık bir dildir. Ve her ikisinin bünyesi Türkçe ile gıdalanmıştır.

Tarihin doğru dili bize Zazalar'ın ırkça hangi milletten olduğunu yüksek sesle söyledi. Ağdat tepesinde oturup Sakarat'a yönelen Sin mabedinde niyazını yapan ve in ocağındaki kutlu ağaca tapan bir cemaat Sümerli olmaz da Ermeni mi olur?

Bu zavallı Ermeniler, kendilerini felaketten felakete sürükleyen uydurma milliyetlerini biraz akılla basiretle tetkik etseler zaten ne kadar uygunsuz ve uğursuz bir akıntıya kapıldıklarını anlarlar. Böyle olmak-

76

la beraber Ermeniler'den buna benzer akıllıca bir hareket beklenmez. Onlar için Türk yurdunda kan dökülsün de ne olursa olsun düşünmeğe değmez. İşte onun içindir ki hâlâ bu şekilde kanlı maceralar peşindedirler. Türklüğü parçalamakla uğraşan yabancı kuvvetlerin önüne düşerek Zazalığın göbeğine ve Dersim dağlarının karanlık derelerine sokulmaktan çekinmezler. Çünkü onlar iyice işledikleri bu propagandanın bugün bile hoş görüleceğini bilirler, çünkü onlar vaktiyle Zazalar'ın Dersim kısmına Ermeni'den. dönme olduklarını söylerlermiş, onları buna inandırmışlardı.

Propagandalarının esasını şu teşkil ediyordu. Siz Türkler'den başkasınız. Hiçbir zaman Türk olmadığınız, diliniz dininiz başkadır. Türkçe konuşanlarınız ana dillerinizi zorla bırakmış ve ölüm korkusiyle Türkçe'ye alışmıştır.

Bakınız âdetleriniz bir birine uyar mı?

Ermeniliğe gelince ne kadar Ermeni âdeti var ise hepisi sizin âdet-lerinizdir. Fazla olarak din akrabalığınız da var.

Mesela: 1- Bizde Allah'ın üç hali var: Baba, oğul, ruhülkudüs. Bunların üçü bir, biri üçtür.

Sizde de Allahın üç hali vardır: Allah, Muhammet, Ali sizde de bunların üçü bir ve biri üçtür. Bunlar bir elemanın üç şakı değil midir?

2. Biz oniki Havariye inanırız. Bunlar, İsa Peygamber'in imamlarıdırlar. Siz de oniki İmama inanırsınız. Öniki sayısı bizce kutludur, sizce de.

3. Biz bu oniki Havariden başka halife tanımayız. Siz de oniki İmamdan başka bir Halife tanımazsınız. Türkler'in Halifesi münafık ve mel'unlann yani Ebubekir, Ömer ve Osman Halifeleridir. Siz hak dinde olduğunuz için Yezitler'in yoluna gidemezsiniz. Zaten Ermeni dininde olduğunuz zamanda oniki Havariden başkasına inanmazdınız.

4. Biz imanın göğüste olduğuna inanırız. İstavrozumuzun dört ucu göksümüzdedir. Siz de imanınızı, pençenizi göksünüze koymak yolile gösterirsiniz. Bilekler ile orta parmağınızın ve baş parmağınız ile serçe parmağınızın dört ucu bizim yaptığımız haçın dört ucudur. Hazreti Ali eski dininizden sizde bu gibi birçok işaret bırakmıştır. Yezit Türkler, bunu hiçbir zaman bilmediler, çünkü onlar, ne sizdendir ne bizden.

5. Biz sabah namazı kılarız gün doğmadan kiliseye geliriz, siz de

77

gün doğmadan ibadete başlarsınız.

6. Bizde gusul yoktur. Sizin imamlarınız tahir ve masum olduğu için gusülü lüzum görmediler. Tahir ve masum olmayan Türkler gusül yapar, bizden ve sizden olmadıklarına bu en kuvvetli delildir.

7. Biz ve siz abdest almayız. Çünkü bizim ve sizin iç ve dışımız temizdir. Türkler gibi kendimizden şüpheli değiliz.

8. Oruç tutmayınız, sizin de bizim de peygamberimiz vardır.

9. Akıl düşürmeyiz.

10. Kadın boşamayız.                             
11. Kadınlarımızı kaçırmak yoktur. Onlar erkeklerle beraber, yaşart yüzleri sesleri gizlenmez ve dans ederler.

12. Şarap ve rakı içeriz. Sizde de bizde de içki aklı açar söze parlaklık ve düzgünlük verir. İnsanın doğruya olan yolunu kısaltır. Türkler'in bizden olmadığına en büyük delü içki içmedikleridir. Çünkü içt&deri zaman bizim kazandığımız meziyetlerin yerine kötülük meyli ve gazap kazanırlar.

13. Hatta daha ileriye vararak diyebiliriz ki, yüzümüzdeki kıl bolluğu bir kökten geldiğimizin en açık burhanıdır. Ve kim ne derse desin biz Ermenilerle Alevîler, kan ve gövde aynı insanlarız.

Marcel Leart'm kitabı ortaya çıktığı tarihte yani Büyük Muhane-be'den bir sene evvel Şark Vilâyetlerimizin Aleviler'le şenlenmiş yerlerinde yukarıya geçirdiğim benzetiş üzerine konuşmalar görüşmeler oluyordu. Babıâli, bitaraf devletlerin göndereceği ecnebi komiserleri bekliyordu. Bu komiserler Şaık Vilâyetlerimizin idaresinde müessir olacaklar ve Ermeni müsteşarlarının yardımiyle oralarda bir Ermenilik yaratacak ve yaşatacaklardı. Ermeniler Şaık Vilâyetlerinde çokluk iddia ediyorlardı. Şayet umumî fikirlere müracaat edilir ise Aleviler'in de Ermenilik lehine rey vermesi lazım idi ve işte o sırada bu propaganda birden bire canlanmış alevlenmişti. Din ve adetçe Dersim'e bağlı olan Koçkiri dedelerinden biri bu Ermeni ve Alevî birliğine beni de kandırmak ve inandırmak maksadiyle hareretli hararetli anlatmış ve ilave etmişti:

- Ermeniler'le kan ve gövde biriz, aramızda din farta soğan zan kadar incedir. Aliyullah bizi hak dine çevirmiş de onun için Ermenilik'ten ayrılmışız.

Dersim'in göbeğinde bir Hıristiyanlaşma hareketi tesbit edebiliyo-

78

ruz. Ermeni Protestan misyonerleri Dersim Aleviler'inden bazılarını Protestanlığa çevirmeğe muvaffak olmuştu. Bu dönme hareketi, bazen Cemaat ve Hükümet müdahalesini celbederdi.

Alevî Dersimliler'in çalışmak için Amerika'ya kadar gidebilmesi dikkat görüşünüzü bu işin üzerine çekebilir.                ^

Elaziz'de Amerikan ve Alman mektepleri Dersim'e yönelmiş ümitli birer propaganda devrinden başka bir şeyler değildi.

Dersim Aleviler'i Ermeniler'i çok severler. Vatana hıyanet etmiş Türk kanunlarına topluca karşı koymuş asî Ermeniler Dersim'de bir ana kucağı bulmuştu. Bu Ermeniler, Rus ordusu Dersim dağlarına dayandığı zamana kadar esirgediler ve sonra Rus ordusuna katıldılar ve gittiler. Bugün bile Dersim'de bir Dersimli kadar serbest ve mutlu yaşayan Ermeniler vardır. Bunların akılları hele ağzı söz yapanları Dersim'de Türk düşmanlığım güçlendirmektedir. Alevî âşıkları arasında Serkis Zeki kudretli bir Ozan'dı. O tıpkı Viranî gibi Turabî gibi demeler söylemiş Ehlibeyt methiyeleri yazmıştı.

Alevi her yerde Hıristiyan dostudur. Ocak başlarında muhabbet eden insanların arasındaki Hıristiyan hiç de yabancı sayılmaz. Belki bir çeşit itizal yolu olan Garigoryanlık başka Hıristiyan mezheplerine göre Aleviliği daha ziyade okşayabildiği için üstün tutulmaktadır. Şurası gerçek ki Ermeni, Alevi'nin en yafan bir dostudur. Antakya'da, Lübnan'daki Aliyyullahlar'm bu meylinden istifade edildiğini öğreniyoruz. Onlara Fransızlar demişler fa:

"- Siz ne Türksünüz ne Arapsınız, siz tertemiz Fransız vatandaşlarısınız. Haçlılar ordusu ile buraya geldiniz, hükümet kurdunuz, sonra Türkler gelince gösterişte Müslümanlık tasarlardınız, fakat içyüzünüz Hıristiyan kaldı"

Dersim Aleviler'ine yapılan benzetiş onlara da yapılarak gönüllerine girip yerleşmeğe çalıştılar. Fransızlar'ın bu davayı kazandıklarını görüyoruz. Türkçe veya Arapça konuşan bu Kızılbaşlar'ın günün birinde kıpkızıl Fransız kesilmiyeceğini kimse iddia edemez.

KuÜu Kitap "Hüsniye"

Müslümanlığın ilk ikiyüz senesi içinde Müslüman olmak istemeyen Türkler fırsat buldukça ayaklanıyor ve memleketlerini Arap istila-

79

met olarak aranıza karıştığım zaman kendimi size tanıtmıştım ve Kur'an'da işte Fazıl Allah'tır ona tapınız buyurmamış mı idim) der.

Bu Cavidan-ı Feriştahoğlu "Cavidanı Sagir" ismi verildiği bir şerhle Türkçe'ye göçürmüştür.

Gerek "Küçük Cavidan" gerek "Büyük Cavidan" herkes tarafından anlaşılmaz. Dersim'de bunları okuyanların sayısı çoğa varmaz Hurufiliğin bütün Müslüman tarikatları üzerinde bariz bir tesiri vardır. "Oran-nâme" adlı mühim kitap da, beliğ remizlerle beraber seçme ve yavan tekerlemeleri toplamıştır. Edep ve erkân namına ne varsa hepsi ayrı ayrı Orannâme'de ülsımlanmış gibidir.

Dersim'in ağzı söz yapan edep ve erkândan anlayan her Alevîsi Oranname'den tekerlemeler söylemeğe mecburdur. Bu, vaktiyle bizim âyet, hadis veya kelâm-ı kibar diye kullandığımız müeyyideler gibi olmakla kalmaz, biraz da imtihan medardır. Kendisinden şüphe edilen veya kendini Alevî satmak isteyen mevki sahibi kimselere karşı bu Oran-name 'den bazı cümleler sarfedilir. Eğer o da cümlelerin Oranname'de yazılmış karşılığını bulup derhal söylemezse yalancılığı sabit olur. Mesela söz arası (yerin dibinde bir yer var) cümlesi sarfedilir, muhatap Orannameyi okumuş ise, (- O yerin dibinde bir cami var imamı kimdir?) sualini sormalıdır. Sormazsa veya anladığını isbat edemezse nasip olmadığı veyahut millet hazinesinden hırsızlığa yani sır kapmaya yeltendiği anlaşılır.

Yalancılar büyük bir düşmanlık kazanır, vaktiyle onların ateşe yakıldığı veya boğulduğu vâki imiş. Yavuz Selim'le Şah İsmail'in birbirine karşı güttüğü düşmanlığın derecesini ve kanlı şeklini hatırlarsak bir Alevî'nin bir Sünnî'ye neler yapabileceğini kasdedebiliriz.

Dünya İşlerine Dair

Evlenme: Nikâh vardır ve ona hürmet ederler. Bizim eski kafada nikâh, kadının kadınlık menfaatlanndan istifadeyi erkeğe helâl kılan bir akit idi. Dersim Alevîler'inde bu akit, kadın üzerinde hem tasarruf hem mülkiyet bahsidir. Binaenaleyh Sünniler'deki nikâh telakkisinden bambaşkadır. Ayrılıklardan birincisi zaten Akdin ancak seyitler tarafından bağlanıp çözülebilmesidir. Çok kadın almak âdeti de vardır. Kadın ve

88

erkek poligamiyi, poliandri'yi hem sever hem ister. Bazen bu mekruh âdette ileriye giderek kadın değiştirmeyi yaptıkları da görülür. Herne-kadar bu mübadele şimdi nadir ise de Dersim haricinde Sasan'da, Mutki'de gene bereketine tesadüf edilebiliyor. Dersim'de Seyidin arzusu bazen bir kadını kocasından ayırarak başkasının koynuna sokabilir. Ancak Seyyitçe bilinen bir icab üzerine bazen bir kız kendi hemşerisinin nikâhlı kuması halinde kocasına ve evine ortak olur. Bu sebep ve icabın ne olduğunu kimse sormaz. Bu itibarla seyyitler, mutlak bir nüfuz sahibidirler. Filhakika seyitler, bu nüfuzlarım her zaman kullanacak kadar budala olmadığından ancak fevkalade bir ilhama veya nadiren çıkan bir gök buyruğunu gözetlerler. Dersim'de în köyünden bir ağa gökten buyruk almış bir Seyidin yardımıyle iki kız kardeşi aynı zamanda nikâh altına almıştır. Gene Seyid'in nzasile kadın mübadelesi de yapılabilir. Bu mübadelenin sebebi daha fazla mektum kalmış gayrı meşru maceralardır. Karısının başkasiyle münasebetini hisseden erkek eğer cürmü kanlı cezalandırmayacak vaziyette ise macerayı seyide anlatır. Kocasını sevmiyen kadın için hakiki itirafla ciddi bir tehlike bulunmadığından kabahatli olarak çağrılarak kadınla evlenmesi fakat kansız kalacak olan zata da bir kadın temini teklif edilir. Bu nevi davaların alelekser bu şekilde muslihane halledildiği vakidir. Doktor La Turneat Tibet kavimleri arasında bu neviden mübadeleler olduğunu yazar. Bu genişliğe rağmen gayrı meşru münasebetler çokça ölümle cezalandırılır. Piç çocuklarının analariyle birlikte öldürüldüğü hak görülen vakalardandır. Hele zina bir Yezitie vaki ise ölümün önüne geçilmez.

Aile Teşkilâtı ve İç Yüzü

Aile'nin başı babadır. Ananın, ilk kadının evdeki nüfuzu babanın-kiyle aşağı yukarı denktir. Kadın eve erkek misafir kabul edebilir. Bunun için kocasının hazır bulunması veyahut izin vermiş olması gerekmez. O kadın bıyıklı ve sakallı olmak şartiyle misafirlerin omuzunu ve dizini öper ve onlara hizmet eder. Ben, böylesi misafirlerin huzurunda galiba gönül hoş tutmak için olacak ve kadının hatta çok neş'e ve şetaret izhar ettiğini de gördüm.

Çocuk ne kadar çok olur ise aile reisi o kadar memnundur. Fakat erkek çocuğu kıza tercih ederler, kız ekseriya mirasdan ve yardımdan

89

mahrumdur. Erkek ve hele yaşlısı her şeye sahip olur.

Aile birliklerinin başında ağayı görürüz. Bu birliklere Ziya Gökalp "Ocak" ismini verirdi. On aileden yüzelli aileye kadar genişliy enleri vardır. Dersim'de altmış yetmiş evden, yukarıya çıkan ocak bulunmaz. Ocaklar soylara, soylar aşirete, aşiretler de boylara esas teşkil eder.

Aşiret iskânında muvaffak olmak için aşiret hayatını ciddi ve devamlı bir surette etüt etmek lâzımdır. Ben bu işlere hazırlanmış olmadığımızı kaniim ve tahmin edildiği gibi memleketin aşiretleri kamilen birleşmiş ve aşiret adetleri ortadan kalkmış değildir. Ağalann ocaklar üzerindeki hüküm ve nüfuzu hükümet nezdindeki itibariyle ölçülür. Muteber oldukları adı ve müsellah itilafları hırsızlık vukuatını tetkik ve hükme raptederler. Ağa o zaman dinlenir ve sayılır. Kız kaçırmak, kan koca münazaraalan, miras davalan gibi meseleler nihayet ağanın tasvip ve hükmettiği şekilde neticelere vanr.

Ağalar, Nahiye Müdürü, Kaymakam, Jandarma Kumandanı veya Müddeiumumi gibi rüesadan biriyle arasıra ahbapça konuşabildiler mi bu kudret ve nüfuza derhal sahip olmuşlardır. Hele Vilâyet erkânından birinin selâmını alabilen bir ağa müthiş bir firavundur. İşte Şark vilâyetlerimizde köy mütegallibesi ismini verdiğimiz hakiki şer ve fesat âmilleri ağalar bunlardır. Ve nufuzlannı bu suretle kazanırlar. Ağalann hükmüne razı olmayan kimselerin veyahut ağalann halledemeyeceği davalann mercii Cemaattır.

Cemaat

Ruhaniler tarafından seçilerek arasıra toplanmağa çağnlan bir jüri heyetidir. Fakat bu heyet yalnız fiil hakkında rey vermekle kalmaz, aynı zamanda hüküm verir ve mahkûm eder. Bazen daha çok ileriye vararak hükmü infaz da eder. Cemaata daima seyit riyaset eder.

Alelade hallerde cemaat karannı ağaya bildirir. Ağalar zayıf olduk-lan zaman bu karara kayıtsız şartsız itaat ederler. Fakat kuvvetli olduk-lan zamanlarda biraz kafa tutmak yoluna saptıklan görülür.

Çünkü ağalann çoğu cahildir. Hemen hepsinin kendileri kadar nüfuzlu ve kendileri kadar cahil birer kâtibi vardır. Bu kâtipler birer okuryazar olduklan için muhitin tâbi olduğu siyasi havaya nazaran vaziyet ve istikbal çizerler. Mesela Karagöz'de veyahut Köroğlu'nda olduklan

90

herhangi nükteli bir cümleden veya gazete sütunlan arasında anlayabildikleri üç dört satırdan ahkâm çıkararak ağaya ortalığın kanşacağı, Hükümetin buna karşı duramayacak kadar zayif olduğu kanaatim telkin ederler.

Bu kâtiplik çok tehlikelidir. Hükümet idaresinin başında bulunanlar bunlarla katiyyen temas etmemelidir. Bu kâtipleri elde edersem ağalar üzerinde nüfuz sahibi olurum, zannında bulunan bazı saf memurlanmız daima aldanmış ve gaip etmişlerdir.

Ne de olsa hüküm ve nüfuz daima Seyitlerindir. Çünkü seyitler ve alelıtlak ruhaniler ağalardan yüksek sayılır. Çünkü nesebi İmamı Hüseyin'e, Munzur Baba, Ağuiçen, San Saltık, Sultan Hızır gibi ilahlık etmiş kimselerin sülalesine dayanan bu insanlar biraz da mukaddestirler.

Onun içindir ki arzulanm isafdan dini ve vicdani bir haz duyulur. Cemaat seyidin riyasetinde toplandığı için ağalann da ona itaati zaruridir.

Cemaatın Faaliyet Şekli

Oniki imamın methi yapılmak suretiyle celse açılır. İlk söz müdde-inindir. O söyler söyler ve mütemadiyen söyler. Sözünü kimse kesemez nihayet yorulup durduğu bir zaman vardır. İşte o zaman Seyit müdde-ialeyhe dönerek sorar bütün bunlara ne dersin. (Dersim Alevîler'inde isbat müddeiye ve yemin münkire düşer) kaidesine dindarana riayet edilir. Mahkeme esnasında bilhassa yapılacak jestler ve vakfeler ile bu riayet tebarüz ettirilir. Çünkü Allah böyle emrettiği halde Alevîliğin en büyük düşmanı Ebubekir, Fedik hurmalığı davasında bunun aksini iltizam etmiş ve müddei olan Fatma'ya isbatı diniye yerine yemin teklif etmiştir                                       ,

Müddeialeyh inkâr ederse kendisine yemin teklif edilir. Çeşit çeşit yeminleri vardır. Fakat derman ve mecal bıraknoıyan yemin "değnek" üzerine edilenidir. Yalan yere "değnek" yemini yapıldığını hiç eşitmedim.

Değnek yemini hemen bütün Mezopotamya'da hâlâ muhafaza edilir. Şamar aşiretinden bilhasa bunlann keşişi(2) fahdinde en büyük yemin çöp üzerinedir. Orada yerden bir çöp alınarak "Bihakkilot ve Rabbil

(1) Aleviler'in gizli kitabı mukaddes Hüsniye''den.

(2) Korğamış ve Kılğamışa ne kadar benzer.

91

mabut" diye yemin teklif edildi mi, derhal idam edilecek katil itirafa mecbur olur. Bu çöp, değnekten başkası değildir. Çünkü çölde ağaç namına ancak çöp bulunur. Bizdeki meşhur "çöp atlamaz" sözü de bu değneğe ve çöp iti kadına hürmetten başka bir şey olmasa gerek. Çünkü Yezidiler arasında ve diğer bazı Aliyullahlar'da, bu değnek yemini değneğin üzerinden atlamak suretiyle yaptırılır.

İstanbul'da zümre halinde çalışan esnafın itaat edilen başına bugün de değnekçi denilmez mi?

Bu değnek veya çöpe hürmet ağaca tapmaktan doğar. İleride tafsil edilecektir. Dersim'de değnek yemini şu şekilde yapılır:

Seyit, değneği cemaatın ortasına atarak (Bu Ali'nin değneğidir, and iç) diye emreder. Müddeialeyh kabahatli ise vaziyeti korkunçtur, yalan yere yemin edemez ve itirafa mecbur olur. Masum ise değneği yerden kaparak öper. Ve elini ensesinden dolaştırmak şartiyle değneği boynunun üzerine kor.

Hiç bir Alevî'nin bu yemine hiyaneti tasavvur edilmez. Zaten seyit, her türlü itiraf imkânları münselip olmadan bu yemine müracaat etmez.

Değnek ortaya atılınca yeminden istinkâf eden suçu kabul etmiş demektir. O zaman ona (duruşmadan vaz geçtim cezaya razıyım) demek düşer. Ve deyince mesele kalmaz. Fakat duruşmadan vazgeçmekle beraber hükme kerhen razı olduğunu iddia ve (davam hak davası olsun) sözünü sarfederse korkunç ve tüyler ürpertici bir vaziyet tahaddüs eder. O dakikada müddeialeyh müthiş bir heyecanın, müddei mehabetli bir korkunun ve bütün Cemaat uğursuz bir endişenin zebunudur. Her üç taraf da bu akibeti asla istemez ve dinlemezler. Müddei bu şekilde bir itirafını temin edeceği menfaattan ve tazminattan ürker, haklı da olsa onlara el sürmekten korkar. Çünkü hak davasında taraf teşkil etmek Alevî için hayat boyunca süren bir azaptır. Müddeialeyh hak davasında İsrar ederse müddei davasını geri almasını rica eder. Bu ricayı dinleyenler tekrar eder, Jüri heyeti tekrar eder. Bizzat seyit yalvarır ve bütün oba yalvarır. Duruşmanın hak davasına kalması yani dünyada görülmemesi bütün boyu kötü ve korkunç bir sıkıntı içinde bırakır ve nihayet sulh çaresi bulunur. Davalann hak davası haline geçtiği pek nadirdir. Görülüyor ki Seyidin riyaset ettiği ruhani cemaatlar ağalan korkutacak kadar kuvvetli ve nafizdir. Çünkü onlar ruhani, ağalar cismanidir.

92

Göklere Allahlık etmiş kimselere bağlı sürü sürü insanlar aldıklan vazifeye ve kazandıklan ruhani dereceye göre mevki ve paye sahibidirler. Vazife ve selahiyetlerinde bariz farklar görülür. Mutattan biraz başka her toplanışta bu üniformasız teşkilâtın disiplinini kadrosunu sezmek için çok dikkata lüzum yoktur.

Ruhanî Dereceler

Dersim'de bunlar başlıca üç devreye aynlır:

1. Seyit

2. Keke Rehber

3. Düşkün kaldıran

itibariyle de bu tasnife tabidir. Derece ile evvela "Seyit", sonra "Keke Rehber" ve itibari gayesinde de "Düşkün kaldıran" gelir.

Seyitlik her yerde aynı derecede sayılmaz. Seyidin saz ve sözdeki kudreti gökünün vardığı ilk Allahm Allahlar arasındaki mevkii onun iti-ban üzerine müessirdir. Zaten bir defa Seyit olmak en büyük mazhariyettir. Çünkü yüksek derecelere çıkmak için Seyit olmak şarttır. Seyitler, atalara hürmeten azaptan, cezadan ve her türlü tekalüf ve vacipten muaftırlar. Allah onlardan bu dünyada bir şey sormaz. Binaenaleyh Allah'ın teveccühünü kazanmak için yapılması lâzım merasim ve hizmeti isterlerse yaparlar. Çünkü bu hizmetleri vaktiyle atalan tamamiyle yapmış idi. Gene bu yüzdendir ki başkalanna şefaat da edebilirler. Eğer cetleri vasıtasiyle Allah nezdinde teşebbüste bulunurlarsa bir adamın bütün maneviyatını alt üst, azap öbür dünyalarda değil hatta bu dünyada da çektirilebilir. Hülasa Seyit, hele Keke Rehber veya Düşkün kaldıran derecesine yükseldi mi yaman bir şeydir. Seyit, Keke Rehber ve Düşkün kaldıran birbirine tabi ve merbut olmakla beraber vazifeleri bariz bir şekilde ayndır.

Mesela alalade bir Seyyidin vazifesi aile ocaklannı dolaşarak âyin yaptırmak, niyaz ettirmek, hususî ve umumî hal ve vaziyetleri tetkik ederek yoldan çıkmışlan tekrar tarikata sokmak, tarikatın zevahirine göre va'z ve nasihatlar vererek itikatlannı kuvvetlenmesine çalışmıştır. O, Oniki İmamın ismini sırasiyle ve düzgün saymayanlara tekrar ettirir.

93

Havariç ve Yezitler hakkında rumuzu "Oranname "den basit tekerlemeler öğretir.

Aile hukuku evlenme, boşanma, miras, ahret kardeşliği, köy ve oba menfaatten okşayan müsbet veya menfi kararlar ve onlann yapılma şekilleri hep onun malumat ve nezareti altında olur. Aynı zamanda Seyit, mıntıkasının nüfus memurudur da. Doğanı, öleni, evleneni de bilmelidir. Aile ocaklanndan ve obalardan dışan taşmıyan münazaalan, geçimsizlikleri, aşk ve ihtiras maceralan ve bunlann hakiki sebepleri Seyitten gizlenmez. O, onlan mahiyetleri ile bilir, öğrenir, hıfzeder, halleder veya cezalandım*.

Fakat obada katil gibi memnu olan, zina gibi cemaata ihanet ve tarikatın sıınnı f^etmek gibi mühim hadiseler vukuunda, Seyit kendiliğinden hiçbir şey yapmaz. Bu vaziyette onun vazifesi derhal Keke Reh-ber'e hadiseyi haber vermektir. Allahlann dileklerini söyleyen ilham en ziyade bu Kekelerin diliyle söze gelir.

Yukanda yazılan katil gibi, menedilmiş zina gibi, Cemaata ihanet gibi, tarikatın sırnnı açığa vermek gibi, Keke Rehberin iş başına geçmesi için böyle hadiselerin meydana gelmesi gerektir.

Bununla beraber Keke Rehber gene çok söyleyecek değildir. Suçlunun evinin önüne geldiği zaman heyetine bir heybet verir. Kaşlan çatılır gözlerinden birer siyah ok uzamış gibidir. Gövdesi dimdik ve yüzünün kıllan bütünüyle ayaktadır. Her haliyle ateşli bir öfke ve ezici bir tiksinme anlatır. Büyük felaketler karşısında kıllann içine düşeceği sinir gerginliğini o gün Keke Rehberin duruşunda okursunuz. Bir çeşit "afaroz" olan bu lanetleme çokluk şu biçimde yapılır. Keke Rehber üç parmağı açık olan yumruğunu havaya kaldırarak üç defa haykınr:

"Tarikattan birinin ırzına geçen,

Harici ile zina yapan,

Kan döken,

Sır saklamayan,

Veya şunu şunu yapan

Falan oğlu falana lanet olsun..

O sırada köylüler Keke Rehberin çevre yanını almıştır. Ağır bir ses-

94

 

sizlik ve sıkıcı bir yes duygusu gönülleri ezer. Keke Rehber üçüncü defa (lanet olsun) deyince, çehreler ölü benzine döner. O dakikaya kadar bir mezar durgunluğu gösteren evden acıklı bir feryat kopar. Evin içindekiler inleyerek dam altlannın en karanlık köşelerine ve dışardakiler o evden kabil olduğu kadar uzaklara çekilirler. Artık köy ve obada çocuktan ölüsek kocaya kadar herkes matem içindedir.

Lanetlenmiş evin önünden kimse geçmez. İçinden çıkan çocuk kedi tavuk bile sondur, mel'undur. Evin içindekilere, ev eşyasına kimse el sürmez. Ne keçelerine oturulur, ne sulan içilir. Lanetleme hükmü bir baba bir ana aleyhinde de olsa çocuklan yanlanna sokulmaz.

Kazara o sıra ev içinde bulunmuş olan yabancılar da cezadan yakayı kurtaramazlar. Bu suretle suçlu kendininkileriyle birlikte yavaş yavaş eriyip ölecektir.

Bununla beraber bu ölüm cezası her zaman sonuna kadar sürmez, bu yolda ortadan kaldmlmış vücutlar, söndürülmüş ocaklar çok değildir. Umumî fikir, suçlan bağışlamak isteyince afarozu kaldırmak hakkına sahip olan kimse fazla dayatamaz ve kaldınr. Ceza müddeti en azdan 12, en çoktan 73 rakamına uydurulur. 12 rakımı 12 îmam'ın, 73 rakımı Kerbela'da şehit olmuş Peygamber oğullannın sayılanna uygun düştüğü için bellenmiş ve zaman ölçüsü olarak kabul edilmiştir. Lanetlemenin cezasını bağışlamak ancak Düşkünkaldıran'ın - hakkıdır. "Düşkünkaldıran" Allahlık derecesine yükselmiş ulu candır. İnsanlar gibi niyazla mükellef değildir. Günah onun yanına yaklaşmaz, dediğini yapar. Ona karşı hiçbir kimsenin hiç bir gizlisi yoktur. Aile kucaklan onun her arzusuna açık durur. İstediklerini yerine getirmek en zevkli se-vaplann başında gelir. Onunla konuşabilmek, onun gönlünü hoş tutmak saadetin ta kendisidir. Ehli Sünnetin "Gaffaruzünüb" dediği sevimli Allah, Aleviler'ce bu "düşkünkaldıran"dan başkası değildir. Çünkü o suçlan bağışlar ve lanetlenenleri yeniden hak ve hayata kavuşturur. Aleviler ahirete ve ahiret azabına inanmadıklanndan kendi iradelerini kullanarak yaptıklan günahlann cezasını dünyada çekerken çok ızdırap duyarlar. Ve Fatalist olmayan Alevi ahirete tesellisinden mahrum olduğu için ceza müddetini yaşarken bitkin ve umursuzdur. Bunun içindir ki Düşkünkaldıran onun nazannda Tannlann en azizidir.

Suç bağışlamak için ortaya girmek hakki Keke Rehber'indir. Bu

95

müddet zarfında suçlunun ona sığınması ve cemaatında yargılanması şarttır. Keke Rehber halkın arzusunu münasip ve mücrimin ceza müddetini kifayet edercesine görür ise Düşkünkaldıran'a arzeder. Düşkün-kaldıran, lütfen köye gelir fakat lanetlemenin evinden uzakta konaklar. Mıntıkadaki seyitleri ve Keke Rehber'i davet eder. Kendi riyasetinde aktettiği ulu meclise lanetlemeyi çağırtır. Bu çığırtma işi çok tuhaftır ve çok yabancı bir gösterişi vardır. Hiç kimse tebliğ vazifesini kabul et-v mez. O işten o meclisten herkes kaçar. Celp karan verilir verilmez meclisin civarında canlı mahluk yoktur.

Bu vaziyeti evdekiler esasen bekledikleri için lanetleme kendiliğinden meclise doğru yola çıkar. O esnada kazara ona rast gelenler yıldırım çarpmış gibi hemen yere kapanır ve sürünerek kaçar, lanetleme meclisine girince tamamiyle sessizleşir. Kıllı çehrelerinde nefret dalgalan vardır. Başlar göğüsleri üzerine düşüktür. Düşkünkaldıran af kara-nnı gene iki tek kelime ile Keke Rehber'e yaptınr. Suçun bağışlandığı mücrime ne şikâyet ne şükür. Hiç bir kelime söyletmezler, meclis dağılır. Her şey olup bittikten sonra artık insan içine girmek hakkını kazanan suçluya vereceği diyet ve aynca çekeceği ceza bildirilir. Bu ceza hayattan alınmış şeylerdendir. Meselâ:

1. Suçlu bir ağaca bağlanarak yüzüne pekmez sürmek, bu suretle sineklerin, anlann iğneleriyle işkencelendirmek.

2. Suçlunun boynuna ağır bir taş bağlamak.

3. Bütün köy halkının teker teker dizini öpüp af dilemek.

4. Eğer zengin ise aynı zamanda davar kmmı yaparak obaya ziyafet vermek.

Bazen cezalann hem cismani hem nakdi olanlan bir arada hükmo-lunur. Bu son cezanın, lanetlemeyi halk içinde çıkarmak oba halkını temasa getirmek gibi bir gaye güttüğü açıktır.

Burada göze çarpan hukukî bir cihet vardır. O da cezanın ancak cemaatça af edilebilmesidir. Eğer obada suçlu lehine bir meyil hasıl olmazsa Keke Rehber'in tavassatuna düşkün kaldıran yarlığı para etmez., Suçtan müteessir olanlar manevi zararlannı vakit geçtikçe yavaş yavaş unutacaklanndan lânetlenenin çektiği azaptan incinmeğe başlarlar. Maddi zarar gören ferdin hakkına gelince onu da maddi tazminatla ödemek kabil olur.

96

Cemaatın suçlu hakkında beliren merhametini Keke Rehber vasıta-siyle Düşkünkaldıran'a arzetmek ibadet çeşidinden bir merasimdir. Bu merasimle umumî hukukun tatmini için gene umumun dileğini belirmek ve iradesini almak gerektiğini gösterir. Eğer lanetleme ammenin silinmez bir nefretini kazanmışsa veyahut herkesin şiddetle müteesir ol-1 duğu affedilemez bir suç yapmış ise mutlaka ölmelidir.

Bu suretle bu iptidai insanlann ceza-ı âmmenin intikamı esasanı irca ettiklerini öğreniyoruz.

Afaroz kaldınlır ve sonraki ceza da tetbik edilir biter ise, ortaya yeni bir vazife çıkar ki o da cezadan kurtulan aileyi yeniden Cemaatın içine almaktır. Onlar gövdece çok üzüldü gönülleri karanlıklara gömüldü. Gövdelerine sıcaklık gönüllerine ışık akıtmak gerektir. Bu istekle lânetlenenin evinde bir çırağ uyandınlır ve bir ocak tüttürülür. Düşkünkaldıran başta olmak üzere bütün köy o eve, evin ön yanlanna dolar. Zaten ev toplantıya hazırlanmıştır. Sonsuz içki ve yiyecek vardır. Bunca zamandır çekilen kaygulann dağılması ye ruhlardan paslann silinmesi hak değil midir? Kurbanlar kesilir aşm derecede içmek ve yemek suretiyle coşkun saz ve söz sohbetleriyle kurtuluş kutlanır.

Cem'ler

Hususî günlere mahsus basit âyinlerin topuna birden "cem" defler. Bu cem bizim dediğimiz gibi Cemşid'in isminden veya meşrebinden gelme değildir; lügat nıanasiyle "CemV'den (toplantı) manasına gelir. Zaten bu cemler için toplantı kelimesini de kullanırlar. Cem, obanın her ferdini toplayabilir, merasimi çok basittir. Merasim esnasında libation içki, esrar kurban etmek yoktur; saz ve dans vardır. Başka toplantılardan farkı hususî bir günde ve bir programa göre yapılmasıdır. Seyit her köye geldikçe bir toplantı yapılması şarttır. Bu toplantılann programı olmak tabiidir.

Cemlere seyitler riyaset eder. Oniki İmamın methiyesinden sonra hususî günün pîri kimse, onun demeleri söylenir, hatırası canlandmlır. Niyazlar zikirler yapılır. Dersim'de en çok söylenen zikir kelimesi "ha-ko" yani haktır.

Hak Arapça varlık, yani mevcuttur. Eşyaya da hak denilir. Muhuttin Arabi dehşetli hadiselerinden birinde; "Benim tanıdığım hakka gelince,

97

o kâinatı doğurandır ve benim varlığım da onun yavrusudur." diyor.

Bu suretle o da Dersim Aleviler'inin taptığı hakka tapıyor, demektir. Cemde toplanan insanların hepsi çocuktan kocasına kadar bir ağızdan "Hako" diye bağırırken Müslümanların hakkını anıyor değildirler. Onların andığı tabiat ve eşyadır, fakat Hako'nun hakiki manasını ancak dereceleri yükseldikçe anlarlar.

İkinci derecenin toplantısına gelince onun adı "âyin-i cem"Sır.

"Âyin-i Cem"

Bu âyin tarikatın esaslarına dayanan bazı tesslerin yapılmasına mahsustur. Ona herkes karışmaz, nasibi artanlar yani bir derece daha yükselenler artık öğrenmeğe başladıkları felsefenin bazı sütunlarını bu âyinde ışıldatır ve güçlendirir.

Âyini bütüniyle kökleşmek için idrak yerine kullandım. Ancak âyin-i cem'i içki ile yaparlar. O halde elden geldiğince içmelidir. Bu âyinde libationun mühim bir yeri vardır. İçkiyi Ehlisünnetin Bayram namazı kılması gibi tekbirler, tahliler arasında ve çok dikkatli bir merasimle içerler.

Eğer âyin-i cem dam altında yapılıyorsa ocağın karşısına düşen köşelerden birinde döşek ve yastık yığınından yapılmış bir taht kurulur. Bu taht Seyide mahsustur. Etrafta sırasiyle canlar birleşir. Nasib almış genç kadın ve erkekler ortaya getirilir. Dam, oda veya salon demektir. Bazen meclis de derler. Orta yerinde birkaç şişe rakı veya şarap vardır. Kadeh sayısı nihayet üçe varılır. Kalabalık çok ise yedi nihayet oniki-ye kadar çıkabilir. Zaten o zaman rakı içenler de birkaç köşeye dağıtılır. Sazcılar, sakiler ve mukaddes dans yapacak gençler kendilerine ayrılmış yerlerde otururlar. Seyit; (- Anadolu'da buna Dede ve Arnavutluk'ta Baba derler.) bir niyaz ile cem âyinini açar, tanrıların ervahım kandırmak için ocağın gür ateşine bir kadeh rakı atılır.

Saz çalan âşıkın bir işaretiyle gençler birdenbire ilahi okumağa başlar. O esnada avuçlar birbirinin altına gelmek üzere göksün ve göbeğin üstüne yerleştirilmiş ve gövde dizlere doğru eğilmiştir/Gözler öne ve yere dikilir. Bu duruşta ve inler gibi niyaz edişte gerçekten hüzünlü mânâlar vardır.

Ondan sonra bir müddet içki içilir. Sakilerin kadehi doldurup uzat-

98

 

masında alıp içenlerin duruş ve kımıldayışlarında göze batar bir birlik vardır; hiç bir kimse kadehi tek eliyle almaz ve boşalan kadeh yere kon-ma2. Takdim ve teşekkürün yüzyıllar sürümü uzanıp gelen bir yayılışı, bir örneği vardır. Bir tek kadeh otuz kırk ağzı dolaşır; yıkamak çalkalamak, değiştirmek olmaz. Danslar teker teker, çifter çifter yapıldığı gibi bizim halay dediğimiz şekilde de el ele kol kola tutularak çevrelenerek yapılır. Hareketler bazen yavaş bazen çeviktir. Diz ve kol kırma hareketleriyle beraber dönmek ve dönerek daire üzerinde yürümek figürleri de vardır. Sıra olur ki hepsi bir araya sıralanarak kadril gibi topluca danslar yapılır. O zaman Dedelerden biri kumanda ederken yapılacak hareketleri söyler. Bu görünüşten Alevi cem danslariyle kadrilin hiçbir farkı yoktur.

Ayin-i cemde yaşayış sürümünde göze batan bütün rsilar için merasim vardır. Yani Aleviler'in nikâh bağı bu âyinde kutlulanır. Aile haklarına dokunur her şey için âyin-i cemde bir takıntı buluruz. Kardeşlik bu âyinde berkiştirilir.

Kardeşlik tesisi Dersim Aleviliğinin kuvvetli bir hizmidir. (Temelin Türkçesi himdir) Kardeş olmak isteyenler her şeyden evvel tarikatta yükselmiş sonra evlenmiş olmalıdır. Bunlar Seyidin önünde dikildiklerinde Seyit onlara ne istediklerini sorar. Onlar:

"Dünyanın eni boyu uzundur, ne olur ne olmaz evimize elimize destek olmak istiyoruz" derler. Kadınları da yanıbaşlanndadır. Seyit bunların her dördünü bir yorgan altına kapatır ve elindeki mukaddes değnekle dürtükleyerek her dördünü bir vücut yapana kadar birbirine yaklaştırır. O sımsıkı vaziyette iken kendilerine bir çok şeyler sorar, onlar karşılık verirler. Mukaddes değnek artık onları tatlı tatlı okşamaktadır. Ve hayata iki kuvvetli aile çıkardığı için mutlulanan Seyidin sesi ve sözü tatlanır. Bunların hepsi neticenin zevkini ruhen tattıklarını gösterirler. Cem sonunda Seyit sağ elindeki mukaddes değneği (Dersimliler buna Dahanek derler) havaya kaldırarak ilan eder:

"Falanlar ve filanlar kardaş olmuşlardır; birinin helâli diğerine helal, birinin günahı diğerine günahtır " Bu kardeşlik çok heybetli netice verir. Artık bu iki aile birleşmiştir. Birbirlerinin hem ortağı hem hâkimidir. Zararda, kârda, sevgide ve düşmanlıkta, dünya malına elkoy-makta birbirini düşünür ve esirgerler. Oba onları bu yolda tanıdığından

99

her ikisini aynı gözle görürler.

Bu kardeşlerin karılarına karşı nasıl olduklarını bilmiyorum. Fakat tarikatın öz dileğinde kötülük bulunduğunu sanmam. Tarikat bu tesisi kardeşlik kurmak, zayif aileleri güçlendirmek için düşünmüştür.

Ayin-i cemde yukanki toplantıya "cemü'l cemi" derler.

Cemü'1-Cemi:

Bu âyin ancak senede bir defa yapılır. Gene Seyit riyaset eder. Fakat bu ayine ancak çok eski ve derecesi yücelmiş "canlar" girebilir, hele bekârlara yaklaşmazlar. Bu toplantı çok gizli tutulduğundan içini görmeyenler için esrar doludur. Hele Alevî olmayanlar "Cemü'l-Cem"t türlü türlü şekil ve mana verirler. İşittiklerimize inanmak doğru olmamakla beraber, o toplantıda kadın erkek bütün erenlerin sabaha kadar yiyip içtikleri dans ettikleri ve fena halde serhoş olarak aşk ile haykırdıkları söylenir. İkinci güne bitkin, ölgün ve betmest olarak çıkarlar. Altına sığındıkları damın etrafı eyice korunduğundan kıyısına kimse sokulmaz. Zaten bu toplantı kışın en azgın ve kış gecesinin en uzun olduğu sıralarda yapılır. Bunun içindir ki dedikoduların gerçeğe ne denli yaklaştığını kestirip atmak doğru değildir.

O gece mum söndürüldüğü, Venüs ve Komana âyini yapıldığı hikâyeleri de bu dedikodulardandır.

Venüs ve Komana âyin ve ibadetleri bugüne kadar sürüp gelmiş midir? Sivas civarındaki Alevî köylerinden birinde bir Dede kulağıma eğilerek bir hadis okudu: (Nısful ilmi ilmül fahiz). Bunun mânâsı şu demektir: Bilginin yansı bacak bilgisidir.

Ve anlaşılan bu baldır ve bacak bilgisi yüzündendir ki Dedelerin dizlerini öpmek bir çeşit ibadet oluyor. Acaba baldırdan ve bacaktan yukarıya çıktıkları da var mıdır?

Onlar oralara kadar çıksınlar çıkmasınlar, Alevinin yaşadığı yerlerde köy ve yer adı olarak "Ferç" ve "Zekere" rast geliyoruz. Mazgirt kazasının Muhendi nahiyesinde bir "Fer" köyü vardır. Malatya'nın Akçadağ köyleri arasında "Hacı Zeker" köy tanıyoruz. Tokad'm Ohtap köyünde bir pınarın adı "Zeker" pınarıdır. Bu üç ismin her üçü için yerlerinde sorgular açtım. Akçadağ'da, "Ne bilek efendi ebayi ecdattan beri böyle gelmiş" dediler. Fakat çok iyi insanlar olan Ohtaplılar söz oyu-

100

nu yapmak istemişlerdi. "Rumca Şeker manasına gelmek üzere zahar olmak gerektir" dediler. Fakat ısrar etmediler, ısrar etseler de söylemeyecekti. Çünkü Yeşihrmağın zümrüt yamacında ve titrek sislerin altında uyuklayan harabede bir vakitler zeker veferc'e taparlardı. O harabe izbelerinde Komana tanrının kız-oğlan saklıyan bir Tanrı evi (Meytul-lah) idi. Kız oğlan kızlar Tamuz (Dumuzi Adonis) tanrının tabiatı uyandırdığı ve canlann damarlannda kızgın suyu yayıp köpürttüğü günlerde yani Mayıs ayında Tannevinin avlusunda bir panayır kurarlardı. Dünyanın dört tarafından kopup gelen zahitler bu panayırda toplanınca âdem oğullarının dünyaya çıkışında sebep olan azaya tapmak yolu olan Komana âyini yaparlardı. Bugün de o harabenin adı Kümenek'tir. Ye-şilırmağm o civarındaki köprüsüne de Kümenek Köprüsü derler.

Bir vakitler bütün Kabadokya'da bir Komanya toplanırdı. Urfa'mn Bilecik yolu üzerindeki kaya oyuklarından birinde şehvet veren çıplak bir kadın kabartması vardır. Ve o kadının önünde diz çökmüş dindarların ibadetini kolaylaştıracak bir poz vermektedir. Bu isimlerin bulunduğu yerlerde yaşıyan Aleviler'in başkalarına nazaran daha ketum olması sır saklamak hususundaki inatları dikkat çeken hallerdedir.

Yukarıda bir hayli anlattığım gibi Anadolu'daki gizli mezheplerin sayısı düzinelere çıkar. Bunları saymak biribirinden ayırt etmek için ayrı ayrı ayinlerini öğrenmek ibadetlerinin esaslarını tanımak gerektir. Halbuki işin içyüzünü öğrenmek kolay olmuyor. Onun içindir ki biz bu gizli din taşıyanların topuna birden Kızılbaş demişiz. Her gizli âyinin yenilmez bir çekişi var. Bir zamanlar hele Ortaçağda Aleviliğin öz çehresini tanıyabilmek merakı birçoklarını yakıp kavurdu. Halbuki Aleviler daima uyanıktır; neye uğrasalâr, nasıl bir cezaya çarpılsalar, ne halde olsalar sırlarını açığa vermezler. Bu gizli dinin esrar ve rumuz dolu yolunda yürüyenler iradelerini kaybedecek kadar içki ve esrar içtikleri halde sakladıktan sımn kutluluğunu unutmazlar. Anlayışla ölçüş ve benzetişle Alevîlik uranlanndan bazılannı bellemek kabil olmuş ise de bu denizde damla gibi bir şeydir. Bunun içindir ki bir iki işaret birkaç remiz ve hareket öğrenerek kendini Alevî satmağa kalkışanlann hali gerçekten gülünç oluyor. Alevilikte sır saklamak dinden inandan daha yüksek, daha hakim, daha müessir bir şeydir.

Anlattıklanna göre padişahın biri tarikatın sırnnı merak etmiş, aynı

101

zamanda dostu ve kardeşi olan vezirini tarikata sokmuştur. Vezir öğrendiklerini anlatmayınca tabii gazaba uğramış ve boynu vurulmuş. Ondan sonra kendine güvenen birçok kahramanlar öğrendikten sonra söyleyeceklerine inanarak güvenerek tarikata girmişler, fakat hiçbir sır ifşa edemediği için hep kellelerinden olmuşlar.

Halbuki padişah merakından ölecektir, çıldırmış gibidir. Sevgili oğlu haline acıyor ve babasına diyor ki:

"Sana benden yakın kimse olmaz ben öğrenir sana da öğretirim." Halbuki biçare padişah yavrusu Alevî olduktan sonra birdenbire değişmiştir. Sır vermek şöyle dursun Aleviliğin ismini bile anmıyor. Fakat padişahın da hali acınacak bir şekil almıştır. Hem babasını kurtarmak hem kendi babasından kurtulmak için şöyle bir çare buluyor:

"Babacığım" diyor, "bu sırrı ben ölmeden söyleyemem. Halbuki sen nerede ise ölçeksin; senin ölümüne sebep olmak da bana ölmeden çok ağır gelir. İşi az zararla düzeltmek için ben* ölmeliyim. Tarikatın sırrını bir kâğıda yazar ağzıma alırım. Sen başımı vurduktan sonra ağzımdan kâğıdı alır okursun, sırrı kafam kesildikten sonra öğrenmiş olacağın için ne ben yeminime hıyanet etmiş olurum ne de sen merak içinde kıvranır kalırsın."

Şehzadenin kafası kesilir. Fakat evlât katili baba kanlı ağzından çıkardığı kâğıtta ancak şu öldürücü beyitleri okuyabilir:

Müşkül gam imiş aşkı nihân eylemek olmaz Müşkül bu ki her yerde beyân eylemek olmaz Ağzım ne ararsın beni bigâne mi sandın Sır vermek olur sırrı ayan eylemek olmaz Bir âh ile kûyinde (köyünde) rakibi tepelerdim Amma n*edeyim Kabe'de kan eylemek olmaz

102

 

 

 

EK: I MEKTUPLAR

Ankara: 10.10.1935

Sayın İsmet İnönü Parti ve Hükümet Başkanım

Kitap olarak bastırmak üzere bundan üç yıl önce kaleme almış olduğum bu eserde Zazalar ve Dersimliler hakkında sosyolojik bir tetkik yapmak istedim. İlim adamlarından ziyade idare meslektaşlarıma yazdığım bu kitaba ne de olsa biraz ilmî kıymet vermek gerekti. Bu istekle aradığım ve ısmarladığım kitapların bazılarını elime geçirdiğim için bu kış son şeklini verecek ve bastıracaktım.

Ancak sayın Başbakanımızın son günlerde Zaza ve Dersimliler'e yakından ilgilendiğini öğrendiğimden kitabı bu hali ile sunmayı borç bildim. Esasen sa-hifalan arasında iç siyasamızla ilgili birçok satırlar bulunduğu için bastırmadan önce ne yolda olursa olsun bir kerre Partiye ve Hükümete gösterecek idim.

Çalışma dakikalarının teker teker her birine karşı ayrı ayrı saygı ve kaygı duyduğum Başbakan bu hareketimi yurt sever ligime verirse çok sevineceğim.

Zaza dediğimiz küçük cemaati tanımak yolunda başka ulusların harcamış olduğu ilmî kıymet ve önem karşısında hürmet etmek biraz da utanmak bir Ödev oluyor.

İngilizler, Almanlar, Fransızlar ve Ermeniler o dağlık ve kısır yerlerin darlığı içinde; üşenmeden bunalmadan neler incelememişler ki?

Yalnız Siverek ve Kor Zaza lehçeleri üzerine Kari Hadak'ın yazdığı kitap 398 sahife tutuyor; Parti ve Hükümet Başkanım bu eserim için şayet birkaç saat ayırabilirse okumaya kolaylık olsun diye tezelden bir fihrist ve bir de paragraf yaptım.

Tükenmez saygılar ve çözülmez bağlılık sunar ellerinizden öperim.

H. Reşit Tankut Maraş Saylavı

103

Dördüncü Umumi Müfettişlik

Hususi

Elaziz,7Tem.l936

Bay Reşit Tankut,

Türk Dil Kurumu Asbaşkanı

Ankara

Sayın Okutanım,

Bana gönderdiğiniz kitabı sevinçle aldım. Okumasını bitirdikten sonra duygularımı arzedeceğim.

Şimdi teşekkürlerimle, sevgi ve saygılarımı sunarım.

4. Umumi Müfettiş H. A. Alpdoğan

104

 

 

17/5/1937

TÜRK DİL KURULU Özfil

Sayın Generalim

Zazalar ve Dersim üzerine vaktiyle hazırlamış olduğum kitap taslağını posta ile adınıza çıkardım. Bunu vaktiyle yapmış olsa idim eseri kitap şekline sokmak için bana yardım etmeniz imkânını da kazanmış olurdum.

Mamaafi lütfen okumanızı ve mütalâanızı bildirmenizi ehemmiyetle rica ederim.

Sizin kudretli el ve idarenizle Dersim hadiseleri ve meselesi artık tarihe karışmış olacaktır buna inanıyoruz.

Raporlarınızı muntazaman okuyoruz. Sıhhat, selâmet, muvaffakiyet diler, saygılar sunarım.

Kitap, ayrıca ve taahhütlü olarak Sayın adınıza postaya verilmiştir.

Maraş Saylavı H. Reşit Tankut

105

 

 

EK: II

CUMHURİYET HALK PARTİSİ'NE

"ALEVİLER" KONUSUNDA

VERİLEN RAPOR

19.111.1949

Sayın ffilmi Uran C.H. Partisi Genel Başkan Vekili

ANKARA

Zata özgüdür

Aleviler arasında müspet bir şekilde çalışabilmek için, din olarak Alevilik hakkında kısa bilgi özetlemek zarurîdir.

Alevîlik bir imama inanmak dinidir. Bu dine göre yer yüzünde daima yaşayan diri bir imam vardır. Bazen kendini gösterir, bazen gizli kalır. O da bir insandır. Fakat beşerin dışında ve üstünde bir insan. İlâhî ilim ondadır. Tertemiz ve masumdur. Her sözü gökseldir. Bazı Alevîler'e göre imam hatta; ceset-lenmiş tanrıdır.

Müslümanlıkta birinci imam Ali'dir. Ali, vakit vakit çeşitli isimler altında Mehdî olarak meydana çıktı. İsa da odur. Sülâlesinden doğanlann hepsi de o idiler ve bir gün yeniden meydana çıkacak olan Mehdi de odur.

Bugün Alevîler, Ali imamlığırim süresi ve süre şekli üzerinde ihtilâf halindedirler. Aralarındaki fark bu ihtilâftan doğmuştur. Tarihte İslâm fırkaları ismi altında tanıdığımız dağılmanın sebebi bu olduğu için burada İmamlık sülâlesi ve süresi hakkında da birkaç söze ihtiyaç vardır.

Birinci imam Ali'dir. Ondan sonra imamlık Hasan'a, daha sonra Hüseyin'e ve dördüncü olarak da Zeynelâbidin'e geçti. Zeynelâbidin'in iki oğlu imamlık vasıflarına haizdi: Zeyd, Bakır.

Büyük olan Bakır, zamanında mu'tezilesine(!) uyduğu için ümmeti kendi-

(1) Mu'tezile: Kaderi reddedip, "kul ettiklerinin yaratıcısıdır'1 diyerek ehl-i sünnetten ayrılan kişi ya da.....(?) (cümlenin eksik olduğu anlaşılmaktadır, Y.N.)

107

sini kovaladı. Çocukları Afrika'ya ve Kürdistan dağlarına kaçtı. Oralarda Zey-diye İmamiyeliğini kurdular. Bu imamlık Yemen'de devam etmektedir. Kürdistan'da dikiş tutunamadı. Dersim'deki Alevîlik mahiyet değiştirmiş olarak bir Zeydiye İmamlığı'nın devamıdır. Asılan Seyit Rıza'nın yerine aynı sülâleden birinin seçilmiş olması gerekir. İmam Zeyd'in bu şekilde ayrılması ilk ve büyük imamiye kolunu ayırmış oldu.

Zeynelâbidin'e beşinci imam olarak imam Bakır halef olmuştur. Bâkır'dan sonra altıncı olarak Cafer Sadık imam oldu.

Ali'den sonra en büyük imam budur. Aleviye fıkhını kuran bu zattır. İma-mıazam'ın muasırı ve dostu idi. Hangi koldan olursa olsun her Alevî seyidi, daraldığı zaman İmam Cafer fıkhına baş vurur. Anadolu Alevîler'inin çoğunun özel mezhebi Caferilik'tir. İmam Cafer'in yetiştirdiği Hüsniye isminde bir cariye, zamanındaki dinî bir vuruşmada ehli sünnet müçtehitlerini yenmişti. Bu cariyenin tezi, bugünkü Anadolu. Alevîler'inin âmentüsüdür. Ve kitap olarak adı Hüsniye'dır, Türk dili ile yazılmıştır.

İmam Cafer Sadık'm altı oğlundan en büyüğü daha babası sağken İsmaili-ye mezhebini kurdu. Bu mezhebe göre ibadet ve tâat yoktur. Kuran'da nehye-dilmiş her şey mubahtır. Tarihte İbahıyyûn, Karâmita, Batıniye, Haşşaşîn ve İsmailiye diye tanıdığımız tayfaların hepsi bu koldandır. Hulagu Han bunların yuvalarını dağıttı. Şimdi bunlardan bizde serpinti halinde Sivas, Tokat ve Amasya illerinde bir miktar vardır. Suriye'nin Selimiye kazasında otuz bin kadar İsmailî, Hindistan'daki Ağahan kollan bunlardandır. Bizde kötü anlamdaki Kızılbaşlık bunlara atfedilir. Bunların da Zeydîler gibi sürüp gelen imamlar vardır.

Yedinci imam Musa Kâzım'dır. Bunun kardeşi İbrahimel-Mücap Türkistan'da hükümdar oldu. Bu zatın torunu Hacı Bektaş Veli'dir. Böylece üçüncü büyük imamiye kolu meydana çıkmış oldu. Hacı Bektaş sülâlesi imamlığın devamıdır. Bu kol dahi Cafer Sadık fıkhı ile âmildir. Ve Hüsniye'ye inanır. Fakat imamın -mantıksız da olsa- her sözü, dinî ve kesin bir hükümdür.

Musa Kâzım'dan sonra sekizinci imam Ali Rıza, dokuncusu Muhammet Takî, onuncusu Ali Hadi, on birincisi Hasan Askerî, on ikincisi Muhammet Mehdî'dir.

Bazı Alevîler'in inancına göre Muhammet Mehdî, yedi yaşında bir çocuk iken, ileride yeniden meydana çıkmak üzere ortadan çekilmiş, gizlenmiştir. Bazılarına göre de imamlık yukarda gördüğümüz sülâlelerle devam etmektedir.

Alevîlikte her imamın bir babı vardır. İmam hakikatine ve ilmine ancak bu baplar vasıtasiyle erebiliriz.

108

Muhammet Mehdî gizlenince Hasan Askerî'nin babı Ebu Şuayp Muhammet bin Nusayyır meydana çıkarak, "imam gizlendi ise imamlık ilmi bakirdir ve bapları vasıtasiyle devam edecektir" dedi. Bu suretle de Nusayrîlik kolu meydana çıktı. Lâzkıye'de, Hatay'da, Seyhan ve İçel'de yaşıyan Arap dilli Alevîler bu kolun mensuplarıdır.

Böylece Alevî kollan belirtilmiş oldu. Bunlar uzun müddet birbiriyle boğuştu. İmamın şahsında ayrı fakat imamlık fikrinde birliktirler.

Bap fikri: Şimdi devamlı imamı olmıyan kollarda da baplık yerleşmiş bulunuyor. Ocak denilen ailelerden türeyen seyyitler bu rolü yapmaktadır. Alevî kollan üzerindeki nüfuzları katîdir.

Bizde Alevîlerin Yayıldığı Alanlar                    '

Kesafet Orta Anadolu'dadır. Muş ilinin Varto ilçesinden sonra Ceyş üzerinden Erzurum ve Kars içinde ince bir koridor halinde Ermenistan'a kadar uzanır. Malatya ve Elazığ'dan başlayarak Maraş ve Antep üzerinden Suriye hududuna kesif olarak dayanır. Bunlar Kürtçe konuşan, aşiret hayatına bağlı on iki irnamcılardır.

Mersin'den başlıyarak Ege'ye kadar bir tahtacı şeridi vardır. Trakya'da Alevîlik Gelibolu yanmadasının içinden başlayarak Karadeniz kıyılanndan Bulgaristan'a ve Romanya'ya kadar girer.

Alevilerin Konuştuğu Diller

Bizde Alevîler'in dört ana dili vardır: Türkçe, Dersim'de Zazaca, Malatya, Maraş'ta Kırmanççü, Hatay ve Çukurova'da Arapça. Böyle olmakla beraber Arap dilli olanlan hariç bütün Alevîler'in din dili Türkçe'dir. Niyazlanm Türkçe söyler; nefeslerini, naatlannı Türkçe yazarlar. Âyinleri baştan başa Türkçe'dir. Yalnız son zamanlarda Dersim imamı Seyit Rıza -asılan-mn babı Alişer bize inat olmak üzere Türkçe'yi bırakmış nefeslerini Zazaca yazmağa başlamıştı (Bu da son hadisede asılmıştı).

Alevîler'le Temas Şartları

En kestirmesi Alevîler'e, Alevîler'le temas etmektir. Alevî olmıyan teşkilâtçılar doğru, açık ve çok terbiyeli olmalı. Birkaç kitap okumak, birkaç nefes ezberleme veya birkaç işaret öğrenmekle iş bitmez. Alevîyi en çok çileden çıkaran şey Alevî görünmek gayretidir. Dersim'de bir valimizin bu gayreti -Alevîliği Alevî kadar bildiği halde menfi sonuçlar vermişti.,

109

Alevîler ve Cumhuriyet Halk Partisi

Alevîler, Cumhuriyet Halk Partisi'ni, Bektaşi tekkelerini kapattığından, âyinleri kovaladığından, seyyitlerin nüfuzunu kırma gayretinden dolayı mü-ahaze ederlerde de hilâfeti ilga ettiğinden, ehli sünnet fıkhını, meşihatı ve medreseleri kaldırdığından ve lâyiklikten dolayı severler. Alevîler'in hepsi İbahıy-yun'dan olmamakla beraber şeriat emirlerine karşı mukavemetleri umumîdir. Orucu serbest yemek, rakıyı istedikleri gibi içmek hoşlarına gider. Binaenaleyh bugünkü idare sistemi ve bu sistemin sahibi olan parti ile bir gönül bağları tabiîdir.

Umdelerimizden, Cumhuriyetçilik onlara aykırı gelmez. Milliyetçilik anlayışları henüz olgun değildir. Fakat anlatmak müşkül olmaz. Devletçilik kendilerinde insiyak olarak mevcuttur. Fakat onların devletçiliği bir nevi tekke sosyalizmidir. (Komönistlik bu zümreye bu yolla girebilir). Halkçılık seyyitlerin işine gelmezse de intibakları da gecikmez. Lâyiklik ve inkılapçılığı devlet çapında doktrinler olarak hoş telâkki ederler. Gizli zümrecilikleri bakımından şimdilik, kuşkulanmaları tabiîdir.

Kültürlü şehir Bektaşileri de içinde olmak üzere kütle halinde bütün Alevîler şeyhlere hatta seyy itlere, dede ve babalara yani bilimsel deyimle baplar bağlıdırlar. Binaenaleyh, Alevîleri safımızda tutmak için bunları kazanmak en kestirme yoldur. Bu baplar Malatya, Elazığ, Tokat, Dersim, Merzifon ve Suriye'de Lâzkiye gibi beş on yerdeki ocaklardan çıkar, sayılan elliyi geçmez. Her babın ufak bölgelerde beş yüze yakın vekilleri vardır.

İdare Sistemi

Ankara'daki üç kişilik bir idare merkezi kurulmalıdır. Bu merkez evveleT mirde Alevîlik kollanna göre bir yay ılım haritası yapar. Seyy it yetiştiren ocakları ve bu ocak başlannı tespit eder. Teşkilât, oniki gezici üyesi ile temasa girişir.

Faaliyet son derecede gizli tutulmalıdır. Sarhoş, keyfine düşkün, geveze ve cakacı insanlann vereceği zarar - seyyitieri gocundurmak bakımından da - onmaz ve onarılmaz bir dereceye çıkar.

İyi idare edildiği takdirde, partimiz için sağlıyacağı fayda büyüktür.

Üstün saygılarla arzederim.

Maraş Milletvekili Hasan Reşit Tankııt

110