Dersim Bayragi..
Sey Riza

Dersim jenosidini
Anma Gunu
Her Yil

12 Temmuz

baner

Evin Cicek’in Kitaplari

Kocgiri

AraratYolculari

AwazaSerpehatiyan1

AwazaSerpehatiyan2

AwazaSerpehatiyan3

SeviyorsanSavas

TutkularveTutsaklar

Kadinca Yargilama

Yargilanan Kitap:

 

Kitabın İsmi : Tutkular Ve Tutsaklar

Yazarı: Evin Aydar Çiçek

Yayıncısı: Pêrî Yayınları Sahibi ve Editörü Ahmet ÖNAL

Soruşturmayı Başlatan: Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı

Mahkeme : Beyoğlu 2. asliye Ceza Mahkemesi

Dosya No: Dosya No : 2001- 1250 Esas

Soruşturma tarihi: 20 Mayıs 2000

Karar Tarihi: 31.05.2006

CEZA: Bir Yıl Üç Ay Hapis cezası. Ertelenemez ve Paraya Çevrilemez…

Yazar Ecin Aydar Çiçek’in kaleme aldığı “Tutkular ve Tutsaklar /portreler” ismli Kitap Mayıs -2000 ‘de Ahmet Önal’ın sahibi olduğu Pêrî Yayınları tarafında yayınlandı. Ardında Beyoğlu Basın savcısı kitap hakkında toplatma kararı vererek soruşturma başlattı.

Soruşturmanın gerekçesi; Kitabın Sado ile yapılan bölümünde Sado’nun sarfettiği “Polislerin yanında pasaportumu yırttım. Beton Mistoya (Atatürke) küfrettim.” cümlesinde Atatürk’e küfür edildiği. Dolayısıyla Basın yasasının Atatürk’ün anısını koruma kanununa muhalefet edildiği gerekçesiyle Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Ahmet Önal hakkında dava açıldı.

 

Ahmet Önal savcılık ve mahkemede kısaca “Kitaptaki bu cümlenin hakareti içermediğini. Mültecilik koşullarında eğitimsiz olan, ekonomik ve siyasi problemlerden dolayı yerini yurdunu terk edip Avrupaya göç edenlerin düştüğü durumu izah eden; Posikolojisi bozulan, davranışları yerinde ve normal olmayan bir insanın girdiği depresyonu açıklamak için söylediklerini birebir aktarmıştır. Burada yazarın ve benim bu cümleden dolayı ‘suçlu ve hakaret eden’ olarak yorumlanması son derece yanlıştır. Yöntem olarak kitabın tümünü göz önünde bulundurmaksızın ve kitabın genelinden ayırarak sadece bir cümlenin adeta cımbızlanarak kitap ve bizler hakkında soruşturma açan iddia makamı bir hukuksal metodoloji hatası içindedir. Beraatımı talep ediyorum.” Şeklinde kendisini ve kitabı savunmaya çalışmıştır.

Daha sonra bilirkişi tarafından incelettirilen kitapta Yayıncı Ahmet Önal’ın dediklerini değil, yanlizca savcının iddialarını teyit eden bir rapor sunmuştur. Mahkeme de bu rapora dayanarak soruşturmayı sürdürdü.  

 

Bu dönemde çıkan basın kanununda belirtildiği üzere; yayıncının kitabın kime ait olduğunu ispatlaması durumunda ‘hapis cezası ile cezalandırılamayacağı” şeklinde idi. Ahmet Önal’ın isteği üzerine Yazar Evin Çiçek noterde onaylı ve yazar olarak kitabın ‘kendisine ait’ olduğunu belirten belgeyi noterde ‘fransızca’ olarak düzenleyip mahkemeye ulaştırılmak üzere gönderdi. Mahkemeye ibraz edildi. Ancak aidiyat belgesi “Fransızca olduğu’ gerekçesiyle dikkate alınmadı.

Sonuçta; 2003 yılında yayıncı Ahmet Önal suçlu bulunarak yazar ve yayıncı gibi yorumlanarak BİR YIL ALTI AY HAPİS cezasına çarptırıldı.

Ahmet Önal’ın avukatı Ehan ASLAN mahkeme kararına itiraz ederek “TEMYİZ” etti. Bu arada söz konusu Fransızca olan ‘aidiyat belgesi’ni yeminli tercumanda Türkçeleştirdi ve Yargıtaya gönderdi. 

Yargıtay Ahmet Önal ve Avukatının itirazını yerinde bularak davayı Ahmet Önal’ın leyhine bozdu ve yeniden yargılanmanın yapılması için dosyayı Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne iade etti.

Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesinde; savcılık eski iddialarını tekrarladı. “Her ne kadar sanık Ahmet ÖNAL aidiyat belgesini sunmuş ise de Yazar Evin Çiçek’in yargılama koşulları bulunamadığından kitapta işlenen suçtan yayıncı sorumludur. Bu nedenle Pêrî Yayınlarının sahibi editörü ve sorumlusu olarak Ahmet Önal’ın ‘ Atatürke sövme” suçundan dolayı cezalandırılması mutalaa olunur” dedi. Buna karşı Ahmet Onal aşağıdaki savunmayı yazılı olarak sundu:

 

 

 

 

BEYOĞLU 2. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ’NE

 

Dosya No : 2001- 1250 Esas

Konu  : Yukarıda numarası verilen dosyada esasa ilişkin savunmalarımın sunulmasıdır.

Savunmalarım : İlk mahkemede kitaba ve iddialara ilişkin düşüncelerimi izah etmiştim. Daha evvel yaptığım savunmamı tekrarlıyorum. Kitap içerik itibarıyla; ‘Tutkular’ ile Avrupa yollarına çıkıldığını, ancak mültecilik ve göçün insanlarda yaratığı çıkmazlar ile ‘Tutsaklık haline getirdiğini, mutsuz kıldığının savını konu edinmekte, tanık ve verilerle okura sunulmaya çalışılmıştır.

Göç eden insanların, sosyal, kültürel, psikolojik etkilerinin olumsuz ve kriz seviyesinde deprasyona vesile olduğunu, insanlarda topluma uyum ve ailevi hususlarda problemlerle yüzyüze getirdiğini , aile içi ve dışı şiddette ve küfre yönelttiğini yada pasif ve şahsiyetsiz kıldığını yaptığı röportaj ve yorumlarla yazar, ortaya koymaya çalışmıştır. Kitabın; hakaret, şiddet ve rencide edici bir niteliği yoktur. Tam tersine insanların mülteciliğe özentisini , şiddeti ve küfrü teşhir eden ve önüne geçmeye çalışan bir içeriğe sahiptir. Dolayısıyla daha evvel kitap hakkında yapılan tahkikat ve mahkemenizin aleyhime verdiği kararın son derece haksız olduğunu belirtmeliyim.

 

 

Ayrıca;

Yayınlanan kitapta yer alan savlar; ifade ve basın hürriyeti sınırları içindedir. Çünkü söz konusu yazıda/ açıklamada kişilik haklarına herhangi bir saldırı ile şiddete ve suça teşvik yoktur. İçerik olarak eleştirel mahiyettedirler. 

Bir yayıncı olarak yayınladığım bütün yayınların içeriğine katılmamakla birlikte ifade hürriyeti çerçevesinde olan yazıları/ kitapları yayınlamaktayım.

Bu kitabı da o çerçevede gördüğüm için yayınladım.

Fikirlerin mahkeme kararlarında değil, kamuoyunda ve ilgili platformlarda tartışılması gerekir. Fikirlerin ve araştırmaların müeyyidesi hapis ve para cezası değil, kamuoyunun ilgisi olmalıdır. Genel geçer fikirlerin değil muhalif fikirlerin korumaya ihtiyacı vardır. Aykırı fikirlerin korunması için ifade ve basın hürriyeti kavramı gelişmiştir.

Daha önceki yargılama sürecinde; yazar Evin Çiçek’e ait aidiyet belgesini Fransızca olarak tarafımdan mahkemeye sunulmuştu ve daha sonra da avukatım tarafından Türkçe’ye çevirtilerek tekrar mahkemeye sunulmuştur. Bu hususun göz önünde tutulması gerekir.

 

Sonuç  : Sunduğum nedenlerle öncelikle beraatime, aksi takdirde yasaların lehime olan hükümlerinin uygulanmasını talep ederim.31.05.2006

 

Ahmet ÖNAL

 

Bu savunmadan sonra: Hakimin açıkladığı kararında: Gerekçeli kararı daha sonra yazacağını, ancak iddia (Savcı) makamının dediklerinin yerinde olduğunu. Bu nedenle ‘Atatürkün anısına sövüldüğü ve böylece suçun sabit olduğunu.

Sanık Ahmet Önal her ne kadar aidiyat belgesi sunmuş ise de Yazar Evin Çiçek’in yargılanma koşullarının bulunmadığından, yayıncı Ahmet Önal’ın suçtan sorumlu olduğu ve suçuna tekabul eden ilgili ceza kanunu gereği BİR YIL hapis cezası ile cezalandırılmasına. Suçun basın yolu ile işlenmesinden dolayı ½ oranından artırılmasına, sanığın mahkemedeki durumu göz önünde bulundurularak 59 maddenin tatbikine ve 1/6 oranında indirilmesine, ancak sanığın bir daha aynı tarzda suçu işlemeyeceğine dair mahkememizde herhangi bir kanaat hasıl olmadığından dolayı cezanın ertelenmemesine ve paraya çevrilemeyeceğine… Neticeten Ahmet ÖNAL’ın BİR YIL ÜÇ AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA karar verilmiştir. İtiraz ve temyiz yolu açık olmak üzere sanık Ahmet Önal’ın yüzüne karar okundu.

 

AHMET ÖNAL’ın Avukatı Erhen Aslaner Karara itiraz ederek temyiz etti.

 

 

 

Ahmed Önal: Ararat Yolcuları,
İnsan Tacirleri, Göç ve Mültecilik

 Kayank: 
http://www.peyamaazadi.com
 

Osmanlı Ordusu Subayı ve sonra da TC’nin önemli kuramcılarından; Şevket Süreya Aydemir'in son Osmanlı-Rus savaşı sırasında sivil halkın savaşın sonuçlarından kaçışına tanık olmuş ve yazmış. Adı üzerinde “savaş”. Yıkım, yok etme, ölüm, göç kelimelerini çağrıştırıyor. Kürtler o günden beri halen savaştan ve “Bu sonu gelmeyen yolculuk!”tan ya da sonuçlarından kurtulabilmiş değiller.

Şevket Süreya Aydemir'in tanıklığı ve kalemiyle göçün tarifi:

 

 “Kösedağı (Sivas iline bağlı) çamlıklarından kıvrıla, kıvrıla yol alıp Suşehri'ne yaklaşıyorduk. Cephe istikametinden gelip, gerilere doğru çekilen ilk göç kafilesine rast geldik. İki tekerlekli hantal kağnıları sürütmeye çalışan cılız öküzlerle Kösedağı'nı aşmak kolay değildi. Kafileler ağır yol alıyordu. İhtiyar, kadın, çocuk hepsi birbirinden yorğun, hepsi birbirinden perişan bir insan kalabalığı yol boyunu dolduruyordu.

Ta Ağrı'dan, Pasinler'den, Erzurum, Bayburt taraflarından geliyorlardı. Bir kısmı geçen yıldan beri yollardaydılar. Yurtlarından, köylerinden kopup yollara düştüklerinden beri bu sonu gelmeyen yolculuğun bazen şurada, bazen burada sona ereceğini umarak duraklamışlardı. Fakat arkadan gelen yeni göçmen selleri, onları ileriye itince, yeniden tükenmez yollara sürüklenmişlerdi.

Bu yolculuğun nerelerde biteceği de belli değildi.Göçmenler, köylerinden daima kalabalık kafileler halinde ve toplu olarak çıkarlar. Kağnılar tıklım, tıklım doludur. İnekler, atlar, eşekler, hatta davar sürüleri öne katılır. Bir köy halkı, daima hep bir arada yol almak ister. Aynı insanlar, aynı bağlar, aynı hiyerarşi içinde, alıştıkları hayat nizamını yollarda da devam ettirmeye çalışırlar. Fakat çok geçmeden kafile parçalanır. Kalabalık tenhalaşır. Önce davar sürüleri kaybolur. Çünkü yol, mera değildir. Davarı yoldan mereya ayırdığın günse, artık davar elden çıkmış demektir. Açlar, kaçaklar, eşkıyalar onu derhal yok ederler. Üstelik sürü değil, çoban da gider. Sonra atlar, inekler elden çıkar. Ölenler, kalanlar, hastalananlar, yol değiştirenler...... Derken, köyden yola çıkışın üstünden daha ay geçmeden o canlı, gürbüz kafileden kalan, perişan artıklar ve döküntülerdir.

Rastladığımız göçmenlerin görünüşü de buydu. Ne davar sürüleri, ne atlar, inekler kalmıştı. Zahire yükü de tükenmiş görünüyordu. Rastladıkları tarlalardan sararmış başakları devşirip, ufaladıkları taneleri kaynatarak, kavurarak yiyeceklerini çıkarmaya çalışsalar gerekti. Mevsim ise kışa doğru gidiyordu.

Suşehri'ni (Sivas'a bağlı) bir mahşer karışıklığı içinde bulduk. Daha savaş cephesiyle aramızda bir vilayetlik yer vardı. Fakat karargahlar, menziller, hastaneler, geriden ileriye ve ileriden geriye akan, birbirine karışan hareketler, buradaki havayı teneffüs edilmez bir hale getirmişti. Sokakları, bahçeleri, dere içlerini de sıkışık bir göçmen kalabalığı dolduruyordu. Herkes, istediği yere ilişmişti.

Biz de geceyi kasabanın arkasındaki dereye doğru kademe, kademe inen meyve bahçelerinden, birinde geçirmek istedik. Gecenin karanlığı içinde kendimize boş bir yer ararken, yandaki bahçe çitinin arkasından yanık bir şarkı sesi duyduk. Bu perişanlık içinde bu ses inanılmaz bir şeydi. Bunu söyleyenin herhalde yaşlı bir kadın olması lazım gelirdi. Çiti dolaştık. Büyük dut ağacının altında bir göçmen ailesi tünemişti. Öküzler bir tarafa çekilmişti. Oku havaya kalkan kağnının bir tarafına keçeler, kilimler serilmişti. Ortada hafif bir ateş yanıyordu. Bu ateşin aydınlatabildiği çevre içinde yanık, sert, mihnetli iki insan yüzü canlanıyordu. Biri bitkin bir ihtiyardı. Şarkı söyleyen de yanındaki nineydi. Nine, gözleri kapalı, ellerini tempo tutar gibi dizlerine vurarak, başı ve bütün vücüdu sağa, sola sallana, sallana kendisini o garip şarkısının ahengine vermişti. Ağlıyordu. Gözlerinden yuvarlanan yaşlar gögsünü ıslatmıştı. Söylediği de şarkı değildi.

Doğu Anadaolu'da kadınların makamla ve şarkı söyler gibi ağladıklarını o gece ilk defa, ama sonraları çok gördüm. Üç arkadaş sessizce ateşin etrafına iliştik. Erkek bizi yadırgamadı. Nine ise ya gördü, ya görmedi. Fakat acayip musikisine devam etti. Keçeleşmiş saçları alnının terlerine yapışmıştı. Yüzünün buruşukları alevlerin akisleri içinde, olduklarından daha derin, daha çileli görünüyordu. Makamla anlattığı şey, kendilerinin acıklı macerasıydı. Arkada kalan yurt, aşılan mesafeler, tükenmez yollar, kaybolan çocuklar, hastalanan inek, ölen keçiler, tükenen azık, yalnızlık, ümitsizlik, her şey bu seste dile geliyordu. Köyler, şehirler, insanlar, hayvanlar hep isimleriyle anlatılıyordu. Sanki ilk çağın, sokaklarda ilahi okur gibi tarihi efsaneler anlatan bir ozanıydı.

Konuşuyormuş gibi serbestçe sıralanan, fakat dertli ninenin içinden dilediği gibi taşan feryatlarla, bir facia musikisi haline gelen bu hikayenin sadece dinlediğimiz kısmı bile bize onların macerasını anlatmaya kafi geldi.

Bu macera, vaktiyle Edirne'de bizim kenar mahalledeki evimizin küçük odasında anamdan, babamdan, komşularımızdan dinlediğim hikayelerden pek farklı değildi. Yalnız burada sefalet daha derindi. Göç yolları daha uzundu. Fakat bırakılan yurtlar, dağılan aile halkı, ayak altında ezilen insanlık gururu, kaybolan ümitler, hepsi, hepsi, benim çocukluğumda dinlediklerimin aynıydı. Ninem de belki böyle ağlamıştı. Bizim de öküzlerimiz belki böyle cılızdı. Dedem belki de bu sakallı ihtiyara benzerdi. Konup göçtükleri yollarda belki onlar da böyle sürünmüşlerdi, böyle dağılmışlardı. Bu ateş başı bana hiç de yabancı gelmiyordu. Babam da benim yaşımda, belki böyle bir kağnının dibine çökerek, demek ki böyle geceler geçirmişti

Ninenin dertler, ıstıraplar haykıran sesi yavaş yavaş hafifledi. Musikisinin sonu, gittikçe sönen hıçkırıklar oldu. Başı göğsüne düştü. Sonra yüzünü ellerine kapadı. Sessiz sarsıntılar daha bir süre devam etti. Erzurum taraflarından geliyorlardı. Nereye gideceklerini de bilmiyorlardı. Ölseler bunu belki “cana minnet” sayacaklardı. Çocuklar kaybolmuştu. Yakınlar dağılmıştı. Fakat kendileri hala yaşıyorlardı işte...

İhtiyar erkek bize önce, her göçmenin her yeni gelen yolcudan sorduğu haberleri sordu. Sonra daha başka sualler sıraladı ve başını iki tarafa uzun uzun salladı. Bir toprağa bu kadar bağlı olanlar bir gün oradan koparlarsa, onların acısını anlatacak söz hakikaten bulunmaz. Nine makamla ağlar ve ihtiyar başını iki tarafa sallarken, ben onların acılarını gayet iyi anlıyorum. Ben de bir göçmen çocuğu idim. Göç ve göçmen bende daima derin duygular uyandırır. Göç hikayeleri, göç manzaraları, çocukluk, hatıralarım içinde daima canlı olarak yaşadı. Fakat göçmenliğin bu kadar derin bir sefalet olacağını hiçbir zaman düşünmemiştim.” (Şevket Süreyya Aydemir /Suyu arayan adam/ Remzi kitabevi / İstanbul/ 1993)

Her güç, göç politikasına kendi cephesinden yaklaşıyor. Güçlükler çeken, penandeleşen, perişan sersefil olan ise tarihte yaşayıp bütünleştiği toprağından sökülüp atılan halktır.

Türk yönetimi tarihte gerçekleştirdiği soykırımlar ile Kürt halkını da ekleyerek ırkçı - şoven politikası ile göçü, kaçışı, kaçırtılmayı, Asya'yı, Mezopotamya'yı Kürtsüzleştirme, yerlilerinden arındırma, etnik temizleme politikasını, hep canlılar yakıp yok ederek  canlı tuttu.

Kısacası; Göçertme: soykırım-jenosid sözcüğüyle tarif edilebilinir.

Göçün yaratıcıları, göçün birey üzerindeki etkilerinin bilimsel sonuçlarını da çok iyi bilen ve tecrübeli ustalarıdırlar. Her şey bilimsel olarak saptanmıştır. Sistemli, planlı, programlı bir yok etme politikası mevcuttu, mevcuttur.

Avrupa, Amerika, Avusturalya içlerine kadar ulaştırılan Kürt göçü, yıllardır topraklarımızda uygulanan yoketme, politikasının etkili bir parçası ve özüdür ve yeni de değildir. Ankara'yı merkez yapan Osmanlı'nın askeri ve sivil bürokratlarının oluşturdukları projelerle yürürlüğe kondu, işlerlik kazandırıldı. Diğer halklara karşı uygulandı. Temeli, Ermeni, Pontuslu, Asuri-Keldani halkların göçertmeleri ve soykırımlarına kadar uzanıyor.

 19. Yüzyıl’da, Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya'nın da hakemliğinde Osmanlı İmparatorluğu yöneticileriyle Ermeni halkının sıkıntılarını reformla çözme konusunda bir antlaşma yaparlar. Osmanlı Padişahı ve kendisiyle birlikte çalışanlar bu antlaşmayı hayata geçirmezler. Değişik gerekçelerle sürüncemeye, unutturmaya, soğutmaya bırakırlar. Ermeniler ve komşu halkları, özellikle Kürtler arasında gerilimler, karşılıklı saldırılar, problemler yaşanır. Düşmanlık gelişir. Yönetenler onları provake eder. Birbirleriyle uğraştırırlar.

1915’te Alman yöneticilerin katkılarıyla Osmanlı'yı savaşa sokan Enver-Cemal-Talat Paşalar, bilinen Ermeni Soykırımı'nı Alman yöneticilerinin de katkısıyla ve saklama gereği duymadan gerçekleştirdiler. “Atlar tepişti, taylar arada gitti” cümlesi Ermeni halkının yaşadıklarının ifade edilmesi amacıyla kullanılır oldu. Gelişmiş ülkelerin yöneticileri için ulusal çıkarlar her şeyin, üstündedir. Ermeniler feda edildiler. Katliam ve göç birlikte yaşandı.

Bu gün Kürtler, geçmişi örnek alıp, ona göre tavır geliştirir ve gelişmiş devletlerin politikacılarından medet ummazsınlar. Batılılar tarafından oluşturulan, güçlendirilen “İttihat ve Teraki”, “Teşkilat-ı- Mahsusa” anlayışı halen geçerli. Şahıslar değişti. Projeler aynen uygulamada.

Özel savaş gurubunun yıllardır işleyen bir politikası mevcut. Batılıların Türkiye Cumhuriyeti ile olan ekonomik, politik ilişkileri Kürt gerçeğini görmemezlikten gelmeleri için yeterli oluyor. Ki bugün yaşanılan acılar, onların 1923 de çizdikleri sınırlar, oluşturdukları devletlerin ürünleridir. Kürtler ancak ulusal birliği yaratırlarsa başkaları tarafından ciddiye alınırlar ve görüşme defterlerinin sayfalarına sorunlarını da kendileri halederek, kaydedilirler.

Rejimin yol haritasını çizen İttihat ve Terakici(İT)ler, onların devamları olarak 1923’de Lozan’da imza atanlar bugünkü atmosferi yarattılar. Bügün de Kürtsüzleştirme ve Türkleştirme politikası canlılığından hiçbir şey kaybetmedi. Anadolu'nun temel taşını oluşturan Hıristiyan inancına sahip olan insanları kovup,  yok edip Balkanların, Kafkasların Müslümanlarını yerleştirdi. İç içe yaşayan halkların dostlukları, komşulukları her tarz politik yöntemle darbelendi. Topraklarımızda her farklılığa çok kanlı deneyimler yaşatıldı. Her direniş ve Kürt başkaldırısında aynı anlayış yürürlüğe konuldu, konuluyor.

Kürt kırsalındaki yerleşim alanları önemli oranda insansızlaştırıldı. Ekolojik denge tahrip edildi. Doğayı tahrip ederek, kirleterek, zehirleyerek, canlıların yaşayamayacakları, yuva yapamayacakları, yavrulayamayacakları duruma getirildi. Ülkemizde yaşamın kaynakları kurutuldu.

Tarih ve dinler tarafından cennet olarak tabir edilen Mezopotamya, iki ırmak arası “Aden bahçesi”, kazan bombalarıyla, mayınlarla, her türlü zehirli, öldürücü kimyasal silahlarla bir cehenneme çevrildi. Burada cehenneme çevrilen sadece Kürt halkının yaşamı değildir. Aynı zamanda O'nun şahsında insanlığın yaşam damarları, kültürü, uygarlığın beşiği, tarihteki ilk yerleşim yeri, bir coğrafya tümden yok edilmek istendi.

Medeniyetlerin Beşiği olarak tanımlanan Mezopotamya toprakları üzerinde eksik olmayan kargaşa ve savaşlar, maddi ve insan kayıplarının yanısıra geçmişe ait uygarlık kalıntılarının da tahrip edilmesine yol açtı.

Sümer, Babil, Akad, Kürt uygarlıklarına ait kalıntılar talanın hedefleri idi. İnsan Hakları savunucuları tarafından ülkemizdeki uygulamalar insanî ve maddî boyutlarıyla gündeme getirildiler. İnsanların yaşamlarını kurtarabilmek için acil çağrılar yapıldı. Ekoloji, tarih konusunda çalışma yapan birey ve kurumlardan beklenilen tepki, sahip çıkma görülmedi. Bu da saldırganları, yıkma, tahrip etme hastalığından muzdarip olanları cesaretlendirdi. Yok etmeye devam ettiler.

Sosyolojik gerçekliklere göre 10 bin yıl önce ilk tarım toplumlarının ortaya çıktığı, şehir devletlerinin kurulduğu, her yönden önemli oluşum ve gelişmelerin yaşandığı, Helen, Sümer, Babil, Akad, Kürt kültürlerinin bütünleştiği Mezopotamya alanında çoğu toprak altında çıkarılmamış olan eserler de dahil, antik yerler ve üzerlerinde kurulan yerleşim birimleri bütün güzellikleri ve sakladıkları bilgilerle birlikte bombalanıp, tahrip edildiler. “Benim değilsen, başkasının da olamazsın. Kullandırtmam, faydalandırtmam.” saplantısı yok etmenin zeminini hazırladı.

Dicle, Bohtan sularının civarlarındaki yerleşim yerlerinin, geçmişe ait kalıntıların mitolojik özellikleri, Gabar dağı alanında, geçmişi Guttiler dönemine kadar uzanan çok sayıda antik yapı özellikle insanlık, tarihi hedef alınarak bombalandılar Arkeoloji bilgisine sahip olmayan yerli köylü, göçer ve şehirliler sahip oldukları mirasın farkında değillerdi.

Makedonyalı “Büyük İskender” ve “Timur”un ordularına göğüs geren Şaxê, Finik, Qesrik, Dêrê ağır darbeler yediler. “En iyi Kürt, ölü Kürttür” diyenler “En iyi tarih ufalanan, dağıtılan, geçmişi işaret etmeyen, çağrıştırmayan, devre dışı bırakılan tarihtir” diyorlardı. Mitolojik kaynaklara göre Nuh Tufanı'ndan sonra kurulan Heyştêyan'da eser kalmadı. Ki Mitolojiye göre “Seksen kişinin Nuh'un gemisinden inip, orada yaşamaya başladıkları ve dünyadaki insanların bu seksen kişiden türedi.”kleri, belirtilir. Bundan dolayı da köyün o isimle anılmaya başlandığı söylenir.

Gabar Dağı’nın Dicle nehrine merhaba dediği yerde, Fındıktan, Kerboran ve Hezex'e geçilen noktalar daki vadi de, M.Ö. 4 bin yıllarında Guttiler tarafından kurulduğu belirtilen Finik; sahipsizliği, kadir bilinmezliği bir abide gibi yansıtıyordu. Misafiri, ziyaretçisi olan Asuri-Süryanisi, Ermenisi, Kürdü sırlarını çözecek birikime sahip değillerdi. Sırlarını alıp sunabileceği bilgilerden yararlanamamışlardı.

Yalnızca doğal zenginliklere gözdiken, tahrip etme, yıkma kültürüyle şekillenen, oranın insanlarını sevmeyen, kabul etmeyen anlayış Finik'in yansıttığı gerçeklere düşmandı. Görmek istemiyorlardı. Finik, Beyaz kalker taştan yapılan, kale, içindeki saray, zindan, sarnıç ve nehre inen tünel ile Hasankeyf gibi kullanıldığını, antik bir yerleşim yeri olduğunu ispatlıyordu. 1990'larda bölgede canlı bırakmama anlayışı sonucu tahrip edildi.

 Antik kenti çevreleyen sur dışında birbirinden bağımsız, farklı uygarlıklardan izler taşıyan, doğa harikası, dinlenme merkezi olan Şaxê, şimdi sahipsiz. Asuri, Keldani, Ermeni ve Kürt yerlilerinin geri dönmelerine müsaade edilmiyor. Artık köylüler tarafından sıcak suyunun 70 derece olduğu belirtilen “Germav” kaplıcalarından halk yararlanamıyor.

 Ankara'da karargâh kuranlar Şırnak'ı “Pilot şehir” seçmişlerdi. Sonuçta insanlar evleriyle birlikte yakıldılar. 1992'de Şaxê de bombalandı, yakıldı.  İnsana düşman olan, doğaya da düşman oluyor. Dört milyon civarında insan barınaksız bırakıldı. Halk açlığa, sefalete mahkum edildi. Açlık ve şiddetle terbiye edilmek istendi.

Kürt nüfusunun çok büyük bir miktarı bugün Türkiye metropollerinin gettolarına istemeden konuk olmuş durumdalar.

1991 körfez savaşından sonra var olan gelişmelerin yarattığı imkanlardan, ortamdan yararlanarak Güney Kürdistan'a da el attılar. Güney'i Antakya ve Kıbrıs gibi kendilerine bağlama stratejisini adım, adım uygulandı . Güneye yönelik askeri operasyonların temel hedeflerinin altında yatan gerçek amaç bu idi. 2003 baharında Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin Irak'a müdahalesi  planları bozdu.

 Ankara merkezli askeri girişimlerde bulunanlar, askeri seferlerin sonuçlarıyla başarılı olamadılar. Silah aracılığıyla yapamadıklarını sinsi, ince projelerle yapmaya başladılar. Güney'i Kürtsüzleştirme ve Türkmenleştirme çabalarını bir çok koldan geliştirmeye çalışıyorlar. 

Bizler psikolojik savaş ve sonuçlarıyla yüz yüze kaldık. Kaos, kargaşa, belirsizlik, yılgınlık, toprağı sevmeme - terk etme psikolojisi oluşturarak insanlara kaçış yolları bulma, ikna etme, yöneltme düşüncesi, isteği başarıya ulaştırıldı. Binlerce Güneyli insana bulundukları yerleri terk ettirildi. Gerçek durumu, sayıyı anlatan istatistikler de oluşturulabilinmiş değil. İtalya kıyılarına vuran Kürt göçü, Kürdistanı Kürtsüzleştirme politikasının bir sonucudur.

Boşaltma, göçertme, gönderme, kaçırtma, sevgisizliği yaratma projelerine karşı yeni ve çüzüm üreten politikalar da henüz hayata geçirilmiş değildir. Topraklarımızın insansızlaştırılmalarına, göçe, doğal güzelliklerin yok edilmesine karşı güçlü bir atak geliştirip, ulusal direnişi, ülkeye dönüşü ve ülke topraklarına sıkı, sıkıya sarılma hareketini geliştirmek, göçmenliğin yarattığı sonuçları en açık, sınırsız haliyle insanlarımıza anlatmak, olumsuz sonuçları yok edecek çareleri bulmak. Başkalarının cennetlerine koşmak, misafir olmayı istemek, oralarda itilip-kakılmak, dışlanmak yerine, kendi cennetlerimizi yeşertmek, yaşatma hislerini geliştirmek, güçlendirmek durumundayız. Göçmenlikle, mültecilikle gelen aşağılanmayı bitirmek, gururu tamir etmek zorundayız.

Dünyada metropollerden kırsala dönük bir göç başlamışken, biz Kürtlerin ise tersine eskide olduğu gibi köylerini, şehirlerini terk etmekle de kalmayıp kıtamızdan bile uzaklara kaçışımızın nedenlerini bilip ona uygun davranmamız gerekmez mi?

Göçün yarattığı sonuçları kendi -insanlık- lehimize çevirmenin yollarını aramamız gerektiği ortada iken, köylü ataletinden kurtularak gerçek aydın tutumumuzu sergilemeyi hangi güne erteliyoruz? Dünya’da, keşmekeşleşen ve megaköy halini alan metropollerden kaçış süreci başlamışken, kırlar ve dört mevsimi “cenet bahçesi” su ve petrol havzası üzerindeki tarihi değerleriyle ülkemizin giderek önem kazanacağı bilindiği için bu göçettirme “aciliyet”i birilerince önem kazanıyor olmasın?

Kürtler günlük düşünürken, başkasının asırları kapsar projelerle çalıştıklarının ne kadar bilincindeyiz?

Kürt’ün kendi toprağında, mutlu ve onurlu bir geleceğe ihtiyacı yok mu?

Bugün her zamankinden daha fazla 200 yıllık Kürt ulusunun yaşadığı kesintisiz savaşın Kürtlerde yarattığı pisikolojik travma, ekonomik çüküntü, insan kaybı, göç ve farklı boyutlarıyla çok boyutlu savaş bilançosunu çıkararak verili sonuçlar üzerinde geleceğe dair barış, savaş,  ekonomik inşa ile birlikte dünyanın yeni siyasal – sosyal yönelişlerini de tespit ederek Kürtlerin gelecekleri açısından siyaseti yeniden değerlendirmeleri neden önemli ve acil olmasın?

Göç edenler göç ile ilgilenmek ister mi?

Her parçasi bir tarafa savrulanlar nedenlerini öğrenmek ister mi?

Keşmekeşleşen metropoller megaköy ve lumpenlerle dolarken şehir yerliler yerleşim yerlerinize goç edip yerleşecek.... On yıllar  sonra sizinkiler hak iddia edecek durumda olabilecekler mi?

Bunlar yapılmadan tespit olunan ve olacak tüm politikalar niyet ve varsayımlara dayanacağı için Kürt’ün talancı ve soykırımcıların  planlarını bozarak sonuca gitmede pozitif sonuçlar elde etme şansını daha da zorlaştırır. Kürtlerin geleceklerini elde etmeleri için, ezberlerini, ataletlerini ve sömürgecilerin soykırım planlarını bozarak, kendini toprağında ve yeniden ve de kazanmak için inşa ederek yol alabilir.

İşte, Gazeteci ve araştırmacı yazar;

Evin Çiçek

“Ararat Yolcuları

İnsan Tacirleri, Göç ve Mültecilik”

 İsimli kitabını yılların emeği ve bir kadın titizliği ile hazırladığı  yukarıda belirtilen uzun yılların ölümcül yarasını, farklı güçlerin politikalarıyla derleyerek deşmeye ve çüzüm için birinci elden önemli veriler sunmaya ve deşifre etmeye çalışmıştır.

Kitapçınızdan İsteyiniz!. 

Ahmet Onal / Peri yayinlari / Istanbul

(Peri yayinlari «  perikitap@nefel.com »

Tel ; 0090 216 347 26 44

 0090533 488 01 12