Dersim Bayragi..
Sey Riza

Dersim jenosidini
Anma Gunu
Her Yil

12 Temmuz

baner

Ema Lenge Kapak3

Ema Lenge Arka Kapak2

Usene Seydi Pile Sixu Asira Kuresura
Roman’a Konu olan Usene Seydi Kuresu Asireti Sixu Kolundan
1937 Dersim lideri Seyit Riza ile beraber idam dildi

 

MİTTANİ YAYINLARI

Copyright 1999 Av. Hüseyin Yıldırım
 

 Mittani yayınları

VVeşanen Mittani: 3

EMA LENGE

ISBN: 91-973126-3-0

Kapak Resmi: Düzgün Baba

Bu kitabın bütün hakları saklıdır. Bu kitabın hiç bir bölümü yazarın ve yayımcının ön izni olmaksızın hiç bir yerde yayımlanamaz.

Yazışma Adresi: Mittani Förlag Box: 410, 124 04 S-Bandhagen.

SVVEDEN.

 

 

Bu kitabın yazılmasında ve yayma hazır lanmasında katkılarından dolayı M. Selim Çürükkaya, eşi Aysel Çürükkaya' ya Mittani yayınlarına, Longo Mai Koparatifinin bütün mensuplarına ve yardımcı olan her kese te şekür ederim.

Av. Hüseyin yıldırım

 

 

Birinci bölüm

 

 

 

1

1982 nin yazıydı. Sıcak bir günün öğle vak tiydi. Serin bir rüzgar, gözle görülmez binler ce mızrap gibi yemyeşil kavak yapraklarına dokunarak doğanın müziğini seslendiriyordu. Elazığ' dan gelen otobüsten inen Avukat, eve uğramadan önce, kendi kendine verdiği sözü tutmak için Munzur nehrinin kıyısındaki bu kavak ağaçlarının gölgesinde oturarak haşin akan Munzur' u seyrediyordu. İçinde biriktir diği bütün acıları, kini, öfkeleri Munzur suyu na atıyordu. Kendine göre temizlenerek anne sinin yanına varmak istiyordu. Çünkü Mun zur' un tarih boyunca çokça acılan, kinleri te mizlediğini, kanları yıkadığım biliyordu.

Çarşıya varan rampayı çıkana kadar dizi

nin dermanı tükendi. Vücudunu, ıpıslak ya

1

pan bir ter bastı. Gözleri karardı. Bir müddet dinlenip nefes alınca evinin yolunu tuttu. Yol da tanıdığı bir çok kişiye rastladı. Sarılıp öp mek istedi tanıdıklarım. Ama kimse onu tanı madiği için, onlardan hiç bir yakınlık belirtisi bulamadı. Demekki askeri darbe insanların yüreğine bu kadar korku salabilmiş diye düşündü:

"Mahpustan çıkan bana, selam veremeyecek kadar ürkekleşmiş yakınlarım," dedi.

Evinin yalanında anesiyle karşılaştı. Daha doğrusu başında yaşlı Kürt kadınlarının tak tıkları kofi, üzerinde kırmızı ince bir gömlek, desenli bir şalvar giyinmiş, telaşlı adımlarla kendisine doğru gelen annesini gördü. Adım larını hızlandırarak yamna vardı. Eğilip elini öptü. Tanıyamadığı oğluna dikkatle bakma yan yaşlı kadın; gözleri gideceği yolda, me rakla ileriye bakarken elini öpen oğluna göz ucuyla bakarak:

"Allah razı olsun. Oğlumun hapisten çıktığı m, ama tekrar tutuklandığını duydum, senin haberin var mı?" diye sorunca, Avukat şaşır di. Ne diyeceğini bilemedi. Bir müddet sonra:

2

"Oğlun gelmiş çarşıda, gel birlikte yamna gidelim" deyince, yaşlı kadın sevinerek:

"Allah senden razı olsun. Haydi, beni oğlu mun yamna götür," dedi.

Birlikte çarşıya doğru yürüdüler. Daha on metre kadar yürümemişlerdi ki; Avukatın yetmiş altı yaşındaki amcasının oğlu Ali, kar şıdan:"Vay Üşen beg" diye bağırarak kendi sine doğru, elindeki bastonuyla koştu. Anne sinden uzaklaşan Avukat, yaşlı, amcasının oğlunu kucakladı. Yanındaki adamın, oğlu ol duğunu anlayan kadın çığlık atarak ağlama ya başladı. Koşarak kendisini kucaklamaya gelen Üşen begin topalladığım gören yaşlı am ca oğlu, yaşdolu gözlerini avukata dike rek:

"Üşen beg, ayakkabılarını çıkar, ayakları nin altına bakayım," dedi. Amcasının oğlunun söylediklerine bir anlam vermeyen Avukat:

"Amca oğlu, eve gidelim bu sokak ortasın da olmaz," dedi.

Çığlıklanyla mahalleyi ayağa kaldıran annesi nin yanma dönen Avukat:

 

"Anne, yeter ağlama ayıptır. Sen ki; 1938 Dersim katliamında, cesedi kokmuş babanı tek bir damla gözyaşı dökmeden mezara göm müşsün, şimdi niye ağlıyorsun?" dedi. Hemen ağlamasını kesen kadm: "He he, duydum ki Mahpusta bir yiğit öldürmüşler. Pirimizmiş, doğru mu?" dedi.

Oğlunun beyazlaşmış saçlarına, zayıflan mış vücuduna baktı. Birlikte eve döndüler. Büyük salona geçince, sabrı taşan yaşlı amca oğlu:

"Allahını seversin Üşen beg, çoraplarım çıkar bir ayaklarının altına bakayım" diye yalvarınca, çoraplarım çıkaran Avukat, işken ce izlerini amcasının oğluna gösterdi. Yüz kırı şıklarına acılarım toplayan amca oğlu:

"Üşen beg, bu yaraları ben bilirim," dedi. Ve anlatmaya başladı:

"Üşen beg, 1938 de askerler bizi topladı lar, katletmeye götürüyorlardı. Dere Oxe' de, aklıma bir şey geldi. Biraz Türkçe biliyor dum. Zabite yalvarayım, suçsuz, günahsız ol duğumu anlatayım, belki kurtulurum diye düşündüm. Zabite yanaştım:

 

'Zabit beg ben suçsuz günahsızım' dedim.

Gözleri fal taşı gibi açılan zabit:

'Vay vay vay, şimdiye kadar neredeydin lan? Türkçe biliyordun da niye haber verme din?' dedi.

Beni yakalamaları için askerlere emir verdi. Hemen orada beni yere yıktılar. Yaş meşe ağacıdan hazırladıkları sopalarla etrafımda dolan maya başladılar. Bir asker göğsümün üzerinde oturdu. İki asker de iki ayağımı ha vaya kaldırıp ayak bileklerimi koltuk altla rina aldı. Birinci sopa ayak tabanıma inince, sinirlerim gerildi. İkincisinde ciğerlerim içim den söküldü sandım. Bana: 'kimler de silah var' diye soruyorlardı. Üşen beg üçüncü sopa da ayaklarımdan kan aktı. Dördüncüsünden sonrasını sayamadım."

Uzun bir süre Avukat bu günü, yaşlı amca oğlu, geçmiş Dersim katliamını anlattı. Sonra yaşlı amca oğlu:

"Sen yorgunsun Üşen beg israhat et, ben ilerde tekrar gelirim" diyerek evine gitti.

D.Bakır cezaevinin vahşetini unutmaya çalı şan Avukat, gerçekten de çok yorgundu. Vu

5

cudunun değişik yerlerinde işkence izleri var dı. Evinde, annesiyle yalnız kaldığında cehen nemden cennet katına ulaşmış Dante gibi se vinçliydi. Ama çukura kaçmış gözleri, incel miş boynu, çökmüş avurtları, onu taşımakta zorlanan bacakları, yalnız onu değil annesini de üzüyordu. Annesi ona; oğlum ne oldu sa na, neden böyle eridin? Sorusunu bile sor mamıştı. Çünkü oğlunun jestleri mimikleri, bakışları, davranışları her şeyi anlatmaya ye tiyordu. Oğlunun tutuklu kaldığı onbir ay bo yunca duydukları, tüylerini ürpertiyordu.

Avukat gördüğü işkenceleri, vahşeti anne sine anlatmaya gerek görmedi. Onun sessiz ağlamalarına tanık olunca, binlerce anayı anımsadı anasının gözyaşlarında. "Analar böy le kahr olmamalı, göz yaşları akan kanlarla birlikte dinmeli" dedi içinden. Mutfakta ağla yan annesini, gözyaşlarıyla baş başa bıraka rak oturma odasma geçti.

Tunceli1 nin Merkezindeki bu evin oturma odası, modern bir şekilde döşenmişti. Yere, Kürt motifleriyle süslü Kemah halısı serilmiş ti. Koltuklar, kırmızı kadifedendi. Ceviz ağa

 

çından yapılma bir sephanın üzerinde mer merden bir kül tabağı vardı. Odanın duvar larında Dersim' in çerçevelenmiş doğa manza raları asılıydı. Kehribar taşından yapılmış, ko caman taneleri olan bir teşbih, Munzur göze leri tablosunun altında altın renkli bir çivide duvarı süslüyordu. Koltukların karşısındaki duvarda tahtadan büyük bir kitaplık vardı.. Kendisi gibi avukat olan kardeşinin kitap lanna bir göz atmak isteyen avukat, "Genel kurmay belgelerinde Kürt isyanları" adı taşı yan bir kitabı alarak, yumuşak koltuklardan birine oturdu. İlk olarak gördüğü bu kitabı dikatle incelmeye başladı. Sayfaları arasında göz gezdirdi. Kitabın son bölümündeki ek lerin bir başlığı üzerinde gözleri çakılıp kaldı. Dikkatle okumaya başladı:

7

1937 Yılında yapılan Tunceli Tenkil Harekâtına Dair Bakanlar kurulu kararı Gayet gizlidir Karar

4 Mayıs 1937

Başvekâlet Kararlar Müdürlüğü Sayı:

Son günlerde Tunceli' de vukua gelen ha diselere dair raporlar 4- 5- 1937 tarihinde Atatürk' ün ve mareşal' in huzurları ile tet kik ve mütalaa edilerek aşağdaki sonuca va rılmıştır:

8

1. Toplanan kuvvetlerle Nazmiye, Keçize ken (Aşağı Bor), Sin, Karaoğlan hattına kadar, şedit ve müesir bir taaruz hareketi ile varı lacaktır.

2. Bu defa isyan etmiş olan mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacaktır.. Ve bu toplanma ameliyesi de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem de bu suretle elde edilenler nakledilecektir. Şimdi lik (2000) kişinin nakli tertibatı hükümetçe ele alınmıştır.

Mülâhaza

Sadece taaruz hareketiyle ilerlemekle ikti fa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerin de bırakılmış olur. Bunun içindir ki, sillah kul lanmış olanları ve kullananları yerinde ve so nuna kadar zarar vermiyecek hale getir mek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.

Not: Malataya' dan ve Ankara' dan gönderilen kuvvetlerin cepheye varsıl olmaları ve cephedeki kuvvetlerin ufak tefek talimleri ve istirahatları ve bundan başka Diyarbakır1 dan gelecek taburun tavzifi, bütün bunlar düşünülerek bir hafta sonra

 

yani 12 Mayısta ileri harekete başlanabileceği anlaşılmaktadır.

Not Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya çalışmak lâzımdır.

Aslı gibidir imza

Bu satırları okuyan Avukatın, vücudu ter ledi. 1937 tarihinde çıkarılan özel kanunlarla bu dönemde çıkarılanlar arasında bir bağ kurmaya çalıştı.Yeni kanunların kurbanı olan cezaevi cehenneminde kalan arkadaşlarını düşündü. Düşüncelerini salondan gelen bir ses kesti. Kaygılardan sıyrılarak ayağa kalktı. İçini bir heyecan dalgası kapladı, Kapıya doğru yürüdü. Açılan kapıda Ema Lenge' yi görünce, gözleri doldu. Saçları apak olmuş, yüzü kırışmış, gerdanı sarkmış, göz halkaları morarmış, sakat ve hiç büyümemiş küçük eli her zamanki gibi sarkık Eme Lenge, topal ayağını sağlam ayağına destek yaparak ken dişine bakıyordu. Yüzü donmuştu sanki. Göz lerinde hiç bir ifade yoktu. Başmda siyah bir

 

kofi, üzerinde ayaklarına kadar uzanan bas madan bir fistan vardı.

Ema Lenge' nin adeta tek ayak üzerinde duruşuna dayanamayan Avukat, onu kapıda kucaklayarak öptü. Elinden tutarak içeri aldı. Omuzundan tutarak bir koltuğa oturması için yardımcı oldu. Hala tek kelime konuşama yan Ema Lenge, gözlerini Avukata dikmiş öy le bakıyordu. Girdiği şoktan onu kurtarmak isteyen Avukat:

"Nasılsın" dedi, zazaca.

Zira Ema Lenge tek kelime Türkçe bilmi yordu. Türkçe konuşanları da sevmiyordu. Avukatın sorusuna:

"Kurban iyiyim, sen nasılsın? Allah seni kadalardan, balalardan, zalimlerden zulümler den korusun" dedi.

D. Bakır cezaevinin zulmünü yaşayıp gör meyene kadar Dersim katliamlanyla ilgili an latılanları, birer öykü dinler gibi dinleyen, kimi öykü karşısında acı acı düşünen, kimi öykü karşısında da gülen Avukat, Diyarbakır Cezaevinde çok yakından gördüğü zihniyetin ayak izlerini takip edip gerçeği bütün çıplak

11

lığı ile öğrenmek istiyordu. Gerçeğin en önem li tanıklarından biri olan Ema Lenge' yi bu kez konuşturma karararındaydı. Zira Ema Lenge kuzeniydi. Ondan sekiz yaş büyüktü. Birlikte büyümüşlerdi. Onun öyküsünü bölük pörçük bilirdi. Ama Ema Lenge' nin bildikleri nin tümünü bilmezdi. Bir sır küpü olan Ema Lenge, gördüklerini bildiklerini kimselere an latmaz. Sorulan sorular karşısında taş kesilir di.

Avukat Cezaevinde maruz kaldığı zulmü Ema Lenge' nin anlayacağı bir dille kısaca kendisine anlatınca:

"Senden bir isteğim var, beni seviyorsan, iyileşmemi istiyorsan, akrabalığımıza değer veriyorsan, annemin dualarını almak istiyor san isteğimi yerine getir" dedi.

Biraz düşünen Ema Lenge:

"İsteğini söyle" dedi. Avukat:

"İsteğimi yerine getirecekmisin?" diye so runca; Ema Lenge:

"Yapabileceğim bir şeyse, söz veriyorum" deyince, Avukatın yüzüne bir gülümseme ya

 

yıldı. Hemen sephanın altındaki çantasını çek ti, bir defter bir kalem çıkardı, defteri dizinin üzerine koydu. Gözlerini Ema Lenge' nin yaşlı yüzüne dikerek:

"Bana kendini anlat. Yaşadıklarını, duyduk larını, öğrendiklerini, çektiğin acılarını, mutlu luklarmı, kısacası bildiğin herşeyi çekinme den, utanmadan, sıkılmadan anlat" dedi.

Biraz düşünen Ema Lenge:

"Yaşamımın en anlamlı şeylerini istiyorsun benden. Oysa ben, sırlarımla birlikte bu dün yadan göçmek istiyordum. Bildiklerimi gör düklerimi kimselerle paylaşmak istemiyor dum. Ama zayıf anımda yakaladın beni. Seni ne kadar sevdiğimi bilirsin. Sana attığım da yaklardan sonra, içim kan ağlarken gelip kü çük ellerinden öperek özür dilediğimi hatır larsın. Ama D. Bakır cezaevine girmeden önce yaşadıklarımı, gördüklerimi, bildiklerimi pek merak etmezdin. Mademki istiyorsun ve me rak ediyorsun bütün bildiklerimi dosdoğru anlatacağım. Bilmiyorumki neresinden başla yayım" dedi.

13

"Baştan anlat, baştan" deyince Avukat; ço cukluğunu hayal meyal anımsayan Ema Len ge:

2

"Bıraye mı, biliyorum ki; anlatacaklarımı yazacaksın. Bunun için ayrıntılara girmemi is teyeceksin. Daha hafızamı yitirmedim. Gör düklerim ve duyduklarım, yaşadıklarım ve tanık olduklarım henüz canlıdır. Köyümden ve çocukluğumdan söze gireyim. Hatırlayabil diğim kadarıyla 1938 Ağustos ayında köyü müz Galbusan1 daydım. Biliyorsun bu köy hafif eğilimli bir vadide, Galbusan Çayının iki yakasında kurulmuştu. Ap Sey Üşen1 nin ko nağı Çaym bir tarafında, bizim evimiz karşı tarafmdaydı. Çaya yakın, Sey Bakıl' m iki kat lı konağı evimize yakındı. Keke Ali Berti' nin konağı da onun yanıdaydı. İki konak arasın da bir çeşme vardı. Çeşmenin hemen alt ta

 

15

rafında Keke Ali Berti' nin konağına taraf, Ça yın kıyısında bir değirmen durmadan çalı sırdı. Sey Bakıl' m konağı ile Keke Ali Berti' nin konağı arasında Dere Oxe uzanırdı. Bu Dere Oxe taaa Koyi sıpiye kadar varırdı.

Bizim en yakın komşumuz Morebaye Sey Bakıl' i, Xıde Xate' ydi. Evimizin sağ tarafın da Çe İse İvişi, Çe Xıde İş vardı. Bu evlerin alt tarafındaki taşlık alanda Hiniyo Serdin çeşmesi akardı. Suyu buz gibi soğuktu. Bir tas suyunu bir dikişte kimse içemezdi. Evler mizin arka yamaçları, gür ormanlarla kaplıy dı. Biz onlara 'Gema Zergovif derdik. Zira kö yümüzün arka tarafında yumuşak iniş yapan evlerimizin kurulduğu alanda meyile geçen, Çay kıyısında ise; düzlüğe dönüşen gür ve sık ormanlarla kaplı Köye Zargovit Vardı.

Galbusan Çayırım, bizim ev tarafında Kıyı boyunca kocaman söğüt ağaçları dikiliydi. Karşı tarafında ise; göğe doğru uzanan kavak ağaçları nazlı nazlı sallanırdı. Bu kavaklıkla rın hemen arkasında ikinci bir değirmen var dı. Bu değirmenler Galbusan Çayının suyu ile çalışırlardı. Çok eskiden, Ermenilerin bu de

 

ğirmenleri kurduğunu, büyüklerimiz bize an latırlardı. Bizim evimize göre Çaym karşı kıyısında Sey Uşeno bari' nin iki katlı konağı dışmda; Çe Dowe Qer, Çe Miste Devrişe, bir de Çe Use Tüisk vardı. Bu evin önünde, suyu gü rül gürül bir çeşme akardı. Adı da Henio Use Tüisk' di.

Galbusan Çayı, küçük ama verimli tarlaları mızı sular, bize yetecek kadar arpa, buğday, darı, biber, domates, salatalık, soğan ve sar musak sunardı. Geme Zorgovit' teki meşe ağaçlarının yaprakları keçilerimizi beslerdi.

Sırünı Zogovit dağına dayayan köyümüzün karşı tarafında ise Desta pirgici vardı. Bu ova, köyümüzün içinde kurulduğu vadi ile Pule Sobuni dağı arasında uzanan geniş bir düzlüktü.

Köyümüzün değirmeleri sonbaharda dur madan çalışırdı. Çevre köyler, gece gündüz değirmenlere buğday taşır, un götürürlerdi.

İlk baharları, köyümüz bir başka güzeldi, yemyeşil otlar, rengarenk çiçekler çevreyi süslerdi. Rehan, negis, menekşe kokardı. Kele bekler arılar yorulmak bilmeden çiçekten çi

17

çeğe konardı. Kaya bülbülleri, sakaryalar en güzel sesleriyle öterdi.

Biz çocuklar için baharın güzelliğinin baş ka bir anlamı vardı. Sabahın erken saatlerin de küçük ve sevimli kuzularımızla otlaklara ormanlık alanlara dalardık. Alık Fatık oynar dik. Çiçeklerle başımıza taç yapardık. Kaya lardan elimize kına yakardık. Kenger sütün den sakız alırdık.

Zamanı, ayaklarımızla gölgemizi ölçerek anlardık. Tanıdığımız otları yiyerek karnımı zı doyururduk. Gün batınımdan önce evleri mize dönünce biraz dinlenir, çay kenarında oyunlar oynamaya giderdik.

Ben evin tek kızıydım. Annem, babam kardeşlerim tarafından çok sevilir, el üstün de tutulurdum. Güzelliğim dillere destandı. Saçlarım uzun, yüzüm yuvarlak, yanaklarım kırmızı elmalar gibiydi. Gözlerimin, kaşları mm, burnumun hiç bir kusuru yoktu. Biraz da şımarıktım. Anlatırlar, derler ki; babam Uşe ile annem Emına' nin yedi erkek çocuğu doğduktan sonra, her sabah güneş doğarken ikisi evimizin kapısına çıkar, güneşe doğru

 

ellerini havaya kaldırır, dualar okur, yedi er kek evlattan sonra bir kız isterlemiş. Bunun için ziyaretlere giderlermiş, Ana Fatma' da kurbanlar keserlermiş. Ve yine derler ki; Ba bam Uşe ile annem Emina' nin duaları kabul olduğu için ben doğmuşum.

Babam Uşe, zayıf orta boylu, şakacı, daima gülen, biz çocuklarım aşırı derecede seven, komşularıyla iyi geçinen temiz kalpli bir adamdı. Kaim, pala bıyıkları, gür kaşları var dı. Annem Emina ise Babamımın aksine iri yarı, güçlü kuvvetli bir kadmdı. Derler ki; Babam, annemle evlendiğinde onaltı yaşın daymış, çelimsiz, tıfıl bir çocukmuş. Annem ise yirmi yaşlarında güçlü kuvvetli bir kız mış. Hatta Şakayla karışık derler ki; babam evlendikten günlerce sonra gerdeğe gireme miş. Evliliklerinin ilk günlerinde birlikte çay kıyısına gitmişler, insan bayunu aşan otla rm, yere doğru sarkan söğüt ağaçları dalla rının arasında, gözlerden uzak yerlerde bir birlerine kur yapmışlar, ne olmuşsa anne min kafası bozulmuş, babamı kaptığı gibi çayın içine yatırmış, kocaman uzun bir taşı

19

da midesinin üzerine koyarak yalnız başına eve dönmüş. Belki köylüler biraz abartmış lar. Ama Anlatılanlar doğruysa; köyün erkek leri bir müddet soma babamı taşın altından zor bela çıkarmışlar.

Evimiz tek katlı kocaman bir evdi. Bir bölü münde biz, bir bölümünde hayvanlarımız ka lirdi. Biz insanların kaldığı bölümde bir Ay van, bir kiler, dört de oda vardı. Duvarları çamur ve taştan, üstü topraktandı. Abim Sü leyman evliydi, çocukları da vardı. Sey Me met ve Qemer abilerim de evlenmişlerdi. Ge linlerle birlikte çocuklar çoğalınca, kocaman ev bize dar gelmişti.

Çok iyi hatırlıyorum abim Musa, Davut, Hüseyin, Hesen Ali ve ben bir ayvanda yatar dik. Maddi durumumuz iyi değildi. Ama kim seye de muhtaç değildik.

Dersim' e askerin geldiği duyulduğunda, köylüler tedirgindi. Bir gün komşumuz Xıde Xate, zabitin emriyle köye muhtar olmuştu. Haftada bir kaç kez alaya gidip geliyordu. Demanan bölgesindeki Laş deresinden çatış ma haberleri geliyordu. Seyit Rıza* mn aile

20

fertlerinin öldürüldüğü haberleri kulaktan kulağa yayılıyordu. Köyümüze komşu ve ak raba olan Baxtiyarlar' m erkeklerinin kati edilmesi, Sahan ağanın başmın kesilmesi köy lülerimizin yüreklerine korku salmıştı. Köyü müzün ileri gelenleri Sey Bakıl, Kek Ali Berti ve Sey Uşeno bari' nin her şeyden haberleri vardı. Dersim' in diğer bölgelerindeki aşiret reisleriyle çeşitli vasıtalar aracılığıyla haber leşiyorlardı.

Yine çok iyi hatırlıyorum, bir öyle vaktiydi. Güneş damımızın tam tepesindeydi. Yakıcı bir sıcak vardı. Ağustos böcekleri ötüyordu. İri yarı, kulakları kesik, beyaz tüylü köpeği miz Sıço, meşe ağacmm gölgesinde uyuyordu. Ben de ağacm gölgesinde oynuyordum. Üze rimde kırmızı bir fistan vardı. Annem saçla rımı biraz önce taramış, örüklerimi örmüş, kırmızı, mavi, sarı, boncukları örüklerimin ucuna bağlamıştı. Aniden Sıço' nun uyandı ğım sağma soluna bakarak havladığmı gör düm. Korktuğum için ayağa kalktım. Sıço' nun yattığı yerden fırlayıp havlamasını sür dürerek evimizin alt tarafına doğru koştu

 

ğunu görünce, Köpeğin ardından gittim. Çaym karşı tarafında, Çe Use Tüisk' in hemen arka smdaki yamaçta yüzlerce asker gördüm. Çb ğu yaya, ellerinde kasaturalı silahlar vardı. Katırlara ve atlara binili süvari zabitler de gö Tünüyorlardı. Şalvarlı pek çok Dersimli erke ği önlerine katmış geliyorlardı. Korkup eve doğru kaçmaya başladığımda babamın, anne min, abi ve yengelerimin dışarı çıktıklarını gördüm. Koşarak annemin yanma vardım, eteğine sarılarak ağladım. Ahilerimle babam fısıltıyla kendi aralarında konuşuyorlardı. Bü yük abim Süleyman:" Baba sen de gel" diyor du. Babam itiraz ederek: "Ben kadın ve çocuk lan bunların insafına terk ederek gelemem. Yaşlıyım, bana dokunmazlar, siz gidin kendi nizi kurtarın, ben çocuklara bakarım" diye cevap veriyordu. Erkeklerden Abim Hasan Ali, küçük olduğu için kaldı. Diğer altı abim ve iki yengem, evimizin hemen arkasındaki ağaçların arasından Zargovit ormanlığına doğ ru kaçtılar. Evimizin ilerisindeki komşumuz Çe İvişin erkekeleri, ahilerimin kaçtıklarını görünce; onlar da ardlanna takıldılar. Sey

22

Bakıl, Çe Use Tüisk ra Şemo ile Bako, askerler köye girdiklerinde Kek Ali Berti' nin konağm davdılar. Onlar da Kek Ali Berti ile birlikte bir kafile halinde bu konaktan çıkarak Zargo vit ormananlığma ulaştılar.

Biz çocuklar, kadınlar ve yaşlılar yalnız kal mıştık. Annem hüngür hüngür ağlıyor, yanı mızda kalan yengem saçlarını yoluyordu. Kö peğimiz Sıço, çay kenarına kadar inmiş orada havlıyordu. Toplandığımız yerden çayın karşı tarafı görünüyordu. Askerler evleri sarmış, her kesi dışarı çıkarıyor, çocuklar ve kadın ların ağlama sesleri kulaklarımıza kadar geli yordu. Henüz ne yapmak istediklerini tam bilmiyorduk. Erkekleri toplayıp götürecekle rini tahmin ediyorduk.

Askerler çayı geçip bizim tarafa gelince, babam içeri girmemizi istedi. Biz eve doğru yol alırken O da ardımızdan geldi. Annem kapıyı kapatınca, pencerelere üşüşerek dışa rıyı gözetlemeye başladık. Evleri tek tek sarı yor, içerdeki insanları, elleri başlarının üze rinde bağlı vaziyette dışarı çıkarıyor, duvar ların dibinde tek sıraya diziyor, üstlerini di

 

dik didik arıyor ve sonra evlerin içine dalı yorlardı.

Kapımız çalınınca, babam koşar adımlarla gitti. Kapının açılmasıyla eli silahlı askerlerin bağırması bir oldu. Yabancı bir dil konuştuk lanndan, ne söylediklerini bilmiyorduk. Ba bam: "Ellerinizi başımzm üzerinde bağlayın dışarı çıkın" deyince, yengem küçük çocuk larını sırtına alarak, ellerini yazmalı başı üze rinde kenetleyerek dışarı çıktı. Sıra anneme gelince, bende bir elim başımın üzerinde di ğer elimle annemin eteğine yapışarak dışarı çıktım. Duvarımızın dibinde teşbih taneleri gibi bizi dizen askerler, atın üzerindeki bir zabitin emriyle üstümüzü aradılar. Hiç bir şey bulamayınca içeri girdiler. Yarım saat ka dar sonra dışarı çıkanlar babama bazı sorular sordular. Babam türkçe bilmediği için sorula rina yanıt vermedi. Bir müddet sonra tercü man getirdiler. Ağbeylerimin nereye gittikle rini soruyorlardı. Babam: "Bilmiyorum" diye yanıtlayınca, dövmek istediler, atın üzerinde ki zabit müdahale edince, babamın kolundan çekip götürdüler. Asker süngüleri ucundaki

24

babamın arkasından gitmek istedim. Annem saçlarıma yapıştı. Hep birlikte evimizin yan tarafına geçerek meraklı gözlerle babamı izle meye başladık. Köyümüzden topladıkları er kekleri Xıde Xate' mn evinin arka tarafından Sey Bakıl' m konağına doğru götürüyorlardı. Annem hem ağıt yakıyor hem ağlıyordu. Ağı dmda köyden alman erkeklerin adı geçiyor du. Mıstafaye Derveş, Doye Qer, Sey Uşene Bari, köyümüzde misafir olarak kalan Şileye Gılori ve Xıde Kek.

Köyümüzden toplananlar Sey Bakıl' m ko nağını geçince askerlerle birlikte Dere Oxe' ye inmişler, bizimkilerini orada diğer köyler den topladıklen erkek kefilesine katarak De re yukarı götürmüşler.

İkindi vaktinde evimize dönünce her tara fin harabeye çevrildiğini görünce, annem bed dualar etti: "Elleriniz, ayaklarınız kırılsın, oca ğımz tütmesin, güneş, Düzgın baba çarpsın sizi" dedi.

Un ambarımızı tekmelerle süngülerle kır mış, Ayvana unları dökmüşlerdi. Annemin yağ albiklerini parçalamış, yağları unun üze

 

rinde çiğnemişlerdi. Soğanla sarmusak çuval larını süngülerle yırtmış, giysilerle yatakları mızı ortalığa atmış, kilden yapılma tabak ve tencerelerimizin hepsini kırmışlardı. Bu man zara karşısında çılgına dönen anne ve yen gem koro halinde ağlayınca biz çocuklar da onlara katıldık. Bu ağlama faslımız epeyce sürdü. Annemin uyarısı üzerine yengem ağla maktan vaz geçerek ortalığı temizlemeye başladı. Annem kırık kapkacakların parçaları nı toplarken tekrar beddualar etti.

Evi temizleyip ortalığı düzeltince, annemle birlikte dışarı çıkarak Sey Bakıl1 ın konağına gittik. Konağın önü kalabalıktı. Köyün kadınla rının çoğu orada toplanmıştı. Sey Bakıl' m eşi Beser hatun askerlerin silah aradığım, götü rülen erkeklerin sorguları bittikten soma bı rakılacağım söylüyordu. Doye Qer' in eşi ağ layarak başka köylerde dağlara kaldırılıp ora larda kurşuna dizilen erkeklerin isimlerini bir bir sayıyordu. Bu görüşe karşı çıkan Sey Useno barinin eşi Çeqe:

"Bizimkiler bir yıl önce hiç itirazsız sillahla rmı teslim ettiler. Köyde askere karşı gelen

 

de olmadı. Felaket tellalığı yapmayın, erkek lerimiz geri gelir" diyordu. Çeqe' nin bu iyim ser görüşlerini saflık olarak değerlendiren, ayağında bir yara olduğu için 19 yaşında olmasına rağmen askerler tarafından dağa kaldırılmayan Sey Bakıl' ın oğlu Hasıl Baba:

"Bahtiyarların erkekleri silah kullandı, pe ki kadın ve çocuklarını niye öldürdüler? S e yit Rıza' nin 40 kişilik silahsız begünah aile efradını kati etmediler mi?" diye sordu. Bu görüşe karşı çıkan Muhtarın eşi:

"Bizim erkekler ile Seyit Rıza' nin duru munu niye birbirne karıştırıyorsun? Seyit Rıza askere karşı çıktı. Onun yüzünden asker Dersim' e geldi," deyince; hiddetlenen Çeqe:

"Allahtan kork, Seyit Rıza' nin ardından laf etme! O, Dersim için çoluk çocuğunu kurban etti," diyerek Muhtarın eşinin üzerine yürü dü. Duruma müdahale eden Beser Hatun:

"Birbirinizle kavga etmeyin, sabredin. Alla ha dua etmekten de başka bir çaremiz yok tur," diyerek ortalığı yatıştırınca, evlerimiz geri döndük.

27

Güneş batmış, ortalık henüz kararmamış tı. Annem köy kadınlarından duyduklarını yengeme anlatıyordu. Evimizin kapısı çalındı. Tedirgin olan annem kapıyı teredütle açtı. Da yımın oğlu Ali, perişan ve bitkin bir vaziyete kendisini içeri atınca, annem boynuna sarı larak ağladı. Bizlerde etrafında toplanınca topallaya topallaya kendini bir minderin üs tüne attı. Ayakları çıplak, kan ve yara bere içindeydi. Annemin sorularına karşı bir bir müddet suskun kaldı. Annem leğen ve su ha zırlarken bizlere şunları anlattı:

"Bizi dere Oxe' götürdüklerinde, süngülü askerlerin eşliğinde Ox köyüne doğru yürütü yorlardı. Ben ukalalık yaptım, Ezrailimi ken dim çağırdım. İki kelime Türkçe biliyorum diye, konuşursam beni bırakırlar sandım. Zabitin yanma vardım. Ben suçsuz, günahsı zım, beni serbest bırakın diye yalvardım. 'Vay vav vay, açıkgöz, Türkçe biliyordun da niye şimdiye kadar gizlendin' diye ağzımın payını aldım. Bununla kurtulacağımı sandım. Ama Zabitin emriyle yere yatırıldım. Yaş me şe sopalarıyla falakaya çekildim. 'Kimler de

 

sillah var?' sorusuna karşı, kimsede silah yoktur dedim. İlk sopada müthiş sarsıldım. İkincisinde avazım çıktığı kadar bağırdım. Üçüncüsünde ciğerlerimin parçalandığım san dım. Ondan sonrakileri saymadım. Ayılınca çevremde kimseyi bulamadım.

Sürünerek geri gelirken bir inleme sesi duydum. Sesin geldiği tarafa doğru gittim. Bi raz yaklaşınca Xıde Ap Kek, yüzü gözü kan lar içinde sırtüstü yerde yatarken gördüm.. Kontrol ettim, nefes alıp verdiğini anladım.. Kendisi yürüyecek durumda olmadığından Bende Sırtlayıp getirecek takati kendimde bu lamadım," dedi.

Annem, Ali' nin ayaklarını ılık suyla temiz leyince, hiç beklemeden Ap Kek' in evine haberi iletmek için gitti. Kadınlar ağlayarak yaralı Xıdır' ı almak amacıyla Qx deresine doğru giderken, dayım oğlu Ali' de yaralı ayaklarıyla evimizin arka tarafından Zargovit dağına gitti.

29

3

Dayımın oğlu Ali1 yi baygm vaziyette dere yatağına atan askerler, erkek kafilesini önle rine katarak vadi yukarı Qx köyüne doğru götürmüşler. Çoğu yaşlı insanları tüfek dipçik leriyle dövmüşler. Açlık ve susuzluktan yere düşenleri sopa zoruyla yürütmüşler. Hepsine tuvalete çıkma yasağı koymuşlar. Qx köyüne vardıklarında; bizim köyde yaptıkları gibi köyün etrafını, evlerin çevresini sarmışlar. Kadın, çocuk ve yaşlıları dışarı çıkarmışlar. Köyün erkeklerini birlikte götürdükleri ka fileye katarak Sırç köyüne doğru götürmüş ler.

Ox köyünden itibaren genişleyen Qx vadi si, Ak dağ etekleri ile birleştiğinden arazi, taş lık ve engebellidir. Yorgun ve bitkin Kafile bu

30

yamaca tırmandırılarak küfür ve hakaret ler eşliğinde Sırç köyüne götürülür, köyün er kekleri alınınca, aynı güzargah üzerinde bulu nan Xeç köyüne hareket edilir. Akşam saat lerinde Akdağm zirvesine yakın bir yerde ku rulmuş Xeç köyüne varılır.

Ceviz ve Meyve ağaçlarının bol olduğu bu köyde konaklama emri askerlere verilince, köyde genel bir arama yapılır. Köyün erkek leri toplanarak dövüle dövüle diğer köyler den toplanıp getirilen erkeklerin arasına katı lir. Akşam güneş batınca askerlerce köyden toplanan ekmek, çökelek ve yağdan oluşan yi yecekler topluca asker usulü yemek duası okutulduktan sonra kafileye yedirilir.

Bu köyde alınanların arasında on yaşmda erkek bir çacuk da vardı. Bu çocuk Şıx Me met aşiretinin lider Kalo1 nun oğluydu. Adı Selman' dı. Selman' m babası Kalo, zeki ve tecrübelli bir adamdı. Diğer köylüler gibi saf değildi. Başlarına bir felaketin geleceğinin bi lincindeydi. Gece boyunca diğerleri gibi onun da gözüne uyku girmedi.

 

Askerler yemekten sonra konuşma yasağı koymuş, herkesi susturmuş, onları köyün dı şındaki küçük bir düzlükte toplamış etrafla rında üç ayrı yerde ateşler yakarak çevreyi aydınlatmışlardı. Kalo, on yaşındaki oğlunu yanında oturtarak başını okşamış, kafasında kaçma planları kurmuş, ama bir türlü fırsat bulamamıştı.

Ertesi gün sabah erkenden yola çıkarılmış lardı. Beyaz dağm zirvesine tırmandırıldıkla rmda köyde kalan kadınların ağlama ve ağıt sesleri kulalarına kadar gelmişti.

Dağm zirvesine yakın bir yerde Askeri amaçlı yol yapım şantiyesi vardı. Şantiye de diğim bir çadırdan ibaretti. Bu çadırda bekçi olarak kalan adamın adı Bako' ydu. Kalo1 nun aşiretindendi ve kapı komşusuydu. Türkçe bildiği için askerlerin emriyle buradaki çadı ra bekçi olarak atanmıştı.

Kalo, Xeç köyünden çıkarıldıklarından be ri, Bako1 nun çadırının yanından götürülme leri için Düzgün babaya yalvardı. Yolda yü rürken gözleri hep çadırı arardı. Çadır görü nünce dualarının kabul edildiğini anladı. Qğ

 

lunun elinden tutarak kafile arasından Ça dırm yanından geçmeye çalıştı. Kafilenin orta yerinde oğlunun üzerindeki kırmızı kazağı çıkarıp attı. Başındaki küllahı alarak cebine koydu. Uzamış saçlarını eliyle dağıttı. Oğlu nun kulağına eğilerek: "Oğlum, Selman, Çadı rın yanından geçerken ensenden dürtüğüm de hemen çadırdan içeri giresin. Bako amcan, seni, annenin yanma gönderir. Korkmayasm, askerlerden soran olduysa; Bako' nun oğlu ol duğunu söyliyesin," diye tembihledi.

Tam çadırın yanından geçerken çevreyi gözetleyen Kalo, kimselerin kendilerine bak madıklarına emin olunca; oğlunun ensesin den dürterek çadırın kapısında bekleyen Bako' nun yanına gönderdi. Telaşla çocuğu içeri alan Bako, Selman' m Şalvarlarını üzerin den çıkararak belden aşağısına bir bez bağ layarak yamna oturttu. İkisinin de kalpleri güm güm atıyor, Bako' nun elleri hafif titri yordu. Kafilenin en arkasından gelen zabit, Çadırın karşısına gelince, katırını durdurdu. Çevik bir hareketle katırdan indi. Çadırın ka pısmda ayakta dikili, uzun boylu, karga bu

33

runlu, pala bıyıklı Bako1 nun suratına sert bir bakışla baktı. Çadırın içinde oturan çocuğa gözü ilişince, Bako' yu yanına çağırdı. Bütün cesaretini toplayan Bako, Zabite üç adım yak laşarak bir topuk selamı verdikten sonra: "Xeç Köyünden Askeri yolların çadır bekçisi Bekir, koutanım!" diyerek kendini tanıttı. Kuş kulu gözlerle çadırda oturan çocuğa bakan Zabit:

"Çocuk senin mi?"

"Köleniz olur komutanım, benimdir."

"Sana hiç benzemiyor ama!"

"Kerata dayılarına çekmiştir komutanım"

Biraz düşünen Zabit, hiç bir kelime söyle meden yine çevik bir hareketle katırına bine rek çadırdan uzaklaştı.

Dağm zirvesine yakın dar bir yolda kafi leye ulaştı. Bu yolun üst tarafında dağm zir vesinde geniş bir plato vardı. Yolun alt tara fında ise derin bir uçurum bulunurdu. Bura dan aşağı Abasanlara ait Zımek köyü görünür dü. Dağm yamacına serpiştirilmiş gibi görü nen köyün evlerinin bacalarından ince bir du man tütüyor, köyün köpeklerinin acı acı ulu

 

maları kayalıklarda yankılanıyordu. Dar bir geçitte güvendiği bir kaç kişinin kulağına:

"Askerler bizi götürüp öldürürler, bu vadi kaçmaya müsaaittir, asker yorgun ve perişan dır, gelin kaçalım" diyen Selman' m babası Kalo, istisnasız her keşten: "Bize bir şey yap mazlar, bir müddet soma bırakırlar, kaçıp suçlu duruma düşmeyelim" cevabını alınca, kaderine boyun eğerek çoğunluğun adım larına adımlarını uydurur. Biraz ilerledikle rinde yukarı kıvrılan yoldan, çıplak beyaz taşlıklı bir alandan dağm zirvesindeki plato ya çıkarıldılar. Esir erkek kafilesini toplu hal de bir yerde bekleten zabitler, Platoda katır sırtında dolaşarak tenha ve kuytu bir konak lama yeri arıyorlardı. Güvendiği köylülerinin kulaklarına:

"Bizim için mezar yeri arıyorlar" diye fısıl dayan Kalo' ya kimse inanmadı. Sonunda Pla tonun Zımek vadisine bakan tarafinın genişçe bir çukurunu beğenerek esirleri buraya topla dılar.

Kızgın bir ağustos sıcağı vardı. Güneş tepe lerinin tam üzerindeydi. Çukurun taş ve kaya

35

lan ateş gibi kızgındı. Etraflarında bir namlu lar çemberi vardı. Yakın yerde su bulunmaz dı. Üstten güneş, alttan kızgın taşlar vücut larım yakardı. Birbirlerine yakın oturan tam dıklar, fısıltıyla hal hatır sorardı.

Ap Ağa oğlu Sey Üşen, karşısında oturan bacısının kocası Galbusan' lı Doye Qer' i ba şıyla selamladı. Doye Qer selamım alarak:

"Sey Üşen, geçmiş olsun. Hastamısın?"

"Turışmek askeri karargahında bizi biraz hırpaladılar. Muhtar aracılığıyla üç gün önce bizi Mameki alayına çağırdılar. Hepimizin eli ni kolunu bağladılar. Turişmek askeri karar gahına götürdüler. Burada bizi ahırlara ve samanlıklara doldurdular. Yüzlerce kişiydik. Ermeniler gibi samanlıklarda yakılacağımız dan korktuğumuz için, bağırıp çağırarak ka pılara vurduk. Asker kapıyı açtı, karşımıza zabit dikildi. İri yarı, sarı saçlı, dolgun yanak lı, çatık kaşlı, gözleri kin dölü bir yaratıktı. Hepimize ağza alınmayacak küfürler etti. Bu ara zabitin karşısına dikilen, düzgün bir Türk çe konuşan, üzerinde beyaz yakasız gömlek, patiskadan yapılma beyaz uzun bir donu olan

 

Çırtıkli Ali Ağa, kararlı bir ses tonuyla: 'Suçumuz günahımız ne, neden bu zulmü bize reva görüyorsunuz?' dedi. Biraz düşünen yüz başı: 'Çık dışarı!' diyerek, Çırtıkli Ali Ağa' yı evine gönderdi. Tekrar biz ahırın kapısındaki lere bakışlarını çeviren Zabit yanıbaşımdaki ne:

'Adın ne?' diye sordu. Adam:

'Seyit Hüseyin' dedi. Bana döndü,'Senin adın ne?' deyince; bende Seyit Hüseyin diye cevap verdim. Zabit çılgına dönerek: 'Ulan Şeyin Hüseyin daha geçen yıl idam edilip ya kılmadı mı? Bitmiyecekler mi bu Seyitlerle, Hüseyinler' diye bağırarak askerlerle bizi dı şan çıkardı. Ahırın kapısını kapatırdı. Yüzü müze, midemize, kaburgalnmıza tekmeler inip kalkmaya başladı. Onlarca askerin saldı rısıyla yere yıkıldık. Kaba yerlerimizi, ayak lanmızm tabanım sopalarla dövdüler, birer ölü gibi tekrar ahıra attılar. Yürüyemediğim için beni bir katıra bindirirek bir kafile esirle birlikte Xeç köyünde sizin kafileye kattılar," diyerek bitirdi konuşmasım. Doye Qer' de başından geçenleri kayın biraderine anlattı.

37

Onların yanında oturan üç genç adam kafa kafaya vermiş fısıltıyla konuşuyorlardı. Paxe Haviki köyünden alınarak Galbusan1 a geti rilen bu gençlerden birinin adı Ali Bavaye Dili' ydi. Uzunboylu atletik yapılı, dolgun yüz lü, geniş umuzlu, esmer biriydi. Aynı köy den Uşene Ale Ğılfî; ince zayıf, orta boylu kumral saçlı, içine kapanık, yaşma göre olgun bir gençti. Fakir bir ailenin oğlu olan Wuele Ale Ğıji kısa boylu tıknaz, sakin tabiatlı, çok az konuşan bir özelliğe sahipti, evli ve iki çocuk babasıydı.

 

4

Köye Zargovit koruyucumuz, ruhumuz, Tan rımızdı bizim. Dara düşenleri, zalimin zulmü ne maruz kalanları, çaresizleri ve isyancıları çocukları arasında ayırım yapmayan bir ana gibi bağrma basardı.Ağaçlarmı, dallarım, yap raklarmı, otlarım kayalarını sığınanlara kal kan yapardı. Sadece insanlara değil, bağrını köylülerin hayvanlarına da açardı. Ona sığı nanlarm kadir kıymetini bilir, zalimler on dan korkardı.

Biz köyde kalan kadın ve çocuklar, bir Al lana bir Düzgm babaya bir de Koyi Zargovit' e inanırdık. Sadece onların oğullarımızı, kardeş lerimizi koruyacağını sanırdık. Durmadan ve

39

bıkmadan gece gündüz bu üçüne yalvarır dik.

Babam alınıp götürülünce, abilerim dağa çıkınca, evimizim düzeniyle birlikte yaşamı mız allak bullak oldu. Gecenin de gündüzün de bizim için bir anlamı yoktu.

Kulaklarımız kapılarda, gözlerimiz orman larda, korkularımız yüreklerimizde, düşleri miz dağların doruklarındaydı. Haber bekler dik, bir köpek havlamasına sevinir, kapıdan dışarı çıkar çevreyi gözlerdik. Kimselerin gel mediğine emin olunca içeri gider geceyse gün düzü, gündüzse geceyi beklerdik.

Bir gece yarısı Köpeğimiz Sıço, üç dört kez ard arda havladı. Sesi kesilince annem yata ğmdan kalkarak idare lambasını yaktı. Şıço' nun havlamasını aniden kesmesi hepimizi umutlandırdı. Daha annem kapıya varmadan kapı çalındı. Heyacanla yataklarımızdan kalk tık. Annem kapıyı açmca içeri giren Süley man' dı. Süleyman Annemin babası Ap Ağa' nin yanında kalırdı. Orta boylu, ince yapılı, güler yüzlü, sevecen, ele avuca gelmez yirmi iki yaşlarında bir adamdı. İçeri girince anne

 

min elini öptü. Yengemin hal hatırını sordu. Biz çocukların gözlerinden öptü. Yataklar dan birine oturunca:

"Zargovit' ten geliyorum. Merak etmeyin her kes iyidir. Yalnız sizinkiler değil, çevre köylerin bütün insanları Zargovit' tedir. Dağ da sadece erkekler değil, kadınlar ve küçük bebekler de vardır. Yüzlerce guruplar halin de birbirinden uzak sık ormanlarda gizleni yorlar. Şimdilik yiyecek ve su sıkıntısı çeki yorlar. Ben, çevreyi kontrol etmek yiyecek ve suyu götürmek için köye indim. Yarın ak şam da Apağa' nin yamna gideceğim. Bun dan sonra her köye iki kişi gizlice inerek gerekli ihtiyaçlarını temin edecek. Süleyman' gilin selamları var hepinizi öperler bizi me rak et meşinler dediler," dedi.

Annem: "Ez kurbane tobi Süleyman" diye rek ayağa kalktı. Ambardan un çıkararak ha mur yoğurdu. Büyük yengem ateş yaktı. Ek mek sacını ocağm içindeki taşların üzerine koydu. Annem bir torba yağlı nuno katker de pişirdi. Ekmekleri yağ ve çökelekle birlik te haybenin bir tarafına, ayran tuluğunu da

41

diğer tarafına yerleştirdi. Yengem de koca man tuluğumuzu soğuk çeşmenin suyuyla doldurdu. Fazla beklemek istemeyen Süley man biz çocukları gözlerimizden, annemin elinden öperek, yüküyle birlikte evden ayrıl dı.

Kapının kapanmasıyla yengem ağladı. An nem ona kızdı: "Niye ağlıyorsun? Çocukların durumu iyidir" dedi. Babamı sordum annne me: "Ona ekmek göndermiyecekmisin, Süley man götürdüğü ekmeklerin bir kısmını ona da vermez mi? Soğuk ayranı içince yine Oxx xx diyecek mi babam?' deyince annem de ağladı. Bu kez yengem onu susturdu. Anem ağlamasını keserek ağıt yakmaya başladı: " Yüreğim yaralı kollarım bağlıdır Kocam yitik, oğullarım dağlıdır Gelinlerim yaslı, gözlerim yaşlıdır Düzgın baba suskun, zalimler kanlıdır.

Uyku girmez oldu gözüme Yavrularım girdi düşüme Korkularım doldu içime Zulüm hançer oldu yaralı kalbime"

 

5

Annemin babası Apağanın oturduğu Pulo Sur mezrası bizim köyden yaya olarak bir saat kadar uzakü. Köyün hemen ilerisinde sık bir ormanlık, onun ötesinde Desta Pirgici vardı. Tek katlı olan dedemin evinin dış du varları kocaman ve beyaz taşlarla yapılmıştı. Evin hemen yakınında bir samanlık bir de ahırı vardı. Dedemin evinin biraz aşağısmda Çe Hese Şeyi' n samanlığı ve ahırı bulunur du. Mezranın hane sayısının tümü bu kadar dı. Dedem, dayılarım Sey Memet ve Hasan' la bu evde otururdu. Evin içi dört köşeli koca man bir salondan ibaretti. Ön tarafındaki tek kapıdan içeri girilirdi. Kapının sol tarafında büyük bir ocak vardı. Onun hemen yanında uzun bir sedir bulunurdu. Salonu ikiye bölen

43

yarım bir duvar ve bu duvarı tamamlayan tavana asılı bir cacım vardı. Yarım duvar ve cacımla diğer salondan ayrılan bu bölüm zahi re ambarı, yatak dolabı, mutfak olarak kulla nılırdı. Misafir olması halinde kadın ve çocuk lar bu bölümde kalır, buradaki ikinci ocaktan yararlanırdı.

Dedem Apağa1 nin hali vakti yerindeydi, ama zengin biri değildi. Yaşı yüzü aşkındı. Daima beyaz bir elbise giyer, beline işlemeli bir şal bağlardı. Uzun ve apak sakalım itinay la tarar, bastonunu elinden düşürmezdi. An nemin bana anlattığına göre yemesine içme sine çok dikkat eder, ömrü boyunca hiç bir işe elini sürmez, silah eline almazdı. Her kes onun duasını alır, beduasmdan korkardı.

Küçük oğlu Hasan' a, bir kan davasmda adam öldürdüğü için kızmış, sofrasını ondan ayırmıştı. İki yıldan beri Dersim'de olan bi tenleri izlemiş, kahrından çökmüştü. Muhtar, oğlu Hüseyin' i Mameki Askeri karargahına çağırdıktan üç gün sonra oğlunun Beyaz dağa götürüldüğünü duymuştu.

 

Bu kara haberi oğlu Hasan getirmiş: "Baba sende hazırlan çocukları ve kadınları alıp Zar govite çıkacağız" demişti. Ama bütün ısrarla ra rağmen dedemi ikna edememişti. Son ola rak dayıma: "Beni yatağımda öldürsünler da ha iyidir" diyerek son kararını vermişti. De demden umudunu kesen Dayım Hasan, ev deki çocukları, kadınları ve taşıyabilecekleri kadar yiyecekleri alıp Zargovit ormanlığına girmişti.

Evde yalnız kalan Dedem Apağa' nin gözü kulağı Süleyman' dı. Zira O, Süleyman' ı iki oğ lundan daha fazla severdi. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Süleyman' ı Apağa büyütmüştü. En güzel elbiseleri onun için alır, en lezetli yemekleri ona yedirir, en temiz yatakları ona sererdi. Onsuz iki gün bile dayanmazdı. Ama kendine haber toplamak için köyden köye koştururdu.

Dayım Hasan' ı, çocukları ve kadınları Zar govit ormanında ziyaret eden Süleyman, Ap ağa için yeteri kadar yiyecek yanma alınca iz süren bir tazı gibi patika yoldan yıldırım m zıyla koşmaya başlamıştı:

45

Annem derdiki; bu Deste Pırgici1 de, hata koca Dersim' de Süleyman kadar çabuk yürü yen ve koşan yokmuş, rehvan atlar bile onun la bir saat koşamaz, hiç bir dağ tavşam onun elinden kurtulamazmış. Dedemin anlattığına göre Süleyman Kurt' tan daha iyi görür, Kö pek' ten daha iyi koku alırmış.

İki yıldan beri Dersim asker istilasında ol masına rağmen köy köy, dağ dağ dolaşan Sü leyman bir türlü ele geçmemiş. Onun, onlar ca pusudan kurtulduğunu, çok kez askerlerin içinde görünüp aniden kaybolduğunu her kes bilirmiş.

Ayakları tez Süleyman Zargovit ormanla rındaki patika yoldan Ali ağa vadisine inmiş, yokuşu tırmanarak mezranın düzlüğüne çıkmış. Önce çevreyi dikkatlice gözetlemiş,, Apağa konağmın etrafını kolaçan etmiş,, askerlerin olmadığına emin olunca, koşar adımlarla eve doğru koşmuştu. Soluk soluğa kapıya varmış, her zamanki gibi üç kez ard arda kapıyı çalmış. Vuruşun Süleyman' a ait olduğunu bilen Apağa, sırtüstü uzandığı kaim döşeğinin üzerinden çevik bir hareketle fırla

 

yarak kapıyı açmş. Apağa' nin elini öpen Sü leyman içeri girince; sabırsızlıktan kendini yiyip bitiren Apağa:

"Sıleymane mı niçin geldin? kötü bir haber mi var?" diye sormuş.

"Kötü haber kulağınıza gelmesin. Her kes iyi dir. Selamları vardı, seni görmeye geldim." demiş.

Apağa "Gel otur Süleyman' ım" diyerek, Sü leyman' ı yatağının üzerine oturtmuş. Kendisi de yamna oturarak ona şu nasihati yapmış:

"İçim rahat değil Süleyman, gündüz gelme meliydin. Leş kartalları gibi her tarafta dola şan askerleri hesaba katmalıydın. Beni dinli yorsan şimdiden tezi yok hemen kalk dağa, çocukların yanina git," demiş.

Getirdiği yiyeceği Apağa' ya teslim eden Süleyman, Üzerindeki beyaz elbiseleri çıkara rak siyah şalvarını, koyu kahve rengi gömle ğini giymiş. Siyah kuşağını da beline bağla ymca, Apağa' mn elini öperek dışarı çıkmış.. Bir müddet Zargovit ormanlığına doğru yürü müş, dağm eteğinde durmuş, biraz düşün müş. Annesini, babasım ve kardeşlerini hatır

47

lamış. Uzun bir süreden beri ziyaret etme misti onları, bir müddet gidip gitmemekte teredüt geçirmiş. Sonra ani bir hareketle geri dönmüş. Mameki askeri karargahına yakın Sığenk köyündeki babasının evine doğru yola koyulmuş. İkindi vakti olmasına rağmen yakıcı bir güneş varmış. Ağustos böcekleri hala ötüyorlarmış. Hızla geçtiği otluklardan ürküp kaçan kuşlar Pıııır diye uçuyorlarmış.. Düzlüğün bittiği yerde bir tepe varmış. Koşar adımlarla tepeye tırmanmış. Sağma soluna bakmamış. Tepeyi aşarken sevdiği kızı anım samış. Dertli bir ıslık çalarak bir çalılığın içi ne girmiş. Kendisine çevrilen namluları gö rünce ürken bir ceylan gibi geri kaçmış, önü nü kesen askerin ense köküne vurdu ğu darbeyle gözleri kararınca yere düşmüş.

Gözlerini Turışmek karakolunda açmış. Bü tün askerler ve subaylar onu tanıyorlarmış. Üstelik ona Tazı Süleyman diye hitap ediyor larmış. Onu Dersim' deki bütün aşiret lider lerinin kuryesi olmak suçuyla itham ediyor larmış. Kendilerinin uydurdukları yalanlara kendileri inanan Korakol subayları, Süley

 

man' ı özel adam muamelesine Tabi tutuyor larmış.

Durumunu acilen Mazgirt' teki genarale bil dirmişler.Ankaradan gelen yeni emirlerin planlamasıyla meşgul olan Genaral, bir kur yenin yakalandığı haberini alır almaz "He men bu raya getirilsin" talimatım vermiş. Bir gün sonra Süleyman Dersim' de en büyük yetkilerle donanmış Türk genaralinin Karşı sındaymış.

Dikatli gözlerle Süleyman' ı inceleyen

General:

"Türkçe biliyormusun, Okuman yazman var mı?" diye sormuş.

Süleyman sessiz kalınca; General:

"Bir tercüman getirin!" diye buyurmuş.

Bir müddet sonra Generalin odasına giren tercüman put gibi dikili durunca, General: "Sor bakim okuma yazması var mı? Harfleri tanıyor mu?" demiş. Tercüman, Genaralin so rularım tercüme edince,"Okuma yazmam yok, harfleri tanımam' demiş, Süleyman.. Ara dığı adamı bulduğuna emin olan General:

"Beyaz dağı bilir misin?"

49

"He, bilirim,"

"Tamdıklann, sevdiklerin, yakınların ora da var mı?"

"He, vardır. Hem de çok" General daha önce hazırlayıp imzalağı mektubun içinde bulunduğu ve itinayla kapa tıp mühürlediği sarı zarfı eline alarak Süley mana uzatınca:

"Bu mektubu sana vereceğim, içinde Anka ra1 dan gelen yeni emir var. Bu saatten iti baren vur emri kalkmıştır. Her kes Türkiye Cumhuriyetinin bir vatandaşı olarak yaşama hakkına sahiptir. Senin iyi koştuğunu, subay lardan öğrendim. Bir an önce Beyaz Dağ' daki vatandaşların serbest kalıp evelerine dönme si, çoluk çocuklarına kavuşması gerekiyor." demiş.

Büyük bir sevinç coşkusuna kapılan, yüreği güm güm atan, gözlerinin içi gülen Süleyman, elini Generalin elinde tuttuğu zarfa doğru uzatarak:

"He giderim Zabit beg, hem de tez giderim." General:

 

"Bak, zarfı kırmızı mühürle mühürlemişim, açarsan veya başkasına açtırırsan mühür bo zulur, oradaki komutan tuttuğu insanları ser best bırakmaz. Bu zarfı eline verdiğim gibi Beyaz Dağ' daki insanların kaderi senin eline geçer. Bunun çok ağır bir sorumluluk oldu ğunu biliyor musun?"

"He, Zabitim. Zarfı Gözüm gibi koruyacağım. Onu sadece bir Kağıt parçası gibi değil, sevdiğim, tanıdığım yüzlerce insanın hayatı gibi değer vereceğim," deyince, Zarfı Süley man' m eline vermek isteyen General, Süley manın titrek elinin zarfı kapmak için uzan dığını görünce:

"Bekle, senin serbest olduğuna, ve bu mm tıkada kimsenin sana dokunmayacağına dair, imzamı ve mühürümü taşıyan bir belge vere ceğim," demiş.

Kanatlanmış gibi sevinen, eğilip Genaralin elini öpmek isteyen Süleyman, tercümanın el kol ve mimiklerine bakarak durduğu yede tekrar hazırol vazi yete geçmiş. Sözü geçen belgeyi hazırlayan komutan, Zarfı ve belgeyi Süleyman' ın eline verince:

51

"Bu zarf, oraya ne keder çabuk ulaşırsa oradakiler o kadar çabuk kurtulurlar," demiş. Zarfı ve belgeyi zabitin elinden alıp koynuna sokan Süleyman, yayından çıkan bir ok gibi Genaral' in odasından dışarı fırlamış. Nefes ne fese, bildiği en kestirme yoldan koşmuş.. O geceki ilk hedefi Galbusan köyüymüş. Kurtaracağı tanıdıklarını düşünmüş, Apağa oğlu Hüseyin amcayı, benim babamı, kendi küçüklük arkadaşlarını birer birer gözlerinin önün de canlandırınca daha hızlı koşmaya başlamış. Ama ayakları ona ağır geliyor, başı ağrıyormuş. Bu halsizliğinin açlıktan ileri gel diğini anlamada fazla gecikmemiş. Yolunun üzerinde tek bir konağa gözü ilişince, oraya yönelmiş. Kendisine saldıran azgm köpekten, evin yaşlı kadımnm müdahalesi ile kurtu lunca eve alınmış. İçerde evin gelini olduğu hemen anlaşılan genç bir hanımla iki çocuğu varmış. Oturur oturmaz hiç çekinmeden çok aç olduğunu söylemiş. Süleyman1 ın telaşlı ve heyacanlı olduğunu fark eden yaşlı kadın: 'hayırdır böyle koşar adımlarla, acele hangi taraflara gidiyorsun?' diye sorunca, koynun

 

daki zarfın sırı bozulur endişesiyle ferman dan söz etmek istememiş. Önüne konan so ğuk ayranı, ince saç ekmeyi ve tulum pey nirini kaşla göz arasında midesine indirerek, 'Allah razı olsun, Düzgın babanın gözleri üzerinize olsun' diyerek, dışarı çıkmış. Artık hiç bir güç ve kuvvet onu durduramazmış.. Ayakları, hızlı esen bir yel gibi onu ağaçların kenarından, vadilerden, derelerden, tepeler de götürüyormuş. Hem koşuyor, hem de dü şünüyormuş. Bunun hayatının en hızlı koşu su olduğunu biliyormuş. Koştukça vücudu terliyor, kasları yumuşayıp açılıyor, ciğerleri körük gibi nefes alıp veriyor, yokuş aşağı koşarken bazen ayakları yere bile deymiyor veya ayaklarının yere değdiğini kendisi his etmiyor adeta uçuyormuş. Bazen kollarım bir kartal gibi yana açıyor, yakası açık olan gömleğinden göğsüne rüzgar vuruyor, göm leğini arkadan şişiriyormuş. Bazen de düzyer lerde rahvan atlar gibi koşuyormuş.

Süleyman, tanıdığı bütün hayvanlar gibi koşabiliyormuş. Kurt gibi, Katır gibi, Ceylan gibi, kuyruğu ateş almış kedi gibi, sincap,

53

hatta domuz gibi bile koşabiliyormuş. Arazi nin yapısına göre bu koşma yöntemlerin den birini deniyormuş. O gün hiç yorulmadığım, hayatinin en mutlu günü olduğunu somadan anlatıyormuş. Göneş batınca onun için bir sorun olmuyor muş. Gideceği patika dağ yollarım avucunun içi gibi biliyormuş. Ay ışığı çevreyi aydınla unca, Kürtçe dertli bir türkü söyliyerek, tür künün makamına göre koşuyormuş. Desta Pirgici' den geçerek Zargovit ormanlarının kıyısından Galbusan çayına vardığında gece yarısı olmuş. Galbusan köyüne bizim evin kapısına ulaştığında hepimiz uyuyorduk. O gece köpeğimiz Sıço abim Musa ile birlikte Zargovit ormanlığına gitmişti. Kapmm hızlı hızlı çalınmasıyla uyanan annem çırayı yakıp salonu aydınlatınca kapıyı açmış, elindeki kocaman sarı bir zarfla salonun ortasında halay çeken Süleyman, kahkahalar atarak etrafında dolanıyor, ıslık çalarak, sarı kağıdı bir mendil gibi sallıyordu. Uyku sersemi olan ben, gördüklerimi rüya sandım, annemin: 'Kurbane, Süleyman, bize iyi bir haber mi

 

getirdin yoksa delirdin mi?' diyen sesini duyunca gördüklerimin rüya olmadığım anla dım. Süleyman durmadan dönüyor elindeki kağıdı sanıyordu. Artık fazla sabır edemiyen annem Süley man' ın omuzundan tutarak, iki kez üstüste sallayarak 'Süleyman, Süleyman kendindemisin?' diye sorunca, durup anne me bakan Süleyman, elindeki kağıdı anne min gözleri önünde sallayarak:"Bunda, bun da, her şey bunda," dedi. Süleymanm anlat mak istediklerinden bir şey anlamayan an nem: 'Kurbanın olayım Süleyman bildiğin bir şey varsa anlat benimle oynama1 dedi. Anne me sarılıp kucağına alan ve annemle birlikte hızla çevresinde dönen Süleyman: 'Kurtuldu lar, kurtulacaklar' diye bağırdı. Bir çığlık atan annem kendini Süleymamn kucağından zor bela kurtarınca, büyük yengem Süley manın üzerine bağırdı. O: 'Yenge, kızma, ne olur bırakın biraz daha sevineyim, sizde se vincime ortak olun' dedi. 'Sen bize bir açık lamada bulunmuyorsun ki diyen yengeme: 'Söyledim ya Beyaz dağdakiler serbest ola cak, bu kağıt öyle diyor,' dedi. Yine bir şey

55

anlayamadık. Annem Süleymamn boynuna sarılarak ricada bulundu: 'Otur bir Süleyman1 ım, otur da her şeyi baştan anlat,' deyince Süleyman yerde serili bir yatağın üzerinde oturarak, Zargovit dağında yiyecekleri nasıl aldığım, Apağa' nin evine nasıl gittiğini, Ap ağa' mn ona söylediği sözleri, onu neden din lemediğini, nasıl yakalandığını, Generalin kar şısına nasıl çıkarıldığım, mektubun içe riğini ve buraya kadar olan gelişini en ince ayrın tılarına kadar anlattı. Elindeki kağıdı tekrar sallayarak: 'İşte, yarın bu mektup Akdağ ko mutanının eline geçtiği gibi, her kes benim gibi serbest olacak1 dedi. Annem bir sevinç çığlığı atarak kapıdan dışarı çıktı. Evimizin yan tarafına geçerek avazının çıktığı kadar: 'Cirane ma, Ankara' dan ferman gelmiş, fer manı Süleyman getirmiş, ona da Mazgirttteki komutan vermiş, yarın erkeklerimizi serbest olacaklarmış' diye bağırdı. Bende annemin ardından dışarı çıktım. Annemin bağırmala rıyla uyanan köylü kadınlar, çıralarını yakı yor, giyinip alelacele bizim eve doğru koşu yordu. Annem ise hiç durmadan aym kelime

 

leri avazının çıktığı kadar tekrarlayıp duru yordu. Erafmdaki kalabalığa aldırmadan: 'Ankardan ferman gelmiiiş, onu Süleyman getirmiş, önada bir General vermiş' diyordu. Köylü kadınlar annemin delirdiğini sanarak elinden tutarak içeri götürdüler, Süleyman' ı içerde görünce olanı biteni ondan öğrendiler. Sevinç çığlıkları atıldı, halaylar çekildi. Bazı kadınlar Süleyman' m elinde sıkıca tuttuğu kağıda bakmak istedi. Bu isteklere karşı, tep kili ve kızgın davranan Süleyman: 'Aman ha, benim dışımda kimsenin eli bu kağıda dey meşin, değerse sırı bozulur, esirler kurtul maz, general böyle dedi' diyordu. Umut vaad eden sohbetlerin, yeri göğü inleten tilililerin arasında kendisi için pişirilen yemekleri yi yen Süleyman, kadm ve çocukları sükunete devet ederek: 'Haydi her kes evine gitsin ben yorgunum şafak atmadan buradan harekete geçeceğim, inşaallah öğle üzeri hepsini bırak tırır, bereber geliriz' deyince, kadm ve çocuk lar evlerine gitti. Bir odada yatağı serilen Süleyman elindeki kağıdı sıkı tutarak uyuyor gibi yaptı.

57

Hiç birimizin uykusu gelmiyordu, aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, Süley man elindeki kağıtla bizim yattığımız salona geldi, tek bir kelime konuşmadan dış kapı mızı açıp kayboldu. Güneş doğarken Xeç kö yüne varmış, elindeki kağıdı sallayarak 'An kara' dan ferman gelmiş, vur emri kaldırıl mış,' diye bağıra bağıra Xeç küyünün orta sından geçmiş. Köyün karşı yamçım tırmanır ken sesi hala kayalıklarda yankılanıyormuş.

Çadır bekçisi Bako' nun çadırının yakınma varınca, Süleyman'ı tanıyan Bako koşar adım larla ona doğru koşmuş: 'Silo burada ne gezer sin aklını mı yedin?' demiş, ama Süleyman Bako' ya aldırmadan kestirme yoldan platoya çıkmış, askerleri görünce elindeki zarfı kaldı rarak: 'Fermanı getirmişim, fermam' diye ba ğırarak askerlere doğru koşmuş. Elindeki zar fı bir askere uzatınca, sevinerek esirlerin oturtulduğu çukura yönelmiş, Süleyman' m aniden ortaya çıkmasından dolayı şaşıran as kerler ona bir şey diyememiş, O, da serbest davnarak herkesten görünebileceği bir yer den çukurdaki esirlere: 'Generalden ferman

 

getirdim, vur emri kalkmış artık serbest kala caksmız ' diye bağırmış. Bu ara dayım Sey Hü şeyin ile gözgöze gelmiş. Onu perişan ve bitkin bir vaziyette oturduğunu görünce, ko şarak yanma varmış: 'Sey Hüsen kurbanın olayım biraz daha dayan kurtulacaksın' de miş.

Komutanın bulunduğu çadırdan çıkan as kerler, esirleri çember içinde tutan askerle re bir parola verince, makanizma şakırtıla rıyla birlikte namlular üzerlerine çevrilmiş. Bakışlarını Süleyman' m saf ve temiz yüzün de gezdiren Apağa oğlu Sey Hüseyin:

'Talihsiz Silo, nereden düştün bu ateşin içi ne? Sen ölüm fermanımızı getirdin' deyince,, yüreğinden karga burunlu bir hançerle vu rulmuş gibi yüzü buruşan Süleyman, eyvax bile diyemeden öylece donup kalmış. Sey Hü şeyin eliyle Süleyman' m başını merhametle okşarken: 'Kader' demiş. Çevresindeki insan ların vaziyetine bakan Süleyman, kimini kan lar içinde görmüş, kiminin kolu, kiminin aya ğı kırıkmış, kiminin gözünün etrafı morar mış. Kaderine isyan eden Süleyman: 'Demek

59

ki ben sizin ölüm fermanınızı getirmişim! O halde hepi nizden önce benim ölmem lazım1 diye mırıldanarak yerinden fırlamış,, namlu ların arasından, platonun düzlüğüne doğru koşmuş. Koşmaktan ziyade adeta uçmuş.. Hala bilinmez, özgürlüğe mi, ölüme mi koşu yordu? Silahlar patlayınca havalanan Süley man ellerini gökyüzüne doğru kaldırmış. Ardıdan yavaştan eğilmiş, bir takla atarak tekrar ayağa kalkıp yalpalana yalpalana koş muş. Patlayan silaharın sesi çoğalınca; son kez uçarcasına havaya kalkmış, ağızüstü can sız yere kapanmış.

Paniğe kapılan askerler sağa sola koşuş muş, esirlerin bir bölümü oturdukları yerle rinden ayağa kalkarak Süleyman' ın yattığı yere kadar gitmiş. Dayım Sey Hüseyin Süley man' ı Sırt üstü yatırarak alnından öpmüş.. Belindeki kuşağını açarak, üstüne örtmüş,, geri gelip yerine oturmuştu.

Çadırından çıkan komutan askerlere emir ler yağdırmış. İki makineli tüfek getirilerek iki tepeye dikilmiş. Süngülü tüfekler ve dip çikleriyle esirlere saldıran askerler hem vu

 

ruyorlarmış hem de esirleri tek sıraya dizi yorlarmış. Ayağa dikilenler uzunca bir sırayı oluşturmuş. Sıranın bir ucu Zimek köyüne bakan uçurumun üzerindeymiş. Diğer ucu platoya doğru uzam yormuş.

Ayağa kalkamıyan yaralıları, yerden sü rükleyerek ayaktaki esirlerin önünde otur tan askerlerin meşguliyetinden, bu arada Yaşlı Kalo' nun yüksek sesle: 'Biz müslüma mz, yönümüzü kıbleye çevirin1 diyerek bağır masının yarattığı şaşkınlıktan yararlanan bi rinci sıranın en başındaki gençlerden Havik Pahlı Ali Bavaye Dili, Uşene Ale Ğılfi ve Wuele Ale Ğıji, ani bir hareketle uçurumdan aşağı kendilerini bırakarak gözlerden kayb olmuşlar. Ardlarmdan sillahlar patlamış,, ku laklarının yanından kurşun vızıltıları geçmiş,, ama yara almamışlar. Uçurumdan düşen VVuele'nin bacağı kırılmış. Sırtlarında taşıya rak derin bir vadiye dalmışlar.

Üç gencin kaçmasıyla çılgına dönen asker ler süngülerle esirlere saldırarak bir vahşet ve barbarlık tablosu sergilemişler. Ardından kurdukları makinalı tüfekleri çalıştırarak, ce

61

sedi cesedin üzerine düşürerek ortalığı ka na bulamışlar. Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali, ya Düzgün baba nidaları gökyüzüne yüksel miş. Silahların sesi kesilince, Akdağ1 ın çıp lak zirvesi kanlı Kerbela çölüne dönmüş,, kan lı cestleri kızgın güneşin altında bırakan as kerler, kadın ve çocukları katletmek için köy lere dönmüştü.

 

6

Beyaz dağ katliamının haberi aynı gün köyümüze ulaştı. Dağda iki kola ayrılan asker lerin bir kolunun Zımek köyünü, öbür kolu nun Xeç köyünü bastığını, kadınları ve çocuk lan topladıktan soma bütün evleri ateşe ver diğini, Zımek ile Xeç köyü arasındaki Hopik mıntıkasında topluca katlettiğini, bu katliam dan iki köyden sadece asker süngüsüyle par çalanan, annesinin karnından dışarı çıkan bir kız çocuğunun sağ kaldığım duyduk.

Tüylerimizi diken diken eden bu haberleri alınca, köyümüzün kadınları panik içinde ço cuklarmını sırtlayarak Zargovit Dağının etek lerine tırmandık. Annem, ben, gelinimiz ve çocuklarıyla evden ayrılarak ormanlığa gir

63

dik. Köpeğimiz Sıço ardımıza takıldı. Annem fazla köyden uzaklaşmamızı istemiyordu. Evi mizin arkasındaki tepede ormanların başla dığı yerde, gür ağaçların arasındaki küçük bir düzlükte yerleştik. Yengem çocukları için bezden salıncakları yaparak ağaçların daları arasına asıp çocukları uyuttu. O gece hepimiz sessizce bu ormanlıktı yerde yattık. Gece bü yük abim Süleyman yanımıza geldi, askerle rin yarın köyümüze ulaşacağını söyledi. Bizi de alıp yanlarına, ormanların içine götürmek istedi. Annem karşı çıkarak bu isteğini red etti. Sonunda o da ses çıkarmazsanız onlar korkudan ormanlığa giremezler diyerek bura da kalabileceğimizi kabul etti.

Sabah göneşi daha yeni doğmuştu ki; Dere Oxe' den çıkan askerler, Sey Bakıl' m konağı mn etrafını sardı. Beser Hatun, iki bayan hiz metçisi, ayağından yaralı üvey oğlu ve küçük kızı Dilif köyü terk etmemiş, annemin bütün yalvarmalarına rağmen evinden çıkmamakta diretmişti.

Benim bildiğim kadarıyla, Beser, Kureşan aşiretinin Kudan kolunun Lideri Ali Heyder'

64

m kızıydı. Güzelliği ile dillere destandı. Siyah ve lüle lüle saçları ayak topuklarına kadar inerdi. Boyu uzun, ince ve zarifti. Kuğu boynu gibi bir boyuna sahipti. Gözleri büyük ve sim siyahtı. Gerdanı ise süt gibi apaktı. Babası ve büyük abisi Hasan efendinin İstanbul' la iliş kileri vardı. Sürekli gidip gelirlerdi. İstanbul' dan her dönüşlerinde Beser'e' çeşit çeşit elbi seler getirirlerdi.

Beser, onsekiz yaşma bastığında Dersim' in Ağaları beyleri babasının evine dönür üzeri ne dönürler gönderdi. Ama Beser hiç birini beyenmedi.

Bizim köyde oturan Sey Bakıl, Kureşan aşi retinin Şıxan boyundan İbolar kolunun lide riydi. Uzun boylu, güler yüzlü, geniş umuzlu, pala bıyıklı bir adamdı. Beyaz bir atı vardı. Hali vakti yerinde olduğu için çalışmazdı. At sırtında köy köy dolaşırdı. Beser' in abisi He sen efendiye misafir olduğu bir gece, Beser' le gözgöze geldiği ve aşık olduğu anlatılırdı. Ama o sıralarda Sey Bakıl, bizim köyden Uşe Tüisk' m kızıyla evliydi ve iki çocuğu vardı.

 

Sey Bakıl, aracı bir kadm göndererek Beser' e aşık olduğunu bildirmiş. Beser: "O evlidir, olmaz" cevabım verince, aynı gün eşini boşa mış. Bu olaydan soma Beser onunla evlen mek istiyormuş, ama bu kez Babası Ali Hey der ve Büyük abisi Hesen efendi bu evliliğe karşıymış. Sey Bakıl çok uğraşmış fakat bir türlü Beser' in babası ile abisini ikna edeme miş. Anlatırlar, derler ki; bir karanlık gecede adamlarını yanına alan Sey Bakıl, Beser' in kaldığı Hesen efendinin konağımn yakınma gidip saklanmış, gece yarısına kadar Beser' in dışarı çıkmasını beklemiş, fakat Beser dışarı çıkmamış. Bunun üzerine yanında getirdiği adamları ile birlikte Hesen efendinin kona ğının arka duvarını delen Sey Bakıl, bohça sıyla odada bekleyen Beser' i omuzuna ala rak duvar deliğinden çıktığı gibi beyaz atma bindirmiş, kendiside ata binip kollarıyla Be ser' i sarınca, atım mahmuzlamış ve karanlı ğm içine bir ok gibi dalıp kaybolmuş.

Aynı gece Beser hatunu konağına götürüp nikahlayan Sey Bakıl, olayın duyulması üzeri ne Şıxanlarla Kudanlar arasında tatsızlıklar,

66

kavgalar başlamış. Sonunda iş silahlı çatışma lara kadar varınca; Dersim1 in ileri gelenleri, pirleri, seyitleri olaya el koyarak, iki aileyi barıştırmış.

Beser hatun ardarda dört erkek bir kız çocuğu doğurmuştu. Buna rağmen güzelliğin den hiç bir şey yitirmemişti. Boyu yine ince ve zarifti, yüzü lekesiz ay gibiydi. Ama son altı aydan beri, Sey Bakıl' m ona yaptığı iha neti bir türlü af edememiş, içten içe erimişti.

Sey Bakıl, bir yıl önce Elazığ'da idam edilen Kureşan aşiretinin reisi, Seyit Hüseyin' in Kü çük karısı Gülse Hatuna göz dikmiş, Beser ha tunla duygusal ilişkisini koparmıştı. Gülse Ha tun ve Sey Bakıl' la ilgili dedikoduları duyan Beser, yatağını Sey Bakıl' dan ayırmış, hiç kimseye bir açıklama yapmadan kendikendi ne ve kaderine küsmüştü.

Annem, Beser hatunun evini terk etmeme sini, Sey Bakıl' la ilişkisinin kopmasına bağlı yordu: 'O, yaşamak istemiyor, ölmek istiyor,' diyordu.

Sonraları halk arasında başka dedikodular da dolaşıyordu. Bir söylentiye göre Sey Bakıl

 

planlı olarak Beser hatunu evde bırakmış, biz ormana çıktığımız günün gecesi, eve uğramış, dört oğlunu yanına alıp ormana çıkmak ister ken Beser hatuna: 'sen gelme, askerler sana bir şey sorarlarsa; ben Hesen efendinin bacı siyim de, sana karışmazlar' demiş, okumuş aydın bir adam olduğu için Dersim' in her tarafında delik delik aranan Hesen efendinin bacısı olmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilen Sey Bakıl böylece Beser hatunu asker lere öldürtmek istemiş.

Başka bir söylentiye göre ise; Beser hatun Sey Bakıl' m bu planım anladığı için kendi içinden senin gibi bir adamla ormana gelip bu kahrolası yaşama katlanacağıma askerle rin kurşunuyla ölürüm daha iyidir diyerek konağından dışarı çıkmamış.

Askerlerin Sey Bakıl' ın konağını sarıp Be ser hatun ve yanındakileri götürdüğü zaman Zargovit dağının bir yamacında yanındaki De menanlı dört silahlı ile olayı seyr eden Sey Bakıl' m, Demenanlılarm müdehale istekleri ne karşı çıktığım, 'müdahale ederseniz hepsi ni katlederler' dediğini bile anlatırlar.

68

Artık bu söylentilerin hangisi doğru hangi si yanlıştır ben bilemiyorum.

Beser hatun kucağındaki küçük kızı Dilif, üvey oğlu, ayağından yaralı Hasıl baba, Bor nakli iki hizmetçisi, konaktan çıkarıldıkları zaman biz ormanlıklarda saklamış ağaç dalla rı arasından olanları bitenleri izliyorduk. Yü rüyemiyen Hasıl babayı dipçikliyerek götürü yorlardı. Hizmetçi kadınların çığlıkları saklan dığımız yere kadar ulaşıyordu. Beser hatun kucağındaki kızı Dilif i sıkıca göğsüne bastır mış, başı dik, Galbusan cayma doğru yürüyor du.

Bir gurup asker Beser hatun ve beraberin dekileri çayın diğer tarafına geçirince, başka askerler guruplara ayrılıp evleri çembere ala rak içeri girdi. Köyde başka da kimselerin ol madiğim anlayınca, evleri ve konakları ateşe verdi. Alevler pencerelerden çıkıp saçakları yalayınca annem dizlerini döverek ağlamaya başladı.

Bir duman kapladı Galbusan' ın üstünü, ka ranm karası bir duman, köyümüzün iki değir

 

meni, Çe doye Qeri, Kek Ale Berti ile Sey Ba kıl' m konağı birer top ateş kesildi. Evimizin pencerelerinden çıkan alevlerin ısısını içimiz de his edereken dumanları gizlendiğimiz ye re kadar ulaştı.

Artık köyün evlerini dumanların arasından güçlükle seçebiliyorduk. Askerlerin oradan oraya koşuşup durduklarım bağırıp çağırma larından anlayabiliyorduk. Bir süre soma köyde başıboş dolaşan bütün hayvanları top lamaya başladıklarına tanık oluyorduk.

Beser Hatun ve beraberindekileri gizlendiği miz ormanlığın karşısındaki yamaçlardan Des te pirgiciye doğru bir gurup asker tarafından çember içine alınıp götürüldüğünü gördük.

Akıbetini, çok sonraki tarihlerde Alo Kol' dan dinledim. Alo Kol, o zaman otuz yaşların da, küçük sivri kafalı, uzun yüzlü, mavi göz lü, kumral saçlı, zayıf vücutlu bir adamdı. Üzerine kaynayan su döküldüğünden bacağı diz kapağından yanmış, baldırına doğru çe kik, adeta ikiye katlanmış gibiydi. Sağlam ayağı üzerinde durduğunda normal bir insan boyundaydı. Sakat ayağı üzerine bastığında,

 

boyu neredeyse yarı yarıya kısalırdı. Baston la bile yürüdüğünde boyu bir uzanıp bir kısalıyordu. Daima yüksek bir ses tonuyla konuşurdu. Alo Kol, o günü kelimesi kelime sine şöyle anlatıyordu:

'Beser hatun ve yanındakileri, Çalkıran kö yünün yanından Deste Pirgiciye getiriyorlar dı. O anda onların geçeceği yolun üzerindey dim. Beser hatun yakın akrabam olan Sey Ba kıl' m hatunuydu. Çocuklarıyla birlikte tutuk lanıp götürüldüğünü görünce, kendimi tuta mayarak ağlamaya başladım. Ağladığımı gö ren zabit hemen askerlerine emir verdi. Tek me tokat beni döven askerler, elimdeki bas tonumu alınca beni de yakalayıp kafileye kat tı. Ve Deste pirgiciden yürüttüler. İki topal erkek, iki hizmetçi kadm, Beser hatun ve bir bebektik. Deste Pirgiciyi geçince, Polusur ile Derik mezrası arasındaki Ware Sevitin tepe sine çıkarıldık. Tepenin üstündeki ulu ağacm gölgesine götürülerek "çök" emriyle oturtul duk. Beş adım kadar ilerimizdeki Zabit biraz düşününce askerlere: 'Bunları birbirinden ayı rın' emrini verdi. Bunun üzerine tekmelerle

71

kaburga kemiklerime vura vura beni kuru muş bir çalılığın yanma kadar götürdüler. Orada askeri bir bezle gözlerimi bağlayarak yere yatırdılar. Tekme, küfür ve bağırtı ses lerinden Hasıl Baba' yı da ağacm gölgesinden uzaklaştırdıklarını anladım. Daha sonra hiz metçi kadınların ağlama sesini işitince, daya namadım, elimle göz bandımı çözerek sa ğı ma soluma baktım; bir gurup asker hizmetçi kadınlarla uğraşıyor, Zabit' te Beser hatunun yanında oturmuş, yüzüne bakıp gülüyordu. Hemen ilerimde bir ardıç ağacı vardı, yap rakları gürdü, etrafında bir diz boyu kadar da kamış türünden bir çeşit ot uzanmıştı. Kaldığım yerde kalsam zaten beni öldürecek lerdi. Ama ardıç ağacının kökünün arkasında ve otların arasında saklansam bir ihtimal bel ki kurtulabilirdim. Bütün cesaretimi toplaya rak ardıç ağacma doğru sürüklendim. Otların arasına sindiğimde onlar artık beni göremez lerdi. Ama ben kolaylıkla onları görüyor ve seslerini işitebiliyordum. Hizmetçi kadınlar Beser Hatundan yirmi metre uzaklaştırılmış, askerler etraflarını çevirmişti. Hasıl Baba ise

 

benden görünmüyordu. Beser hatun karşım da kucağındaki bebeği ile oturmuş, 35 yaşma ayak basmasına rağmen genç bir kız kadar güzeldi. Başında siyah bir kofi vardı: Kofınin ön tarafına dizili bir dizi altın alnını süslüyor du. Üzerinde ön ve arkası pembe, yanları kır mızı ipekten ayak bileklerine kadar uzanan bir fistan, bu fistanın üzerine ön kısmını ör ten mavi renkli bir peştimal bağlıydı. İnce be lini saran, bizim yörede Kaşing denilen yün den örülmüş, mavi, sarı, kırmızı renkli bir kuşak sarmıştı. Yüzü endişeliydi. Gözlerinde büyük bir keder vardı. Dudakları ağlamaklıy dı. O anda alnında beliren çizgiler, çektiği acı larm aynasıydı.

Dikkatle Zabit ile Beser hatunu dinlemeye çalışıyordum. Zabit benimde kolaylıkla duya bileceğim bir ses tonuyla:

"Kocan Seyit Bakıl nerede? Oğulların nere de?"

"Kocam bir hafta önce çocuklarımla birlik te Elaziz' e gitti."

"Kocanın üç gün önce Mazgirt yöresinde yakalanıp öldürüldüğünü duymadın mı?

73

Bu son soru karşısında Beser hatun1 un yü züne bakışlarını diken Zabit:

"Ama istersen dört oğlunu kurtarabilirim" diyerek sırıttı. Suskunluğunu sürdüren Beser hatuna:

"Benimle evlenmeyi kabul edersen çocuk larmı kurtarırım, Hasıl Babayı ve iki hizmet çini de serbest bıraktırırım. Hemde ellerine birer pusula veririm, onunla bütün Dersimi serbest dolaşırlar," dedi.

Bu insanlık dışı ve ahlaksız teklifler karşı sında elindeki çubukla önündeki toprağı eşe leyen Beser Hatun' unun benzi sapsarı kesil di. Bir müddet soma başını kaldırarak hay van suratına dönüşmüş zabitin suratına bak ü:

"Ayıp değil mi? Hiç utanmıyor musun? Ben beş çocuk annesi, evli bir kadınım. Ölüm tehditleri altındaki bu hayvani isteklerini ne Allah kabul eder ne de kul" dedi. Kendini ha karete uğramış sayan zabit, ayağa kalkarak bir kaç kez Beser hatun' un etrafında dolan dı. Soma kızgın bir ses tonuyla:

74

"İsteğimi kabul etmezsen; önce küçük kızı m, ardından Hasıl babayı, onun ardından hiz metçilerini kurşuna dizdiririm"deyince, Beser hatun kararlı bir ses tonuyla:

"Önce beni öldürün!" diye bağırdı. Bu cevap karşısında oldukça sinirlenen Zabit, bir kö pek gibi kudurarak etrafında dolandı, asker lere dönerek: "O iki topal iti getirin" diye bu yurdu. Dört asker benim biraz önce yatırıl dığım, dördüde Hasıl Baban' m kaldığı yere doğru koştu. Benim orada olmadığımı görün ce: 'komtanım birisi kaçmış' diye bağırarak sağa sola koşuştular. Bu ara Hasıl Baba' yı koltuk altlarından tutan askerler, onu büyük ağacm gövdesine yasladılar. Kaçtığıma çok sinirlenen, adeta zıvanadan çıkan Zabit, Hasıl Baba' nin karnına bir tekme attı. Yüzü bu ruşan Hasıl Baba dizüstü çökünce, Zabit yakasına yapışarak ayağa kaldırıp sırtını tek rar ağaca dayadı. Belindeki tabancasını çeke rek ağzma mermiyi sürünce, Hasıl baba' nin şakağına dayayarak Besre Hatun' a döndü:

"İsteğimi kabul ediyormusun, etmiyormu sun?" der demez, analığına ahlaksız teklifler

 

yapıldığını anlayan Hasıl Baba: "Ana tükür bu caninin yüzüne, alnımızın akıyla ölelim" diye bağırırken yumruğunu bir balyoz yapa rak Zabitin çenesinin altına vurdu. Başı dö nen, ağzı kanayan Zabit sendeleyerek bir kaç adım geri geri gidince, desteksiz kalan hasıl baba ağızüstü yere düştü. Yediği yumruğun sersemliğinden kurtulan Zabit, elindeki sila hm namlusunu Hasıl baba' m basma doğru tutarak tetiği çekti. Beser hatun kucağındaki çocuğuyla yerinden fırlayak dişi bir kaplan gibi Zabit' in üzerine saldırdı. Ciğerleri sökülü yormuşçasma bağırıyordu. Yüzü korkunç bir hal almış, gözleri kan çanağına dönmüş, ağzı çarpılmıştı. Henüz Beser hatundan umudunu kesmeyen Zabit, çevik bir hareketle Beser hatunun kucağındaki çocuğu çekip aldı. As kerlere dönerek: 'Serbestsiniz' diye bağırdı. Ve kucağmda çatlarcasma ağlayan çocukla büyük ağaca yakın meşe ağaçları kümesinin bulunduğu tenha bir yere gitti.

Askerler, 'Serbestsiniz' emrini alınca beşer kişilik iki guruba ayrılarak iki hizmetçi genç kadını aralarına alarak soymak istediler. Ka

 

dmlar direnip bağırınca, üzerindeki elbiseleri parçalayarak çırılçıplak soydular. Hayvanlar gibi sırayla kadmlara defalarca tecavüzde bu lundular. Olayı seyrederken bin kez insanlı ğımdan utandım. Bin kez yerin dibine batıp çıktım. Sesim duyulmasın diye içten içe defa larca ağladım. Sinirimden tırnaklarımı taşla ra sürdüm. Bir ara kalkıp üzerlerine fırla mak, bu hayasızlığı, bu barbarlığı seyretmek tense ölmek istedim. Topal ayağımı yok ladım, halime gücüme baktım, çaresizdim, erkekliğimden utanarak karılar gibi gözyaşı döktüm. Bu vahşetin tanığı olmak, en az sa mğı olmak kadar suç saydım vicdanımda. Ama elimden bir şey gelmiyordu. Ölme bece risi bile kalmamıştı bende.

Askerler kemerlerini bağlayıp keyiften ıs lıklarmı çalarken iki hizmetçi kadm iki ayrı yerde çırıl çıplak ve baygın olarak sırt üstü yatıyorlardı. Zabitin ve çocuğunun ardından meşe ağaçları kümesinin yanma giden Beser hatun burada Zabitle ağız münakaşası yapa rak çocuğunu almak istiyordu. Ama Zabitin niyeti kötüydü. İt gibi ağzından kanlı bir sal

77

ya akıyordu. Beser hatunun elini Zabitin kuca ğmdaki kızına uzattığı bir sırada, kızı yere bırakıp Beser hatunun bileğine yapışan zabit onu kendine çekmek isteyince, Beser hatun bütün gücüyle zabitti itti. Çocuk çığlık atarak annesine sarıldı. Kızan Zabit, Beser hatunun suratına bir yumruk indirdikten soma onu yere düşürmek istedi. Dengesini yitirmeyen Beser hatun, eğilerek yerdeki taşı kaptığı gibi Zabitin suratının ortasına yapıştırdı. Kızıl bir kana bulanan ve leş üzerinden kalkan bir kurtun yüzüne dönen Zabitin yüzü korkunç laştı. Elleri titredi. Ve o hırsla silahına sarı larak Beser hatunun başına iki el ateş ederek onu öldürdü. Onun o narin vücudu, cansız ola rak toprağa düşünce ben de utancımdan otla rın arasında öldüm. Hizmetçi kadınların çıp lak vücutlarına kusan silahların sesini du yunca ölmediğimi anladım. Gözlerimi açıp baktığımda Zabit, kucağında ağalayarak: 'An nee, annee1 diye bağıran küçük Dilif le önde, askerler omuzlarındaki kasaturalı silahlarıy la onun ardında tek sıraya dizilmiş gidiyor lardı.

 

Uzunca bir süredir sindiğim yerden çıkma dım. Canımı alması için Allaha yalvardım. Toplumun içine tekrar dönmeye utandım. Akıl melekelerimi yitirdiğimi sandım. Üze rime oturarak hüngür hüngür ağladım. Vah şeti gören gözlerime inanmadım. Kulaklarım daki çığlıkları yalan saydım. Ayağa kalkmak istedim ama kıç üstü düşünce kalkamadım.

Bir müddet sonra diz üstü sürünerek Beser Hatunun nazik bedeninin yattığı yere kadar ulaştım. Onu cansız, yerde yatar vaziyette gö rünce; gördüklerimin gerçek olduğuna yeni den inandım. Bu kez avazımın çıktığı kadar sesli ağladım.

Güneş batmak üzereyken, kendime geldi ğimde Beser hatuna iyice baktım, siyah kofisi başından düşmüş, uzun siyah saçları omuzla rina dökülmüştü. Güzel yanağından çenesine doğru kan akıyordu. Yüzünde hafif bir tebe süm vardı. Güzel başmı yan koymuş, ağız üs tü mutluluk uykusuna dalan soylu bir pren sesti sanki. Yanma vardım beline bağladığı peştimali çözdüm. Boynundaki ipekli yazma sını çıkardım. Peştimali açtıktan soma nazik

79

bedeninin üzerine güzelce örttüm. İpekten yazmasım elime alarak ulu ağacm yanma kadar sürünerek gittim. Dualar ederek yaz mayı ağacın kuru bir dalma bağladım. İste dimki bu yazma dünya durdukça bu dalda sallansın, Beser Hatunun dramını buralara uğrayanlara anlatsın.

Ağacın altında sırtüstü yatan Hasıl Baba' ya gözüm ilişince, iki elim yerde diz üstü yürüyen bir çocuk gibi sürünerek yanma ulaştım. Onu kucaklayarak ağladım: 'Kalk yeğenim, kalk yiğidim, sen ölemezsin' dedim. Kanlı başmı dizimin üzerine alarak alnından öptüm. Sakalları henüz yeni çıkmış yanakla rını, sivri çenesini okşadım. Ağıstos sıcağmda cesedinin buz kestiğini his edince, yeğenim Hasıl babanın ebediyet göçtüğüne tam olarak inandım.

Artık ağlamıyordum. Duygularım sanki buz kesmişti. Hizmetçi kadınların yattığı tarafa baktım. Hemen başımı çevirerek utandım. Gözlerimi yumarak yırtılmış elbiselerinin ya m na kadar süründüm. Bez parçalarıyla çıp lak vücutlarını örtünce, önümü Pirgici Derik

 

mezrasında görünen evime doğru çevirerek süründüm.'

81

6

Yanan evlerimizden yükselen dumanlar, Galbusan çayı boyunca alçalıp yükselerek gidiyordu. Köpeğimiz Sıço büyük bir tehlike altında olduğumuzu sezdiğinden evleri yakan askerlere havlamadan sessizce duruyordu. Havlamaması için annem ikide bir ona yal varıyor, bir çocuğu tembih eder gibi tembih ediyordu.

Köyde yükselen alevleri uzaktan görüp gizlice ormanların arasından yürüyerek otur duğumuz yere kadar gelen, yirmi yaşların daki abim Kamer ve Miste devresin oğlu 18 yaşlarındaki Mehmet, biraz daha ormanlığın içlerine çekilmemiz için anneme yalvardılar. Babamın öldürülmesi ve evimizin yakılma sıyla yaşamdan umudunu kesen annemi bir

 

türlü ikna edemediler. Anneme ne dedilerse 'Siz gidin kendinizi kurtarın bize bir şey ol maz. Köyü, evleri, konakları yaktılar, davar lan topladılar biraz sonra dehf olup giderler' dedi. Annem ile Abeyimin tartışması sürüyor ken kaldığımız ormanlığa yakın bir yerden yabancı erkek sesleri geldi. Köpeğimiz Sıço yerinden fırlayarak havlamaya ve aşağı, kö ye doğru koşmaya başladı. Ormanın çıkışında duran Sıço, kendine çok yakın olduğu kişilere havladı. Daha soma adeta onlarla boğuştu. Bir sillah patladı. Sıço bağırarak geri dönüce sesi kesildi. Telaşa kapılan annem: 'Kamer, Mehmet geliyorlar siz kaçın' deyince bu kez abim gitmek istemedi. Annem: 'Gitmezsen sütümü sana helal etmem' deyince, Mehmet ile Kamer abim gür ormanlığın içine dalarak kayboldular. Askerlerin sesi yaklaşınca An nem, Süleyman abimin eşi, yengem Ğezal' a dönerek: 'Ver o çocuğu, sen de kaç' der de mez çocuğu annemin kucağına atan yengem, abimgilin kaçtıkları omanhğa girdi. Yengem gidince ben, annem Eme, Süleyman abimin küçük kızı Xatice ve altı yaşındaki oğlu Xıdır,

83

on yaşlarındaki abim Hasan Ali, Teyzem Fat ma, Miste devrisin oğlu ve kızı on yaşındaki Xıdır, altı yaşındaki Yemoş kalmıştık. Annem ile Teyzemin kocaları bir gün önce Akdağ' da katledilmiş, ikiside dul kalmıştı.

Ben Xıdır, Yemoş, Hasan Ali, küçük Abi min oğlu Xıdır arkadaştık. Kuzularımızı birlik te otlatmaya götürürdük. Galbusan çayının düzlüğünde oyunlarımızı birlikte oynardık. Belki ayrı ağlardık, ama hep birlikte güler dik. Abim Hasan Ali' nin yuvarlak bir yüzü, siyah güzleri, biraz uzunca bir burnu vardı. O da biz kızlar gibi uzun bir entari giyerdi. Ama bizi bir çoban gibi yönetirdi. Ona özenen yardımcısı Miste Devresin oğlu Xıdır' dı. Q Hasan Ali' ye göre biraz daha şişman ve han taldı. Koşu yarışması yaptığımızda biz kızlar la bile yanşamaz, yolun daha yarısında kendi ni yere atardı.

Yemoş iki yaş benden küçüktü, ama onu çok severdim. Masmavi gözleri vardı. Saçları sarı, yanakları kırmızıydı. Annelerimiz ikimi ze hep aynı renkte elbiseler dikerdi. Saç örük lerimizin boncuklarının renkleri bile aynıydı.

84

0 gün askerler ormana girdiklerinde Ye moş' la el ele tutuşmuştuk. Hasan Ali ile Xıdır da yanyana durmuşlardı. Annem ile teyzem ağlı yorlardı. Askerler korktukları için önce orma na giremediler, soma yanımızda silahlı kimselerin bulunmadığmı anlayınca etrafı mızı sararak annem ile teyzemi dövdüler. O zaman hepimiz birlikte ağladık. Hatice anne min, Xıdır da teyzemin kucağmdaydı. Bizleri önlerine katarak ormanlıktan çıkardıklarında bir baktım ki; köpeğimiz Sıço yerde yatıyor du, bir an ardımıza takılıp geleceğini sandım. Hatta bir ara ardıma bakarak: 'Biz gidiyoruz Sıço, sen de gel diye bağırdım' yerinden kıpır damayınca öldüğünü anladım. Yüksek sesle ağlayarak annemin ardından koştum.

Askerler bizi, evimizin önünden götürür ken pencerelerine baktım simsiyah çerçevele ri kalmıştı. Hala pencerelerden kapkara bir duman dışarı çıkıyordu. Ahırımızın damı çök müş, alevler evimizin hemen yamnmdaki meşe ağacımn dallarını yaladığından yaprak lan kurumuş ve pörsümüştü. Bir zamanlar Sıço' nun gölgesinde uyuduğu, benim oyunlar

 

oynadığım ağaç yanmış, Sıço ölmüştü. Bende esaret altında, bilinmez bir geleceğe doğru küçük adımlarımla yürüyordum.

Bizi Dere Oxe' ye götürerek oradan yukarı doğru yürüttüler. Köyümüzü ilk kuşattıklann da babam ve diğer köylülerimizi de buradan götürmüşlerdi. Çevremizde çok sayıda asker vardı. Hepsinin elbiseleri aynı renkteydi. O muzlarına asılı tüfekleri, tüfeklerinin ucunda süngüleri vardı. Annem ve teyzem ağladık larmda onlara sövüyorladı. Sordukları bazı sorulara cevap arıyorlar, onlar bizim biz onların dilinden anlamadığımız için soruların karşılığını alamıyorlar, bunun için hem yürü tüyor hem dövüyorlardı.

Annem, Xaticeyi, Teyzem de Küçük Xıdır'ı kucaklarına almış yürüyorlardı. Abim Hasan Ali, uzun fistanını beline bağladığından, ser best kalan ayaklarıyla daha hızlı ilerliyordu. Büyük Xıdır' ın suratı kıpkırmızı kesilmiş, üzerindeki fistanın umuz kısımları terden ıslanmıştı. Benle Yemoş Kah elele tutuşarak kah annemin eteğine yapışarak gidiyorduk. İkindi vaktinde bizi Zargovit dağının arka

86

etekleri ile Akdağ arasındaki Dere gol' e gö türdüler. Burada derin bir çukura koydular. Annemle teyzemin boynundaki altınları kopa rıp aldıktan sonra sıra halinde oturttular. Kal dığımız çukurun etrafında belirli aralıklarla dizilen askerler ellerindeki sillahların namlu larmı bize çevirerek kıpırtısız dikildiler. Bir tarafımızda bir kaç gün önce üzerinde babam ve dayımın katledildiği Akdağ, diğer tarafı mızda ahilerim ve yengelerimin saklandığı Zargovit dağı vardı. Masmavi bir çarşaf gibi bu iki dağm arasına gerilen gökyüzü temiz ve beraktı.

Ortalık sessiz ve sakindi. Kuşlar ve ağustos böcekleri seslerini alıp gitmişti. Güneş bizden uzaklaşmış, Akdağm gölgesini üzerimize sal mıştı. Annem ve teyzem artık burada öldürü leceğimizi kesin olarak anlamıştı. İkisi de çil gına dönmüş, akkıllarım kaçırmış, Allaha, er mislere, ziyaretlere imdada gelmeleri için dualar okuyarak yüksek sesle yalvarmaya başlamıştı. Biz çocuklar da ağlayarak ortalığı tam velveleye vermiştik ki, başka köylerden topladıkları bir gurup çocuk ve kadını kal

 

dığımız çukrun kenarından çukurun içine it tiler. O ara annemle teyzem ayağa kalkınca, çukura itilen bazı kadın ve çocuklar henüz yerdeyken, bazıları yarı doğrulmuşken silah lar patladı. Ağzı çarpılan, gözleri kocamanla şan annem, bir çılgın gibi beni yanma çeke rek yere yatırdıktan sonra ağızüstü üzerime kapandı. Uzun süre silahların sesini duydum. Nerdeyse annemin altında boğuluyordum. Kolumda ve bacağımda bir yanma ve acı var dı ama henüz vurulduğumu ve annemlerin öldüğünü bilmiyordum. Silah sesleri kesildik ten soma vücudumun ıslandığım anladım. Annemin altından çıkmak için çok uğraşüm ama beceremedim. Gerisini, büyüdüğümde Dayım Hasan bana şöyle anlattıyordu:

'Ben, Zargovit ormanlığında çocuklarımızla birlikte saklanıyordum. Büyük abim Sey Hü şeyin' in beraberindekilerle birlikte Akdağda katledildiğini duymuştum. Hemen yanımda kalan katırımın palanını sırtına çekerek ha zırladım. Yanıma bir yorgan alarak amcanım oğlu Sey Memet' le birlite yola çıktım. Zargo vit ormanlığının arka eteklerinden inerek

88

Dere gole, oradan Akdağ eteklerine tırmanıp katliamın yapıldığı dağm tepesine çıkacaktık. Zargovit eteklerine indiğimizde burada taş hk tenha bir mıntıkada saklanan beyaz sakal lı, yaşlı bir adama rastladık. Adam bir kaç sa at önce askerlerin Galbusanlı bir gurup kadm ve çocuğu getirip dere Golde katlettiğini anla unca, çılgına döndüm. Katırımın yönünü o tarafa çevirerek gittim. Dereye indiğimde dik katlice sağa sola baktım, çevreyi dinledim askerlerin olmadığına emin olunca dere yuka rı koştum. Hava kararmıştı. Ama henüz önü mü görebiliyordum. Dere yatağına indiğimde deliler gibi taşların arasından koşarak: "Hey kimse varmı?" diye bağırdım. Kayalıklardan yankılanan sesimden başka ses duyamadım. Böyle bağırarak dere aşağı gidiyordum. Bir bağırmamın ardından bir çocuk sesi duydum. Ardımdan katırla birlikte gelen Amcam oğlu Sey Mehmet' e 'Bu tararlardan bir çocuk sesi geliyor, çabuk ardımdan gel' diye seslendim. Bir çukurun tepesine çıktığımda bir kenarda birbirene sarılıp ağlayan üç çocuk gördüm. Yaklaştığımda üçünüde tamdım. Biri Ablamın

 

kızı Emeydi. Biri Süleymamn oğlu, biri de Miste Dervişin oğlu Xıdır' dı. Bu çocukalarm hemen sağında bir çok kadm ve çocuk yerde yatıyordu. Kendimi şaşırmış, aklım karışmış u. Dizlerim ve ellerim titriyordu. Hıçkırıklar boğazımda düğümlenmiş, bir türlü ağlayamı yordum. Cesetlerin araşma gittim tanımaya çalışıyordum, ağız üstü yatan bir kadının kol tuk altlarından tutup yan çevirerek yüzüne baktığımda ablam Fatma' ydı. Hala ağzından kan akıyor, açık gözleriyle sanki bana bakı yordu. Yavaşça çevirerek sırt üstü yatırdım. Yanındaki kadını çevirip baktığımda Ablam Emina' ydı. Onunda gözleri açıktı. Amcamın oğlu Sey Memet geldiğinde yirmi üç ceset sa yarak cesetlerin hepsini tek tek yokladık, ama hiç birisinde canlılık belirtisi bulama dik. Ağlayan çocukların yamna gidip vücutla rina baktık. Büyük Xıdır' m karnı delinmişti. Ama fistanının iki kolunu kesip üstüste ek leyerek karnına bağlamıştı. Küçük Xıdır' m ağzından kan akıyordu. Eme' nin sol bacağı ve sol kolu kanlıydı. Hiç beklemeden Büyük Xıdır'ı katıra bindirdik, Eme' yi ben, küçük

90

Xıdır' ı da Amcam oğlu Sey Memet kucağımı za alarak oradan ayrıldık. Kucağımızdaki ço cuklarla birlikte ağlayarak Zargovit etek lerine tırmandık. Ariman mezrasına vardığı mızda küçük Xıdır can verdi. Hemen orada köylülerle birlikte küçük bir mezar kazarak gömdükten sonra yola çıktık. Gece yarısı ço cuklarımızın barındıkları bölgeye vardık. Ha ber duyulunca bir sıvan koptu, kadınlar yüz lerini tırnaklarıyla yırtarak, saçlarını yoldu. Eme' nin abileri, gelinleri, eşim ve diğer yakınlarım durmadan ağlıyorlardı. Büyük Xı dır' m durumu iyiydi, rahatlıkla konuşuyor du. Bir ara katliam anını bize anlam. 'Ben ayaktaydım aniden sillahlar patladı. Yana dö nüp sırt üstü düştüm. Üstüme ve yanıma dü şenleri gördüm. Kamımdan bir yanma hise dince vurulduğumu hemen anladım. Hiç kıpır damadan bir ölü gibi yerde yattım. Bir müd det sonra sillah seslerinin kesildiğini, asker lerin çekip gittiklerini anladım. Yavaşça üstü me oturarak çevreme baktım. Kimseyi göre medim. Ellerimle kendimi yokladım. Mide min üzeri yaş ve yumuşaktı. Fistanımı kaldı

 

np baktım. Karnım delinmiş, bağırsaklarım dışarı çıkmıştı. Hemen bağırsakları çıktıkları yere tekrar yerleştirdim, fistanımın kolarmı keserek, onlarla sıkıca bağladım. Cesetleri kontrol etmek için ayağa kalktığımda Eme1 nin ağlama sesini duydum. Oraya doğru yürü düm. Eme, annesinin altında kalmış, bir kolu ile bir bacaği dışardaydı. Bütün göçümü top layarak biraz uğraştım. Eme'yi annesinin ce sedinin altından çekerek bir kenara bırak tim. Tekrar cestlere yanaştığımda bu kez Xı dır' m ağlama sesim duydum. O da Fatma tey zenin koynunda kalmıştı. Hayret Fatma teyze iki dirseği iki dizi üzerine çökmüş, küçük Xı dır' ı da dizleriyle dirseklerinin arasındaki boşlukta korumaya alarak ölmüştü. Xıdır' ı da ordan alarak Eme' nin yanma getirdiğim de, ikisi birlikte ağlayınca bende ağlamaya başladım.'

Bunları bize anlatan Xıdır susadığı için su istedi. Ona bir tas soğuk su verdiler. Bir müd det sonra Zargovit ormanlığında konaklandığı mız yerde can verdi. Sabah göneş doğunca orada toprağa verdik. Dere Gole katliamından

 

sağkalan tek tanık Eme' ydi. Onunda bir kolu ile bir bacağı tutmuyordu. Bacağında üç kü çük delik vardı ve şişmişti. Kolunun dirsek ten aşağısı yaralanmış sürekli kanıyordu.

Abim Sey Hüseyin' in hanımı, ailemin bir nevi hekimiydi. Eme' yi ona teslim ettik. Ba kımmı o yapıyordu. Ormanda yetişen bazı bitkilerin sütlerini toplayarak, aynı otların kurumuş yapraklarını avucunun içinde toz halinde öğüterek, bitki sütüne katıp krem haline getirince yaralarına sürüyordu.

Bu tedavi işlemi uzun sürdü. Eme'nin ka buk bağlayan, şişen yaraları iyileşti. Ama sol eliyle sol bacağı sakat kaldı'

93

7

Uğradığımız katliamdan iki veya üç hafta somaydı. Ankara' dan gelen habere göre vur emri kalkmıştı. Yani erkekleri toplayıp dağ larm doruklarında ve kuytu yerlerde katlet menin adı olan "Sel hareketi," dağlardan geri dönüp köy ve mezralarda kalan kadm ve çocukları ortadan kaldırmanın adı olan "Sü pürge hareketi" sona ermişti.

Köy muhtarları bu haberi dağlarda ve or manlarda saklananlara iletince, abilerim bi zim köye, ben dayım Hasan gülerle Dedem Apağanm evine indim. Dedemin evi geniş olduğundan, evleri yanan bir çok aile ile bir likte kalıyorduk. Kolum ve ayağım henüz iyi leşmediğinden yürüyemiyordum.

 

Abelerim köye inince ilk iş olarak başla rım sokabilecekleri bir ev yapmaya başla dılar. Bunun için ormanda ağaç keserek köye taşıdılar. Yanan evimizin duvarlarını yıkarak taşlarını ayıkladılar. Henüz duvarları yapma dan köyümüzü basan askerler tarafından ya kalanarak götürüldüler.

İki gün sonra köyümüzün muhtarı; Abe yim Süleyman, Sey Memet, Kamer, Musa ve Davut' un artık eve dönemiyeceklerini, aske re götürüldüklerini söyledi. Bu haber üze rine yengelerim köyümüzü terk ederek baba larınm evlerine gitti. 16 yaşlarındaki küçük abim Hüseyin de köydeki akrabalarımıza sı ğındı.

Abilerim götürüldükten yaklaşık bir yıl somaydı. Köyümüzün muhtarı abim Sey Me met' in adının üzerinde yazılı olduğu küçük bir teneke parçasını getirip abim Hüseyin' e teslim ediyor ve abimin Samsunda askerliği ni yaparken öldüğünü, cesedi yerine, askeri yenin bu tenekeyi gönderdiğini söylüyor. Bu haber çevremizde duyulduğunda her kes hay ret etti. Meraklı insanlar abim Memed' in

95

yanı na giderek tenekeye baktı. Fakat kimse bu teneke olayına sağlıklı bir yorum getir emedi. Bazıları: fbu askeriyenin yaptıklarına akıl ermez, insanları canlı alıp götürüyorlar, onların yerine bir teneke parçası gönde riyorlar,' dedi. Abim Memet' in yerine gelen küçük tenekeden hemen soma, abim Süley man, Davut, Kamer ve Musa ikişer gün arayla askerden döndüler. Çok sevinmiştik. Fakat bize hava değişimi için geldiklerini söyle diler. Dördününde avurtları çökmüş, gözleri çukura kaçmış, birer iskelete dönmüşlerdi. Bize anlattıklarına göre kaldıkları yerlerin havası onlara iyi gelmemiş, yemekten içmek ten kesilmişler, gece gündüz öksürmüşler, uyurken terlenmişler, günden güne güçten düşmüşler, artık yürüyemez hale gelince, kö ye gönderilmişler. Onlara: 'sizin köyün suyu ve havası iyidir, oraya gidin iyileşirsiniz," demişler.

Abilerim köye dönünce o hasta halleri ile yarım bıraktıkları evi yapmaya başladılar. Hastalıkları günden güne azdı, dördü, dur mak bilmeden öksürüyorlardı. Bazen  oluk

96

oluk kan kusuyorlardı. Kanlarında ciğer ko kusu vardı. Bu durumu gören köylülerimiz abelerimin verem hastalığına yakalandıkla rını söylüyorlardı. Bu hastalık dertlilerin, ke derlilerin, acı çekenlerin hastalığıdır diyor lardı.

Demek ki abilerim, Akdağm katliamını kal dıramadılar. Dere Gol' m vahşetini sindireme diler. Zargovit dağı kadar büyük kederi içle rinden söküp atamadılar. Açık giden anne min gözlerini, yaşlı babamın kokmuş cese dini, kan kusarak can veren Xıdır' m küçük bedenini, kırık bacağımı ve elimi unutama dılar. Birde askerde gördükleri esareti, küfrü ve hakareti yutamadılar.

Onların vicdanları yaralandı, ruhları, umut lan kurşuna dizildi. Her gün duydukları acı bir haber, onların ciğerlerine bir hançer gibi saplandı. Birde aniden köylerinden yurtların dan alınıp götürülmeleri ve asker içinde esir edilmeleri ciğerlerini yaktı.

Her kes acıyordu abilerime, iyileşmeleri için Tanrıya yalvarıyordu. Ama bu hastalığın dualarla geçmiyeceğini de biliyordu.

 

İlk bahar sona erince abilerimin durumları kötüleşti. Dördü de yataklara düştü, vücutları leş gibi kokuyordu. Ardarda askerden geldik leri gibi ardarda ölmeye başladılar. On gün içinde yanayana dört mezera gömüldüler. Son kez abilerimin, annemin, babamın Xece" mn Hasan Ali' nin mezarına bakıp yemin ettim: 'Artık Galbusan köyüne gelmiyeceğim' diye rek topal ayağımı ve sakat elimi alarak dedem Apağa' nin evine döndüm.

 

İkinci Bölüm

1

Dayım Hasan' ın evinde büyümüş, on sekiz yaşıma basmıştım. Ama hala Galbusan köyü ne gitmemiştim. Bazen başka köylere gider ken uzaktan Zargovit dağma gözlerimi diker, ağlardım. Annem teyzem, küçük Yemoş, can lanırdı gözlerimin önünde, köpeğimiz Sıço' nun havlama sesleri gelirdi kulaklarıma. Bu görüntü ve seslere dalar yürürdüm.

Dayımın evinden sık sık başka köylere gi derdim. Buydu işim benim. Neden köy köy dolaştığımı kimseler bilmezdi. Bir ben, bir de Allah bilirdi. Ama şimdi yalnız sana söyle yeceğim, gezmemin nedenlerini. Aslında ço

99

cukluğumda yaşayıp gördüklerimin izlerini tanıklarını, kanıtlarını görmek ve öğrenmek istiyordum.

Ayağım topal, elim sakat olduğu için gitti ğim köylerde herkes, yaşlı erkek, kadın ço cuklar bana çok acır, ailelerinin bir ferdi gibi sayar, hiç bir sırlarını gizlemeden bana anla urlardı.

Güzel bir kızdım. Saçlarım lüle lüle ve canlıydı, yüzüm nur gibi parlardı, karşılaştı ğım insanlar benden etkilenir, çocuk kalan elime, topal kalan ayağıma bakınca acırlardı.

Bir gün dayımın evinden yaya olarak yak laşık bir buçuk saat uzaklıkta ki; Paxe havigi köyüne gitmiştim. Yöremizin en büyük yerle şim yerlerinden biri olan bu köyde Keko Bor' un evine misafir olmuştum. Keko Bor, o zaman altmış beş yaşlarında, ama gücü kuv veti yerinde, dinç bir adamdı. Canlı bir hafi zası vardı, hiç bir şeyi unutmazdı. Onun gibi yaşlıların pek çoğu, geçmiş hakkında pek ko nuşmazdı. Ama Keko Bor öyle değildi. Ona konuk olan her kese 37-38 katliamlarım, hal km liderlerini, aşiretlerin harbini, tek tek

 

kahramanı, haini ve korkağı anlatırdı. Kendi sinin aşiret ileri gelenleriyle birlikte katıldığı toplantıları, bu toplantıların yapıldığı mekan lan, toplantılarda sarf edilen sözleri bir bir aktarırdı.

Evine misafir olduğum gece, odasmda yir miye yakın kadm erkek ve genç vardık. Çoğu muz diz üstü oturmuş, onu dinliyorduk. Oda yı aydınlatan gaz lambasının ışığında tahta bir divanın üzerinde oturan Keko Bor, un ko caman gözleri, kalın ve sarkık bıyıkları vardı. Yüzü ilk bakışta inşam etkiler, bakışları insa mn içine işlerdi. Siyah bir Şalvar yakasız be yaz bir gömlek giyinmiş, omuzlanmn üzerine de bir hırka atmıştı. O gece karşımızda geçmi şe dalarak konuşmaya başlamıştı:

"Seyit Rıza 1936 yılının son bahannda Ku reşan aşiretinin lideri Seyit Hüseyin1 e haber yollamış, gün bildirmiş, 'Hırsız Pınarında bu luşalım' demişti.

Aynı gün biz atlarımıza binerek aşiretimiz lideri Seyit Hüseyin ile birlikte Hırsız Pınarı mezrasına gittik, atlanmızdan inerek hayvan larımızı yularlanyla ağaçlara bağladık. Çeşme

101

başına giderek soğuk suyunu içtik, ellerimizi yüzümüzü yıkadık, küçük guruplar halinde çömelerek, tütün tabakalarımızdan sigaraları mızı sardık. Çoğumuz Seyit Rıza1 mn önemli bir iş için bizi çağırdığını biliyorduk.

Aşiretmizin lideri Seyit Hüseyin, kederli ve düşünceliydi, bizden biraz ötedeki bir ta şm üzerinde oturmuş, sigarasından derin ne fesler çekerek, dumanını havaya savuruyor du. Üzerinde uzun bir hırka, başı, kahveren gi bir sarıkla bağlıydı. Sigarasının son nefesi ni çekince bizi yanma çağırdı. Etrafında bir halka halinde oturunca; kısaca şunları söy ledi:

"Seyit Rıza önemli bazı sorunları bizimle görüşmek maksadıyla bizi buraya çağırdığını biliyorum. Gelince hep birlikte onu dinleyece ğiz. Çevremizde, Ankara' da olan bitenleri on dan öğreneceğiz" dedi. Daha başka şeyler ko nuşmak istiyordu, ama Seyit Rıza atlı kafile siyle görünüce, konuşmasına ara vererek hep birlikte ayağa kalkarak onları karşılamaya gittik , atlarının yularından tutarak inmeleri ne yardımcı olduk. Onlar bizden daha kalaba

 

lık bir guruptu, el sıkaşarak öpüştük. Atlarını ağaçlara bağlayınca çeşmenin başına döndük.

73 yaşındaki Seyit Rıza' nm uzun, kırlaşmış bir sakalı vardı. Keskin bakışları, uzun boyu, geniş umuzları insanın içine cesaret aşılardı. Hal hatır sorup oturunca; Kek Ali Berti sağı na, Seyit Hüseyin sol tarafına oturdu. Biz di ğer aşiret ileri gelenleri yarım ay şeklinde bir dizimizin üzerinde saygılı bir biçimde çö melerek Seyit Rıza' yı dinlemeye başladık. Se yit Rıza keskin bakışlarını bir müddet sima larımızda dolaştırarak iki kez üstüste öksür dü, gür ve insanın içini okşayan kadife yumu şaklığındaki sesiyle, Zazaca, ama tane tane:

"Kardeşlerim, biz Dersimliler, yüzyıllardır kendi dağlarımızda, köylerimizde, mezraları mızda özgürce yaşarız. Allah' da şahittir bu güne kadar hiç kimseye bir zararımız, bir zulmümüz olmadı. Hep başkalarından zarar ve zulüm gördük.

Ankara hükümeti 12 yıldır Kürtlerin başı na çok belalar getirdi. Biz tarafsız kalmaya ça lıştık. Sen bize bulaşmazsan biz sana bulaş mayız dedik. Koçgiri' de masum insanları kır

103

dılar, zulme uğrayanlara kucak açtık. Palu' da Piran* da Dare Hini' de Diyari Bekir' de Za zalan kırdılar, sessiz kaldık. Zilan' da Ağrı' da katliam yaptılar, görmemezlikten geldik.

rk ordusu şu anda Dersim dışmda her ta rafa hakim olmuş, ama hakim oldukça zalim olmuş. Şimdi de Dersim1 e göz dikmiş. Elimiz deki silahlarımıza el koymak, anenelerimizi ve törelerimizi bozmak, topraklarımızı işgal altına almak, üç bin beş yüz yıllık dilimize ya sak koymak, gençlerimizi zorla askere götür mek, okullar ve mahkemeler kurarak ıslah ve zor yoluyla bizi Türkleştirmek ve başımı za vergi salmak istiyor.

Biz ki Selçukluya, Osmanlıya boyun eğme dik. Cengiz Han' ı, Timur Leng' i dağlarımız dan geçirmedik. Şimdi bunların torunlarına boyun eğecekmiyiz?

12 Yıl boyunca tarafsız kalmamız, bu gün düşünüyorum ki yanlıştı. Ankara hükümeti bize oyun oynadı. Dersim' e karışmıyacakmış gibi davrandı, Zazalarla Kurmanclarm isyan lannı bastırınca; bizi çepeçevre kuşatarak son sıraya aldı. Böylece Ankara hükümeti

 

karşısında Dersim yalnız başına kaldı. Şimdi biz ona karışsak da karışmazsak da, O bize saldıracaktır. İşte sizlere soracağım soru; bu bela karşısında ne yapacağız? Bana fikirleri nizi söyleyin" dedi.

Hepimiz başlarımızı önümüze eğmiş susu yorduk. Sonra başlarımızı kaldırarak, Seyit Hüseyin' e bakışlarımızı çevirdik. O da bu du rumu fark edince; seyit Rıza' ya döndü; say gılı bir ses tonuyla:

"Rayber, Söylediklerin haktır. Aynen tas dik ediyorum. Bu güne kadar Ankara hükü metine ve onun askerine bir zarar vermedik. Fakat onların bizim topraklarımızda gözü var. Bizi esir almak istiyorlar. Dediğin gibi gü venebileceğimiz kimseler de kalmamış, dağla rımız ve aşiretlerimizden başka sırtımızı da yayacağımız bir dayanağımız yoktur. Senin dediğin bela gelip bizi bulacak, peki bu bela ya karşı ne yapacağız? Bilirim, ordu Sivas, Koçgiri ve Erzincan üzeri bize karşı saldırıya geçmez. Palu Xarpiet hattı üzeri saldırıya ge çer. Siz Şıx Hesanan aşireti sırtınızı dağlara vermişsiniz, biz Dersim aşiretleri ovadayız.

105

Dolayısıyla orduların ilk hedefleri biz olur sak, çoluk çocuklarımız telef olur. Eğer bun larla harbe gireceksek, Dersim1 e sokmama ya kararlıysak benim bir önerim vardır" de di.

Seyit Rıza: "Önerin başım gözüm üzerine dir" deyince, seyit Hüseyin:

"Madem ki ordu Xarpiet Palu hatundan bi ze saldıracaktır. Ki ben böyle düşünüyorum, bizde aşiretlerin bütün sillahlı adamlarını toplayarak Murat nehri suyu boyunca bir sa vunma hattı oluşturalım ve askeri Dersim' e sokmayalım" dedi.

Seyit Rıza bu öneriyi kendisiyle birlikte ge len aşiret ileri gelenlerinin takdirine suna rak görüşlerini almak istedi. İleri gelenlerin bir kısmı:

"Rayber, sen bilirsin bizim sözümüz sende dir, senin sözün bizim sözümüzdür" dedi.

Başka bir kısmı ise: "Her aşiret kendi top raklarmı savunsun" görüşünü ileri sürdü. Bu duruma müdahale eden Seyit Rıza: "Hayır hayır Seyit Hüseyin haklıdır. Biraz sağlıklı düşünün, bir orta yolunu bulalım" de

 

di. Bir müddet düşününce, kendisiyle gelen aşiret ileri gelenlerine döndü:

"Dersim aşiretleri çocuk, kadm, hayvanla rıyla, dağlarımıza yaylaya gelseler, onlara ev sahipliği yaparmıyız?" diye sorunca ileri ge lenler hep bir ağızdan:

"Başımızın gözümüzün üzerinde yerleri var dır" dediler.

Bu duruma çok sevinen Seyit Rıza:

"Allah sizden razı olsun, Allah sizi serden belalardan korusun" diyerek Seyit Hüseyin' in görüşlerini öğrenmek istedi.

Öneri üzerinde düşüneceğini bildiren seyit Hüseyin' in durumundan rahatsız olan seyit Rıza, yanında oturan Seyit Keko' ya dönerek:

"Seyit Keko, bir haksız gelir sana bulaşırsa ne yaparsın?"

"Haksızdan kaçarım Rayber."

Biraz sesini yükselten Seyit Rıza:

"Pirim, pirim haksız yakanı bırakmıyor, git tiğin yere O, da geliyor."deyince, Seyit Keko sustu cevap veremedi. Aşiret ileri geleninin lafın altında kalması Seyit Hüseyi' ni üzmüş,

107

gururunu incitmişti. Dizlerinin üzerine kalka rak Seyit Rıza1 ya baktı:

"Rayber, Rayber, dönerim kafasının orta sına vururum, kanı kıçından aksın" dedi.

Sağ elini göğsünün üzerine koyarak hafifçe eğilen seyit Rıza:

"Eyvallah Pirim," dedikten soma: "Haksızın önünden kaçıp gidebileceğimiz bir yer göste rin, bende size hak vereyim" deyince hepi miz başlarımızı önümüze eğdik. İkinci bir top lantıda her kesin tavrının net olması gerek tiğini bildiren Seyit Rıza' yla vedalaşarak Hır sız çesmesindek ayrıldık.

Bu topantıdan soma O kışı kazasız belasız geçirdik. Ankara hükümetinin bütün hazırlık larmı tamaladığı, baharla birlikte saldıracağı haberlerini duyuyorduk. Buna karşı biz Der sim aşiretleri Seyit Rıza' m önerisine katılma yı düşünüyorduk. Tartışmalarımız bitmişken Seyit Rıza1 mn Seyit Hüseyine elçi gön derdi ğini duyduk. Bunun üzerine Seyit Hüseyin "Hazırlıklarınızı yapm, Halbori1 ye gideceğiz" diye bize haber yolladı. Bir gün soma biz Ku reşan ileri gelenleri atlarımıza binerek Hal

108

bori' ye doğru yola çıktık. Buluşma yerine yakın Kert tepesinde mola verdik. Atlarımızı bağlayarak Seyit Hüseyin' in etrafında otur duk. Önümüzde derin bir vadi, karşımızda karları erimeye başlamış ulu dağlar vardı. Munzur nehri coşarak bütün heybetiyle akı yor, sesi kulaklarımıza çok hoş bir nini gibi geliyordu. Nemli toprakta yeşil otlar boy ver miş, renk renk çiçekler açmıştı. Güzel bir bahar kokusu vardı. Kuşlar ve arılar baharın sevincini yaşıyorlardı. Böyle bir atmosferde Tütün tabakasını cebinden çıkaran Seyit Hü şeyin sigarasını sarıp yakınca, oturduğumuz ağacın altında hepimizin duyabileceği bir ses tonuyla:

"Dostlarım, arkadaşlarım,Sultan baba, Tu jik dağı bizden görünüyor, kırk ermiş, Xızır ve baba Munzur bizi dinliyor. Ziyaretlerle er mislerle karşıkarşıyayız. Benim ne annem, ne babam, ne kardeşlerim, ne de malım mül küm vardır. Ben sizinle birlikte varım, gücü mü, özümü, sözümü sizden alırım. Siz bana arka çıktığınız, sözümü yere atmadığınız müd detçe, sizin adınıza doğru söz söylerim. Biraz

 

sonra Seyit Rıza' nin yanına varacağız, Deme nanlar, Yusufanlar da gelecek, onun önerisi üzerine bu kış boyunca konuştuk, konuştu nuz. Bana bir daha kararınızı söyleyin. Sözü nüz bir olsunki sözünüzü söyleyebileyim. Ön ce şunu iyi bilin ki; Türk orduları Dersim1 e girerse, önce bizim çoluk çocuğumuzu katle der, köylerimizi harebeye çevirir, bizi yurdu muzdan topraklarımızdan sürer. Böyle bir be laya boyun eğeceğimize çocuklarımızı, eşleri mizi ve davarlarımızı Sultan dağma, Sincik dağma, Baba dağma, Sosm dağma, aşiretlerin yamna yaylaya çıkaralım. Bunun hemen ar dından eli silah tutan bütün aşiret fertlerini toplayarak Murat nehri boyunca Türk ordu larına karşı savaşalım. Bu önerimi kabul edi yorsanız, tamam deyin, karşı çıkıyorsanız, başka bir yol gösterin," dedi. Seyit Hüseyin' in yanında oturan Rahmetli Beser hatunun eşi Sey Bakıl:

"Seyit Hüseyin; Seyit Hüseyin bizim sözü müz sendedir" deyince, yüzüne bir gölümse me yayılan Seyit Hüseyin:

110

"Allah yardımcınız olsun, Allah yardımcı nız olsun, o zaman kalkın hazırlarım gidelim" dedi. Atlarımıza binerek Halbori gözelerine gittiğimizde Seyit Rıza kalabalık bir gurupla gelmiş, bizi bekliyordu. Seyit Hüseyin' i gö rünce oturduğu yerden kalkarak bizi karşı lamaya geldi. İki Seyit kucaklaşıp öpüştü. Munzur nehrinin karşı yakasında kalabalık bir gurup daha vardı. Bunlar Demenan ve Yusufan aşiretlerinin ileri gelenleriydi. Top rak ısındığı, dağların karı eridiği için Munzur kabarmış geçit vermiyor, bir kıyısından di ğer kıyısına geçmek imkansızdı. Bundan dola yı olacaktı ki; Demenanlılar ve Yusufanlar Munzur' un bir yakasında biz diğer aşiret ile ri gelenleri diğer yakasında kalmıştık. Bir arada toplanmamızın imkanı olmayınca birer sözcü aracılığıyla karşılıklı birbirlerimize ses lenerek anlaşmaya çalışacaktık. Önce Seyit Rı za ve Seyit Hüseyin, demenan aşiretinin lide ri Cebrail ağaya selamlarını hürmetlerini sun dular. O, da: "Ellerinizden öperim pirim sağ olun var olun" dedi. Hemen ardından önemli bir haberimiz ve önerimiz var diye ekledi:

 

"Beş gün önce bir tabur Türk askeri gelip Şuran Pax' ında bir çadır kurdu. Çevreden uzun şeritler ve tahtalar temin etti. Marçik çayı üzerinde geçici bir köprü yaptı. Bu duru ma sinirlenen Fındık ağa, adamlarına emir vererek odun toplattı. Gece gizliden bu odun lan köprünün üzerine taşıtarak yığdı. Odun ların üzerine gaz dökerek köprüyü yaktı.

Biz de aym gece tabura silahlı bir baskın düzenleyerek komutanları olan yüzbaşıyı öl dürdük. Bunun üzerine askerler korkup kaç tılar. Türk ordusu bu olaydan soma hiç bek lemeden bize saldırır, biz karşı koyup sava saçağız, siz ne düşünüyorsunuz? Bize ceva bınızı bildirin,"dedi.

Cebrail ağayla kivre olan Seyit Rıza:

"Haberini aldık, sakin olun, telaşlanmayın. Türk ordusu bir pire için yorgan yakmaz." Cebrail ağa:

"Hayır, durum sizin bildiğiniz gibi değil." Seyit Rıza:

"Bir yüzbaşı öldürülmüş, bir tahta köprü yakılmış, bu büyük bir olay değil. Ortalık sa kin gözüküyor, biraz sabredin."

112

Cebrail ağa:

"Bu olaydan soma rahat durmazlar." "Korkma kivrem, asker geldiği gibi geri gi der."

Seyit Rıza1 mn bu iyimser sözleri üzerine biraz düşünen Cebrail ağa, belindeki şalını çıkararak açtı, sırtüstü uzanarak üzerine ört tü. Bunun ne anlama geldiğini bilen Seyit Rı za Seyit Hüseyin' e dönerek:

"Gözümün nuru, fazla zamanımız yoktur, aşiretinin adamlarıyla hasbihal etmişsindir, bana son sözünü söyle" dedi. Seyit Hüseyin:

"Aşiretimin kararını bildireyim, Biz çocuk kadın ve hayvanlarımızı yaylaya gönderme ye, silahlı erkeklerimizle Murat nehri kıyısın da savaşmaya hazırız" dedi. Seyit Rıza:

"Kardeşlerim, dostlarım, biz artık kardeşiz. Yüzümüz Munzur nehri ve Sultan Baba da ğma karşıdır. Ziyaretlerle gerçeklerle yüzyü zeyiz. Bundan sonra çocuklarımız, hayvanla rımız iç içe olacak, dağlarımız hepimizi koru yacak. Kederlenip tasalanmayın, kader bir

 

gün bize de gülecek" dedi. Seyit Hüseyin' e dönerek:

"Hemen Kösoğluna haber salalım; Pilvenk ler, Feratanlar,Karaballar silahlanıp gelsinler. Siz de Çocuklarınızı ve hayvanlarınızı hazırla ym, dağlarımıza yollamaya başlayın. Erkek lerden eli silah tutan her kesi toplayın Mer çimek hattıyla Murat suyu arasındaki dar ala m kontrole alacağız," dedi.

Bu öneriyi de onaylayan Seyit Hüseyin, nehirin karşı tarafında hala bir ölü gibi şalı mn altında yatan Cebrail ağayı Parmağıyla işaret ederek Seyit Rıza' ya:

"Kivren öldü, kararımızı illette ayağa kalk sın" dedi.

Cebrail ağaya kendi seslenen Seyit Rıza: "Kivrem, kalk kararımız tamamdır. Bir kaç gün içinde hepimiz hazırız. Ölümden kork sakta korkmazsakta onunla mutlaka karşıla sırız. Sonunda belki ben, sen ve Seyit Hüse yin aynı mezarlıkta gömülürüz, belkide meza rımız bile olmaz. Ama öyle bir durum, zulme boyun eğmekten kötü olmaz," diye bağırınca, duygulanıp heyecanlanan Cebrail ağa üzerin

 

deki şalı çekerek ayağa kalktı. Nehir kıyısına kadar inerek Seyit Rıza' ya:

"Kirvem kararınız başım gözüm üzerinedir. Dersim' in birlik olması her şeyin üzerinde dir. Mübarek Munzur aramızı kesmiş, bırak mıyor ki, niyaz edelim. İntizarım çoktur kiv rem.

Seyit Rıza:

"Kivrem Munzur aramızı kesmiş, ama ne yapalım!" Cebrail ağa:

"Kivrem bütün aşiretlerin ileri gelenleri be ni dinliyor. Biz kararlarınıza olduğu gibi ka tılıyoruz. Burada söz kestik, karar kıldık. Al lan' ın huzurunda, bu kutsal Munzur' un kıyı smda, Sultan baba dağının karşısında birlik ve beraberliğimizi bozmayacağımıza dair ye min edelim ve Munzur suyuna birer taş ata hm ki; yeminine sadık kalmayanı Munzur çarpsrn," dedi.

Bütün aşiret ileri gelenleri bu öneriyi kabul edince, yemin ederek Munzur suyuna birer taş attık. Önce nehirin karşı kıyısmdakilerle vedalaştık, el sallayarak uğurladık.

115

Biz de adarımızın yularım çözerek bindik. Seyit Rıza ile Seyit Hüseyin bir söğüt ağacının yanında kucaklaştılar. Seyit Rıza:

"Selametle git Pirim, yolun açık olsun."

Seyit Hüseyin:

"Haq senden razı olsun, kadalardan, bela lardan korusun," dedi.

Atlarımızı sürerek kendi köylerimize doğ ru yol aldık. Kert tepesine vardığımızda Seyit Hüseyin atından inerek, onu bir ağaca bağla dı. Her zaman yaptığı gibi bir taşın üzerine oturarak sigarasını sardı. Biz de atlarımızdan inmiştik, Sey Bakıl bizden öce atım bağlaya rak Seyit Hüseyin' in yanına vardı, hepimi zin duyabileceği yüksek bir sesle:

"Seyit Hüseyin, Seyit Hüseyin, yayla nedir biz neyiz? Kadınlarımızı, kızlarımızı Sosm da ğmda Sincik dağında nasıl başkalarına tes lim ederiz? Birisi gidip kadınlarımızın başın daki yazmayı çekerse o zaman ne yaparız? Aşiretlerin yüzüne nasıl bakarız? Biz yerimiz den ayrılamayız, sen aklını mı yedin?" diye bağırdı.

 

Benzi sapsarı kesilen Seyit Hüseyin' in elle ri titredi, parmaklarının arasındaki sigarası yere düştü, gözleri yaşlarla doldu. Sey Bakıl' a bakarak:

"Gelişimizde burada size sordum, danıştım. Hiç bir itirazınız olmadı. Üstelik her keşten önce sen onay verdin. Şimdi sana ne diye yim? Allahtan dileyim; Ermenilerin başına gelen sizin başınıza gelsin! Göçünüz Ermeni lerin göçü olsun!" dedi.

Sinirli ve üzgün bir ruh haliyle ayağa kalk tı, atına binerek evine doğru sürdü.

Sey Bakıl' la Seyit Hüseyin arasındaki bu hadisenin nedenleri çok eskilere dayanır. Bi zim aşiretimiz Kureşan, Dersim' in en eski ve en kalabalık aşiretidir. Aşiretimizin kökeni, bilemediğimiz bir tarihte Dewa Pil' e yerleş miş. Burada çoğaldıkça Dersim' in değişik böl gelerine dağılmışlar. Son yıllarda aşiretin ana gövdesi Dersim merkez ve çevre köylerinde etkinlik kurmuş. Geniş bir aşiret olmamıza rağmen yeterince araziye sahip olamamışız. Hala kom ve mezralarda yaşar, hayvancılıkla uğraşırız.

117

Gençliğimde aşiretimizin lideri, Sey Bakıl1 m Babası Murto Bas' ti. Murto Bas' m eşi, ya ni Sey Bakıl' ın annesi, güzelliğinden dolayı belalı bir kadmdı. Adı XezaT dı. Yusufan aşi reti, Çıkanlar kolundan namlı bir ailenin kı zıydı. Güzelliği ile aşiretler arasında destandı. Bu kadm ilk evliliğini, Halbori köyünden, Sür ailesinden biriyle yaptı. Bir müddet soma aşiretler arasındaki bir çatışmada bu adam ölünce Xazal dul kaldı. Bu genç, güzel ve en damlı kadına, Murto Bas talip oldu ve kadm la evlendi. Bu evlilikten Sey Bakıl doğdu. Bir kaç yıl sonra yine aşiretler arasındaki bir çatışmada Murto Bas öldü. Xezal ikinci kez dul kaldı. Bu kez Murto Bas' ın yakın akra bası Seyit keko XezaT a talip oldu. Ama XezaT m şartı vardı:

"Kardeşimin katili olan yakın akrabanı öl dür, seninle evlenirim," dedi.

Seyit Keko yakın akrabasını silahla öldü rünce XezaT la evlendi. O zaman henüz küçük bir çocuk olan Sey Bakıl, Seyit Keko1 nun evin de büyüdü.

118

Murto Bas' ın öldürülmesinden bir müddet soma aşiretimiz bir lider arayışı başlattı. Li derlik için ilk akla gelen kişi Seyit Keko' ydu. Ama O da, önceki aşiret reisinin dul kalan eşiyle evlenebilmek için, yakın bir akrabası nı öldürerek kadınla evlenmişti. Bu durumun dan dolayı gözden düşmüş, aşiret törelerine göre reis olamazdı. Başka bir lider arandı. Ni tekim bir araya gelen aşiret ileri gelenleri, aşiretin en yaşlı adamlarından ak sakallı Ap Üşen' i lider olarak seçtiler. Ama bir müddet soma Ap Üşen liderlik yapamayacağını açık ladı. Yeni liderin seçilmesi için aşiret tekrar toplandı. Bu toplantıda aşiretin en yaşlısı Ap Üşen bir lider önerdi. Bu yeni lider adayı S e yit Hüseyin' di. Ağır başlı, bilgili, zeki, adalet li bir adamdı. Daha küçükken anne ve baba sim yitirmiş, akrabalarının yanında yetim olarak böyümüştü. Gençliğinde aşiretin reisi Murto Bas' m yanında kalmış, Onunla aşiret toplantılarına, cemaatlere katılmış, tecrübe ler edinmişti.

Seyit Hüseyin' in Çalkıran köyünde üç göz lük küçük bir evi, aynı köyde iki tarlası olan

 

yoksul bir adamdı. Uzun boylu, dolgun vücut lu, kuvvetli, gür kaşlı, kaim bıyıklı yakışılı biriydi.

Aşiret böyle birini seçince, yıllarca adaletli bir şekilde bizi yönetti. Bazı dedikodulara gö re Sey Bakıl, büyüyünce, Seyit Hüseyin1 in liderliğini hazm edemedi. Liderliği kendi do ğal hakkı olarak gördü. Bunun için Seyit Hüse yin' in aldığı kararlara hep ters düştü. Hata onu ortadan kaldırmak için zehirleme girişi minde bile bulunduğunu söyleyenler çıktı. Oysa bizde reisliğin, babadan oğula geçme gibi bir gelenek yoktu. Lider daima seçimle işbaşına gelirdi.

Sey Bakıl' ın bu konuda bize anlattıkları çok farklıydı. Konuyu sorduğumuzda bize şöy le yanıt vermişti:

"Ben Seyit Hüseyin'e hep saygı duydum. Onun kararlarına daima bağlı kaldım, yalnız Halbori toplantısındaki kararının bir bölümü ne itiraz ettim. Aynı karara daha önce evet dediğim olmuştur. Ama Halbori toplantısında her kesin kendi aşiretinin çıkarlarını düşün düğünü, Seyit Hüseyin' in kendi aşiretinin

 

çıkarlarından ziyade bütün Dersim' in çıkar larını ön plana aldığını, bu durumun aşireti mize zarar vereceğini gördüm. Ve toplantı dönüşünde biraz duygusal davranarak köy lerimizi terk edemiyeceğimizi söyledim. Har be karşı çıkmadım."

Bize bunları anlatan Keko Bor:

"Benden bu gecelik bu kadar, yoruldum, kederlendim, dertlerim depreşti dinlenmem lazım" diyerek, oturduğu tahta sedirin üzerin den kalktı, başka bir odaya geçti.

121

2

Dış duvarları bayaz taşlı dayım Hasan' m yol üzerindeki evinin, gelen gideni, misafiri hiç eksik olmazdı. Bilhassa kış gecelerinde gelen misafirlerin anlattığı öyküleri can kula ğıyla dinler, arasıra sorular sorardık. Bir kış gecesinde Kure Sıpi köyünden Keke Kali, da yımın misaferi olmuştu. Seyit Hüseyin' in öyküsünün geri kalanını ondan duymuştum. Şöyle anlatmıştı:

"1937 yılının ilk baharında, Türk ordu bir likleri Dersim' in ovalık kesimlerine yerleş meye başladı. Birlikler, bir iki olay dışmda direnişlerle karşılaşmadı. Ovadakilere çok hilekar ve yumuşak davrandı. Dağdaki aşiret lerden korkuyorlardı. Bunun için ovadakile

 

re karşı yumuşak davranarak yerleşmek isti yorlardı. Bu hilleleriyle önce Mazgirt ve Ho zat' ta iki askeri karargah kurdular. Binlerce askeri buralara yığdılar. Ardından Turiş mek' te 25. Alayı, Pax' e Havigi de 42. Alayı yerleştirdiler. Bu alayın başında İsmail Hakkı adında bir albay vardı. Çok yaman, hilleci, kurnaz, zalim ve sinsi bir adamdı.

Bu albay yöreyi biraz tanır tanımaz, Seyit Hüseyini Tanımak, Onunla görüşmek ve niye tini öğrenmek istemiş. Günlerden bir gün ya nına bir tercüman ve emirerini alarak atının sırtında Çalkıran köyüne gitmiş. Köyde Seyit Hüseyin' in evini sormuş, göstermişler. Kapı ya gitmiş, Seyit Hüseyin Albayı kapıda karşı lamış, onu misafir odasına almış, yemekler hazırlanıp ikram edilmiş, soğuk ayranlar içilmiş ve ilk söze başlayan albay tercümanı aracılığıyla Seyit Hüseyin' e şunları söylemiş:

'Seyidim, ben Dersim' e yabancı biri deği lim. Bu bölgede çok sayıda sevdiğim dostum vardır. İsterimki size bir hizmetim olsun, bu nun için buradayım. Hükümetimiz Dersim' e yol ve okul yapmak istiyor. Asayişi sağla

123

mak, aşiretler arasındaki çatışmaları bitir mek, akan kanları durdurmak ve yerlilerin ellerindeki sillahları toplamak istiyor. Bu ko nularda bana yardımcı olmanızı istiyorum. Benden bir talebiniz varsa; çekinmeden söy leyebilirsiniz. İsterseniz sizi Harput' taki Ab dullah Paşa ile görüştüreyim, isterseniz Anka ra' ya Gazi Mustafa paşanın yamna göndere yim," demiş.

Tek bir kelime Türkçe bilmeyen Seyit Hü şeyin, albayın konuşmasına burada müdaha le ederek tercümana dönmüş. Ve şu cevabı vermiş:

"Komutan evime Tanrı misafiri olarak gel din. Hoş geldin sefa geldin. Ben Dersim adına, Aşiretim adına konuşma yetkisine sahip deği lim. Ama şahsım adma bir kaç söz söylemek istiyorum: Dersim1 li fakirdir, mütevazidir. Mütevazi yaşamından memnundur. Belalara bulaşmak istemiyor, bu güne kadar kimseye bir zararı olmadı. Bundan soma da olmaz. Biz yola okula karşı değiliz. Çocuklarımızın kendi dilleriyle ders veren okullarda okumasım is teriz. Aşiretler kendi aralarında çatışırlar, bu

 

doğrudur. Ama bu onların sorunudur. Yüzyıl lardır bu çatışmalar sürüyor, engellemek çok zor oluyor. Siz şimdi kapılarımıza dayanmış zorla silahlarımızı istiyorsunuz. Buna da iyi niyet diyorsunuz. İyilik bunun neresinde ko mutan?"

Seyit Hüseyin' in konuşmasmı Albayın emireri kendi defterine kalemle kayıt ediyor muş, ama bu konuşmaya sinirlenen fakat sinirini dışa vurmayan alay komutanı yine yumuşak bir üslupla:

"Seyidim, iyi niyetime inanmadığımzı gö rüyorum. Ben askerim, söylemek istedikleri mi dobra dobra söylerim. İnanınki kötü bir niyetim yoktur. Sizinle dostça konuşuyorum. Yörenizdeki bütün askerlerime emir verdim; herkese iyi davranın, kimseye kötülük etme yin, size karışmayana karışmayın, bir parça ekmek dahi alsanız bedelini ödeyin, dedim. Bu konuda kimsenin şikayeti olursa hemen bana bildirebilirsin," demiş.

Seyit Hüseyin fazla konuşmak istememiş, albayın yumuşak üslubunun altındaki niyet leri anlamış. Bundan sonrasını havadan su

125

dan konuşmuşlar, gecenin karanlığı basınca misafir odasmda yatakları seren Seyit Hüse yin "Allah rahatlık versin" diyerek, odasma çekilmiş. Bir türlü gözüne uyku girmemiş, kürsüye oturarak sigara üstüne sigara içmiş, Seyit Rıza' yı düşünmüş, diğer aşiretlerin du rumunu merak etmiş, asker bütün irtibatları kesmiş, verdiği sözü hayata geçirememiş, aşi retinin kadınları ve çocukları ovada kalmış, yumuşak davranan asker ovalılar üzerine et kinlik kurmaya başlamış, silahlarını teslim edenler bile çıkmıştı.

Sabaha doğru tuvalete çıkmak isteyen Se yit Hüseyin dışarı çıktığında çevreden gelen bazı sesleri duymuş, etrafına bakmış, gece karanlığından kimseyi görememiş, biraz iler leyince bir öksürük sesi işitmiş, sesin geldiği tarafa biraz daha gidince, yanan sigara ateş lerini görmüş, biraz daha yaklaşınca evinin asker çemberi içinde olduğunu anlamış. He men geri dönerek Albayın yattığı misafir oda sımn kapısına gitmiş, kapıyı çalarak albayı uyandırmayı düşünmüş, fakat başka bir ev de yatan tercüman aklına gelince eşini kom

 

şu eve yollamış, bir müddet soma Albayın emireriyle birlikte gelen tercüman Seyit Hü şeyin1 in sinirli bir halde salonda beklediğini görmüş, emireri kapıyı çalarak albayı kapı ya çağırınca, seyit Hüseyin Albay1 a:

"Komtan neden askerlerin evimi sarmış?

Hafifçe, ama hınzırca gülümseyen Albay :

"Endişelenme Seyidim, onlar ikimizin gü venliği için nöbet tutuyorlar" demiş.

Bu sözlere daha da sinirlenen,

SeyitHüseyin:

"Siz benim misafirimsiniz. Kendi evimden ben sorumluyum. Benim evimde sana hiç bir zarar gelmiyeceğini bilmen gerekiyordu. Ni ye böyle yaptınız?" diye bağırmış.

Kolundaki saate göz atan alay komutanı:

"Sabah olmuş, gitmemiz lazım" diyerek oda ya girmiş, giyinince dış kapıda Seyit Hüse yin' le vedalaşırken: "Tekrar görüşelim, buy run siz de bize misafir olarak gelin, bir konu da rahatsızlık duyarsanız beni haberdar edin" demiş ve köyden ayrılmış.

Bu olaydan yaklaşık bir ay soma Kureşan aşiretinin yaşlıları ve ileri gelenleri Seyit Hü

127

şeyin1 in evinde toplanmışlar. Seyit Hüseyin' i çok üzgün, kırgın ve kederli bulmuşlar. Bir çok konuda ona sorular sormuşlar. Ondan şu cevapları almışlar:

"Size silahlarınızı teslim etmeyin dedim, beni dinlemediniz. Büyük bir vurdumduy mazlığı ve gafleti yaşadımz. Kolumuzu kana dımızı kırdınız. Bu halimizle öldürülmez sağ kalsak bile, aşiretlerin yüzüne bakamayacak hale düşürdünüz.

Demenanlarla Bahtiyarların yiğitçe savaş tıklarını duyuyorum, ölürlerse yiğitçe ölür ler, yaşarlarsa başları dik yaşarlar. Ya biz, öldürülürsek, pisi pisine ölmüş, yaşarsak boy numuz eğik yaşarız. Korkarım ki katliamımız Ermeni katliamından daha korkunç, göçümüz onlarınkinden daha beter olur," demiş. Aşiret ileri gelenlerinden biri Seyit Hüseyin' e: "Aşiret Reislerini topluyorlar, biz senin için korkuyoruz. Bir taraflara gitseniz, bir müd det gizlenseniz daha iyi olmaz mı? Bizim du rumumuz henüz belli değil, bakalım bir, ne olacak? diye sormuş. Bu sorulara da sinirle nen Seyit Hüseyin:

 

"Akıbetimizin ne olacağı şimdiden bellidir. Şu an da ordunun postalları altında nefes alıp veriyoruz. Bu postallardan umut bekle yemeyiz. Her taraf asker, hafiye dolu. Aşireti bırakıp nereye gideyim? Bu yaşıma kadar aşi retimle nefes alıp verdim, aşiret boyun eğ miş, katledilmiş, yokedilmiş, ben yaşamışım, neye yarar?

Silahlarınızı teslim etmeseydiniz, sırtımızı Ali Ağa vadisine Zargovit' e verir, mertçe sa vaşır ölürdük. Ama siz bu yolu seçmediniz, sözümü aşiretlerin karşılığında beş paralık ettiniz. Sillahları teslim etmekle hepimizin mezarını kendi ellerinizle kazdınız. İnanınız ki; ben ölümden hiç korkmuyorum. Belki be nim için ölüm, böylesi bir yaşamdan çok da ha hayırlıdır. Ama böyle eli kolu bağlı, sillah sız, esaret altında ölmeyi hiç düşünmemiş tim," demiş, bir hıçkırık boğazma düğümlen miş ve susmuş.

Yine bir aşiret ileri geleninin, durumun o kadar vahim olmadığım, askerin kimseye ka rışmadığmı, sillahla karşı gelmeyenlerin öldü rülmediğini söylemesi üzerine derin derin dü

129

şünmüş ve adamın gafletine karşı şu sözleri sarf etmiş:

"Siz, askerin geçici, yumuşak davranışına al danıyorsunuz. Asker Seyit Rıza' mn peşinde dir. Onu yakalayıncaya kadar yumuşak dav ranacaktır. Sizi ürkütüp dağlara sürmek iste miyor. O yakalandığı an bir çoğumuzu ipe çekmeyi düşünüyor. Bizi de hal edince omuz üzerinde baş, taş üzerinde taş bırakmazlar," demiş.

Biraz düşünmüş:

"Seyit Rıza" dan bir haber alamıyorum, başı darda olamasaydı, mutlaka bana haber yol lardı.Biriniz bir yolunu bulun, Bahtiyarlar ta rafına gidin, Sahan ağaya selamlarımı söyle yin, elimiz, kolumuz bağlandı deyin, bir ihti yaçları veya istekleri varsa, geri gelip bana söyleyin" demiş ve toplantıyı bitirmiş.

Eme, Keke Kah' yi dinlerken daldı, o günleri hatırlamaya ve yaşamaya başladı. Seyit Hüse yin soylu atının sırtmda Galbusan1 a gelmişti. Babası atını evlerinin önündeki meşe ağacma bağlamış, içeri girmiş oturmuşlardı. Annesi zervet pişirmiş, bir yengesi sarmusak soy

 

muş, bir yengesi ocakta yağ kızartıyordu. Dışardan bir feryat figan sesi duymuş ve hep birlikte dışarı çıkmışlardı. Hüseyno Barinin evinin önünde kadınların ağıt sesi yükseli yordu. Kafile halinde evlerinin yokuşundan inerek çaydan geçtiler, Hüseyno Barinin eşi Çeqe, saçını başını yolup ağlayarak ağıt yakıyordu. Seyit Hüseyin: "Çeqe, Çeqe, Veyva mı ne olmuş? Niye ağlıyorsun?" diye sorunca; Çeqe Saçım yolarak bir ağıt makmıyla Sahan ağayı anlatıyordu:

"Sahan' ım benim, kartalım benim

Yiğidim benim, şahinim benim

Ağaların ağasıydm, şu Dersim' in çırasıy

dm

Düşmanların belasıydm Aşiretlerin kalasiydin

Uyurken seni gafil vurmuşlar Misafir amcanı da öldürmüşler Adamların sana ihanet etmişler Başını kesip Türk paşasına götürmüşler

Sahanım benim kartalım benim

131

Yiğidim benim, şahinim benim

Ağaların ağasıydm, şu Dersim' in çırasıy

dm

Düşmanların belasıydm Aşiretlerin kalasiydin

Gözleri yaşaran Seyit Hüseyin, Çeqe' nin kolundan tutarak konağına doğru götürdü. Köylüler de ardından içeri girdiler. Geniş bir salonda oturdular. Çeqe durmadan ağlıyordu. Seyit Hüseyin' dünyası yıkılmış gibi bir min derin üzerine çökerek kendi kendine:

"Vay kalleşler, vay bahtsızlar, vay alçak lar, nasıl kıydınız dağların dağı Sahan ağaya? Dünya alemin laneti üzerinize olsun! Cehen nemin ateşi daima bedeninizde olsun! Göz leriniz kör, elleriniz sakat olsun!

Heyvax Dersim, Dersim olalı böyle bir zu lüm görmedi. Dağlarımız Kerbela' ya çevrildi. Sahan ağarım başı kesilerek Türk Paşasına teslim edildi.

Ey ulu Tamım, yoluna bunca niyazlar da ğıttık, kurbanlar kestik, semahta dolandık. Buların karşılığında niye bu kadar Zulüm re

 

va görüldü bize?" dedi, yüzünü Çeqe' ye çe virdi:

"Ağlma Çeqe, ağlama Veyva mı, tanrı hepi mize sabır versin. Dersim' de ihanet, bahtsız lık korkuyla birlikte kol geziyor. Daha çok başlar kesilir" demiş, Oturduğu yerden kalka rak Konaktan çıkmış. Çayı geçerek yokuşa tırmanmış. Ağaca bağlı atının yularını çöze rek sırtına binmiş ve sürüp gitmişti.

Eme düşünden sıyrıldığında Keke Kali anla tımmı sürdürüyordu:

"Seyit Hüseyin Galbusan köyünden dönün ce, evinde misafirleriyle karşılaştı. Bu misafir lerden biri Keko Bor' du. Onu dalgın, düşünce li ve üzgün gören Seyit Hüseyin; hal hatırını sordu, iyi olmadığını söyleyen Keko Bor:

"Seyit Hüseyin, kötü haberler kulaktan ku lağa yayılıyor. Diyorlarki Seyit Rıza' mn yege ni Rayber' o kop, diğer yeğeni Zeyneli' de ya mna çekerek Abasan aşiretiyle Devletin safı na geçmiş, Seyit Rıza ailesiyle yalınız kalınca bilinmez bir yere gitmiş. Yine diyorlarki; Ray ber' o Kop ve Zeynel' in adamları Ali Şer efen diyi ve zevcesi Zarife hatunu bir mağarada

133

öldürmüşler, Ali Şer efendinin başım kesip götürmüşler."

Bu kötü haberler karşısında adeta yıkılan Seyit Hüseyin:

"Heyvax, Dersim' in meşalesini de söndürdü ler. Zalimler bir türlü kana doymadılar. Akıl dar, bilge, önder Ali Şer beye nasıl kıydılar? Korkarım ki bu zalimler yaşlı Seyit Rıza' mn da başını yesinler" demiş.

Onu dinleyen Keko Bor, Seyit Hüseyin' den gidip bir ormanlıkta saklanmasını istemiş, ama O, bunu redederek aşiretinin içinde kal mayı yeğlemiş. Akaşam Paxe Havigi köyünde Keko Bor' un evine gitmişler. Gece orada misa fir kalmış, sabah Askerlerin bu köye yakın Ana Fatma mevkisinde halkı topladığını, bu radaki Kavak ve Meşe ağaçlarını kesip Mun zur' a attığını, Munzur suyunun bu ağaçlan sürükleyip Mameki' ye kadar götürdüğünü, buradaki askerlerin bu ağaçları sudan çıka rarak köprü yaptığını duymuşlar. Atlarına bi nip Ana Fatmaya gitmişler. Orada devrilen ağaçları izlemişler. Kendi aşiretinden olan in sanların köle gibi çalıştınldığma tanık olmuş

 

lar. Devrilen her kavak ve meşe ağacına ağla mışlar. Çünkü bu kavak ağaçlarının akıbetin de kendi akıbetlerini görmüşler.

Askerlerin burada Seyit Hüseyin' i çembe re alıp tutukladıklarını, önlerine katıp Mame ki' ye götürdüklerini söylerler. Onun öyküsü nün gerisini, burada en iyi bilenlerden biri Hesen' dir. Rica ediyorum gördüklerini bize anlatsın" dedi. Ve sustu.

135

3

Dayım Hasan Kırımımızla ilgili anılarını biz dahil, kimselere pek anlatmazdı. Fakat o gece Keko Kali' nin ricası üzerine biraz düşün dü, bir iki kez yutkundu. Avucunu şakağına dayadı. Hafızamdan hiçbir zaman silinmiye cek cümleleri şöyle sıraladı:

"Seyit Hüseyin' in yakalandığım duydu ğum anda, büyük bir şaşkınlık geçirdim. Ar dından evimize yakın ormanlığa giderek top rağa gömdüğüm mavzerimi çıkardım, hazır lanmaları için beş arkadaşıma haber saldım. Onlar da hazırlıklarını tamamlayınca, Seyit Hüseyin' in kendi köyü olan Çalkıran1 a doğru getirildiğini duydum. Hemen beş silahlı arka daşımı alarak Mameki Çalkıran yolu üzerin deki Tuzlutaş mevkisinde taşlık ve kayalık

 

araziye yerleştirerek Çalkıran köyüne doğru gittim.

Köyün erkekleri Seyit Hüseyin' in tuklandı ğım duymuş, evlerinden dışarı çıkarak yolla ra dökülmüştü. Kadınlar ağlayarak ağıüar ya kıyordu. Ev duvarlarının dibinde oturan genç ler anlamsız bakışlarla birbirlerine bakıyor du. Köye girdiğimde kalabalık bir kitle etrafı mı sardı. Erkekler haberin doğru olup olmadı ğım sordu.Kadınlar durmadan ağlıyordu. Kim se ne yapacağını bilemiyordu. Bir müddet sonra kalabalık bir atlı asker kafilesiyle Seyit Hüseyin' in köye getirildiğini gördük. Hep bir likte köyün dışına doğru yürüyerek onu kar şılamaya gittik, kadınlar hala yüksek sesle ağlıyorlardı. Atlı kafilesi gelip bizi geçince ar dma takıldık. Seyit Hüseyin' in evinin önün de aüar durunca, Seyit Hüseyin atından indi iki asker bir zabitle birlikte içeri girdi. Bir müddet soma içinde elbiselerinin olduğu bir bohça ile dışarı çıktı. Atina binmek istedi, ama zabit müdahale ederek, O' nu bir beygi re bindirdiler.

137

Seyit Hüseyin' in atına binen Zabit, ati sür mek isteyince; soylu at kişneyerek iki arka ayağı üzerine dimdik kalkarak zabiti sırtm dan düşürdü. Zabit tekrar ata binmeye çalış ti, ama at kişneyerek tekme attı, delirmişçe sine etrafında dolanarak kimseyi kendine ya naştırmadı. Seyit Hüseyin hafifçe gülümseye rek atma baktı, yumuşak ve iyimserlik yüklü sesiyle Zabit' in tercümanına: "Zabit bege söy le boşuna uğraşmasın, benim dışımda kimse yi kendi sırtında taşımaz" dedi. Tercüman du rumu açıklayınca, hayrete kapılan Zabit ata binmekten vaz geçerek atin yularını bir as kerin eline vererek köyden çıktılar. Biz de ardlarına takıldık, kadınlar, yaşlılar, çocuk lar, gençler kafile halinde ardlarmdan yürü dük. Bazen içice karıştık, bazen arkadan izle dik. Köyün arka tepesini aşınca Desta Pirgici' ye vardık.

Biliyorsunuz bizim bu ovanın uzunluğu bir buçuk kilometre, genişliği beşyüz metre ka dardır. Ve bu ovanın etrafında beş mezra var dır. Seyit Hüseyin' in tutuklanıp götürüldü

138

günü duyan bütün mezra sakinleri evlerini terk ederek yol boyunca sıralanmışlardı.

Ovaya adımım atıp yol boyunca dizilen in sanları gören Seyit Hüseyin' in soylu atı, acı acı kişnedi, sanki yollara dökülenlere bir şey ler anlatıyordu. Soma yerinde durdu, askerle rin bütün uğraşlarına rağmen yere çivilen miş gibi kıpırdanmadı. Zabit ve Seyit Hüse yin' de atlarını durdurarak ata baktılar. Bu ara bizle askerler içice girmiştik. Bütün asker ler atları durdurarak Seyit Hüseyin' in atma bakıyor, bir asker bütün gücüyle atın yula rını çekiyor ama ati yerinden kıpırdatamıyor du. Atin gözleri sahibinde, kendini geriye doğ ru çekiyordu. Seyit Hüseyin beygirin sırtın dan indi, beygirin yularını bir askerin eline vererek atma doğru yürüdü. Yanma vardığın da başını okşadı. Tercümana dönerek:

"Lütfen Zabite söyleyin, müsade etsinde atıma bineyim. Bakınız atım ağlıyor" diyerek işaret parmağıyla atımn akan gözyaşlarını gösterdi. Hepimiz atın gözlerine baktık ger çekten ağlıyordu.

Zabit biraz düşününce:

 

"Hayır atınıza binemezsiniz, emir böyledir" dedi. Seyit Hüseyin:

"Ben yine aynı beygire bineyim ama atımın yularım ben tutayım, yoksa başka türlü onu yürütemezsiniz" deyince, buna da itiraz eden Zabit:

"Atınız yanınızda sizin hizanızda yürüye çekse, bir er yularını tutsun öyle yürüyün" dedi.

Atının yularından tutarak çeken Seyit Hü şeyin onu bineceği beygirin yamna kadar çekti, burada yularını askerin eline vererek beygire bindi, hareket ettiklerinde kişneye rek yürüdü, bizde onlarla yürümeye başla dik. At ikide bir kişniyor burnuyla Seyit Hüseyin' in dizini dürtüyordu. Ben atin ona kaç dediğini his ediyordum ama Seyit Hüse yin' in bunu anlayıp anlamadığını çok merak ediyordum. Pulo sor ve Gundor mezralarının karşısına vardığımızda kadınlar yüksek sesle ağlayıp insanın içini yakan ağıtlar yakıyorlar dı. Asker kafilesiyle birlikte yürüyen kadın lar da ağlayıp ağıt yakınca; Seyit Hüseyin sa

 

ğma soluna baktı, beygirini durdurdu. Beygir üzerinde sol tarafına dönerek: "Niye böyle acı acı ağlıyorsunuz? anlayamıyorum! Ağlamay la neyi hal etmeye çalışıyorsunuz? Bu acı çığlıklarınızla benim ciğerlerimi parçalıyor sunuz. Susun, ağlamayın" dedi. Beygirini sür dü. Ovanın bitimindeki Mezarlığın yanma var dığımızda beygirini durdurdu. Tercümana dö nerek, Şunları söyledi:

"Bu mezarlık atalarımın mezarlığıdır. Zabit beg izin versin bir ziyaret etmek istiyorum" dedi.

Tercüman durumu Zabit' e aktarınca, me zarlığın etrafını askerle çembere alan Zabit, ziyaret iznini verdi. "Buyrun ziyaret edebilir siniz" dedi.

Ben, bu durumdan yararlanarak Seyit Hü şeyin' in beygirinin yanma gittim, yularını tutarak inmesine yardıcı oldum. Kulağma eği lerek yalnız onun duyabileceği heyacanlı se simle: "Ap Üşen, ilerede tuzlu taş hizasmda beş sillahlı sipere yatmış, bende oraya döne ceğim, siz geçince askeri tarayacağız, sizde

141

bundan yararlanarak ormanlığa kaçın" de dim.

İkimiz mezarlığa doğru yürüyorduk. Bakış larını heyecanlı yüzüme yöneltti. Alçak bir ses tonuyla:

"Hese mı, sakın böyle bir hata yapmayasın! Altı mavzerle bu işi yapamazsın, ben de bu hantal beygirle kaçıp kurtulamam. Böyle bir şeye girişmemiz halinde 'aşiret isyan etti' di yecekler, çoluk çocuk hepinizi katledecekler" dedi.

Mezarlığa girdik. Önce Sey Bakıl' m babası Murto Bas' m mezarının başında dikildi. Mur to Bas aynı zamanda onun amcası sayılırdı. Ondan çok şeyler öğrenmiş, birlikte çokça anılar olmuştu. Kıpırdayan dudaklarıyla dua lar okudu. Oradan Doye Murte Sur' un me zarının başına gitti. Eğilerek onun mezar ta şını öptü. Kendisi daha bebekken ölen baba sının mezarının yanına vardı. Mezar taşma kapanarak ağladı. Babasından iki yıl sonra hastalanarak ölen annesinin simasını hayal meyal hatırlar gibi oldu. Onun için de dualar ederek, cebinden bir mendil çıkardı. Yerden

 

aldığı bir avuç toprağı bu mendile doldura rak cebine koyunca mezarlığın orta yerine doğru yürüdü, bir noktada durup çevresine uzaklara köylere, dağlara, ovaya baktı. Zabit tercüman aracılığıyla Seyit Hüseyin' e: "Zamanımız doluyor biraz acele etsin" deyin ce, Seyit Hüseyin:

"Sabret Zabit beg, sabret!" dedi. İşaret par mağıyla çevre köyleri göstererek:

"Bak, bu Pulo Sur, burası Gmdor, burası Gome reş, burası Kemere bele, burası da Derik mezrasıdır. Bu mezralarda oturanların hepsi akrabalarım ve dostlarımdır. Onlarla sohbetlerim, cemlerim olmuştur. Birlikte Se man dönmüşüz. Zor koşullarda bir parça ek meğimizi bölüşmüşüz. Ömrüm bu dağlarda bu yaylalarda ve mezralarda geçti. Kimseye kötü bir söz söylemedim, kem gözle bakma dım. Hak yolundan ayrılmadım. Mazlumun hakkını yemedim, zalimin zulmüne boyun eğmedim. Malı mülkü hiç sevmedim. Koca aşiret reisi olmama rağmen zorla kimseye hüküm etmedim. İşte Zabit beg, bu kadar insanın bu yollara dökülmesi, kadınların ağ

143

lama sesleri bundandır. Benim gideceğimi ve gidip dönmiyeceğimi, adaletin bozulacağım, bozkurtlarm ovaya ineceğini, yiğidin namer de boyun eğeceğini biliyorlar, bundan dolayı ağlıyorlar" dedi.

Elindeki bastonuyla yürüyerek yanıma geldi. Boynuma sarılarak bir kaç kez yanak larımdan öptü. Ve kulağıma şunları fısıldadı:

"Hesen" e mı, Ciğere mı, içimde büyük bir korku var; bu zalimler halkı katledecekler. Tedbirli olun, bir tehlike sezdiniz mi dağlara kaçın! Her keşten memnunum kimseden kır gın değilim. Hakkınızı halal edin" dedi. Elindeki bastonunu bana vererek:

"Cigera mı, bu bastonum sende yadigar kal sın" diyerek hızlı adımlarla benden uzaklaştı, beygirine bindi. Ve gittiler.

Atlı asker kafilesi Seyit Hüseyin'le birlikte gözden kayboluncaya kadar ben ağlayan ço cuk ve kadınların sesindeki acıları yaşayarak ayaklarımla yere yapışıp kalmıştım. Acılarım dan sıyrıldığımda elimdeki bastonu havaya kaldırarak haykırdım:

 

"Bu bahtsızlıktır, bu kahpeliktir. Bahtsızın evi başına yıkılsın. Zalimin ocağı tütmesin" dedim. Evlerimize döndük.

145

4

Elaziz' e götürülen Seyit Hüseyin' in duru munu çok merak ediyordum. Ama o gece an latmadılar. Dayım Hasan' ın anlattıklarını din leyince hepimiz ağlamıştık. Ardından misafir ler için yatakları serince biz kadınlar uyu mak için evin mutfak bölümüne çekilmiştik.

Bir kaç gün soma seyit Hüseyin' in Elaziz' deki durumunu Çalkıran köyünden Ali' nin en iyi bildiğini öğrenince, onun köyüne gitme ye karar verdim. Topal ayağım ve sakat elim le bir gece ona misafir oldum. Bir fırsatını bularak sorumu sordum. Seyit Hüseyi' ni çok seven Ali, itirazsız söze başladı:

"Seyit Hüseyin' in götürülmesindan yirmi gün sonraydı, evde bir kova bal ve yağ hazır

 

ladım. Ona yeni alt ve üst elbiseler diktirdim. Elbiseleri bir bohçaya koydum. Katırıma bine rek Elaziz' e doğru yola koyuldum. Yollar teh likeliydi, askerler gelen gidenleri yoldan çevi rirdi. Çok dikkat ettim, kimselere görünme den, bir gün sonra gece boyunca katırımı sü rerek Elaziz' deki Dersim' li Use Xece' nin dü kanma vardım. Use Xece' ye, gidişimin nede nini anlatınca, sevindi: 'Ben sık sık gidip kendisiyle görüşürüm. Eski bir otelde göz hapsinde tutuyorlar. Uzak yoldan gelmişsin, acıkmışsın otur zeytin ile çay, birazda şehir ekmeği ile karnını doyur' dedi. Dukanın arka kısmında tahtadan bir kasanın yanındaki bir kürsüye oturduğumda zeytin, beyaz ekmek ve bir bardak çayı önümdeki kasanın üzerine koydu. Zeytin dediğim; küçük, yuvarlak, si yan, yağlı ve tuzlu bir şeydi. Çay da tatlıydı. Karnımı doyurunca birlikte dukandan dışarı çıktık. Bir elimde bohça, bir elimde kova var dı. Uzun bir süre yürüdük, eski bir binanın önüne vardık. Askerlerin kapısında nöbet tut tuğunu gördük. İyi Türkçe bilen Use Xece askerlerle konuşunca; üstümüzü arayarak içe

147

ri aldılar, geniş bir salona girdiğimizde tahta bir sandalyenin üzerinde otran Seyit Hüseyin kalkıp bize doğru geldi. Beni kucaklayarak öptü. Use Xece' nin elini sıkarak bana döndü: "Oradan buraya kadar nasıl geldin; Ali' ye mı?"

"Seni merak ettik, bir görelim halini soralım dedik, biraz yağ biraz da bal getirdik" dedim.

"İyi ettin ciğerim, iyiki geldin, merak bey nimi kemiriyor, uyuyamıyorum. Dışarda Der sim' de olanları merak ediyorum. Bana haber ver başka da hiç bir şeye ihtiyacım yok. Sağ olsun, Hüseyin efendi zaten ihtiyaçlarımı kar siliyor," dedi.

Bizi iki tahta sandalyeye oturttu. Kendi san delyesini de yanımıza çekerek gözlerimin içine baktı:

"Yeni haber var mı, yeni haber?" diye sordu.

Söyliyeyim mi, söylemiyeyim mi diye tere düt geçirdim. Kötü bir haber vermek istedi ğimi anlamış olacak ki:

"Ciğerim haber kötüdür biliyorum, yine söy le"dedi.

 

"Seyit Rıza' mn aile efradını çoluk çocuğunu katletmişler, Bir oğlu, küçük bir kızı ve yege ni Teslim dışında kimse kurtulmamış" dedim.

Adeta yıkıldı. Cebindeki mendilini çıkara rak yaş dolu gözlerini sildi. Ona biraz moral vermek amacıyla:

"Haydaranlar, demenanlar, Baxtiyarlar dire niyorlar, askere büyük zaiyatlar veriyorlar," dedim.

Hayli bir zaman düşündü, kulağıma eğile rek:

"Seyit Rıza' mn çoluk çocuğunu hunharca katleden zihniyetin bundan sonra ne yapa cağını düşünün artık. Bunlar Seyit Rıza' yı ya katarlarsa veya öldürürlerse bizi burada ipe çeker, ardından büyük bir kırım yaparlar. Aşiretime bunu bir türlü anlatamadım. Dön düğünde bir daha anlat. Söyle, dağlara kaç sınlar, ağaç kovuklarına ormanlara sığınsın lar," dedi.

Görüşmenin kısa süreceğini biliyordu. Mü saade isteyerek odasına çıktıktan bir süre soma geri döndü. Elinde bir torba vardı, içine kehribar teşbihini, gümüş tütün tabakasını,

149

ketenden beyaz elbiselerini ve hırkasını koy muştu. Torbayı elime tutuşturunca, boynuma sarılarak öptü. Biz de elini öpünce bana:

"Ali' ye mı, buralarda fazla oylanma, he men git, katırına bin, gündüz gözüyle Pertek' e ulaşmaya çalış, geceyi Pilvenklerin köyün de geçir, yarın sabah yola çık," dedi.

Askerler kolumuza yapışarak bizi çıkarır ken gözlerim ve yüreğim orada kaldı. Onu bir daha hiç görmiyeceğimi somadan anlayacak tim.

Köyüme döndükten yaklaşık bir ay sonray dı, Seyit Rıza' nin yakalandığını duydum. Er zincan' a giderken bir köprünün üzerinde ya kalamışlar, Elaziz' e götürüp mahpusa koy muşlar. Tabi Seyit Hüseyin' i de otelinden ala rak onun yanma yerleştirmişler. Bütün duy duklarımız bunlardı. Haber bekledik, nafile. Onları hiç kimselerle görüştürmediler. Mah kemeye çıkarılacakları haberleri geldi bir ara, sonradan idam edildiklerini duyduk. Hü se Xece' in çok somları bana anlattığına göre, 1937 kasım ayında Mustafa Kemal Singeç köprüsünü açmak için Elazığ' a gelecekmiş, fa

150

kat Dersim' lilerin kendisine karşı bir gösteri yapacağından korkuyormuş, bunun için ken disi gelmeden önce Elazıiz' e, Ankara' dan bir ekip göndermiş:

'Gidin Seyit Rıza' yı, Seyit Hüseyin' i, Fındık ağa' yı asm, ben oraya gelene kadar bunların işini bitirin" demiş.

Bu talimatia Elaziz' e gelen özel ekip, mah kemedeki davaya bakan savcıyı izine gönder miş. Yardımcısını ise savcı yapmış, hemen o gece bir sinama salonunda mahkeme kurmuş lar. Tutuklu olan Dersim' in ileri gelenlerin den yedisini idam cezasına çarptırmışlar. Ay m gece Elaziz' deki saman pazarı alanını ay dmlatıp darağaçları dikmişler. İdam edilecek olan yedi kişiyi askeri arabalarla buraya taşı mışlar. Yetmiş beş olan Seyit Rıza' m yaşını küçültmüşler, henüz onyedi yaşma basan Se yit Rıza' mn küçük oğlunun yaşını büyütmüş ler. Ve bu işi, o karanlık gecede böylece kitaba uydurarak infazları tek tek yapmaya başlamışlar. Önce Fındık ağayı asmışlar. Fa kat ip kopunca yeni bir ip bulmuşlar. Ardın

 

dan Seyit Rıza' nin oğlunu asmak istemişler, Seyit Rıza:

'Beni oğlumdan önce asm' deyince onu sep haya doğru götürmüşler. İpi çekecek olan çin genenin yamna varınca; çingeneyi itmiş, ken disi kürsünün üstüne çıkmış, ipi boynuna ge çirmiş ve karanlığa seslenmiş:

"Hz. Hüseyin' in evladıyız, kerbela şehidiyiz, be hatayız, be günayız. Bu zulümdür, katliam dır," demiş, ayakları altındaki kürsüye tekme yi kendisi vurmuş.

Seyit Hüseyin ve diğerleri idam edilince ce setleri askeri bir kamyona yüklenerek götü rülmüş, bilinmiyen bir yerde cestlerin üzeri ne benzin döküldükten sonra yakıldıkları söy leniyormuş."

Ali' den bunları öğrenince, bir yıl soma, ya ni 1938 yılının ilk baharında başıma gelenle ri daha iyi anladım ve Aşiretimizin reisi Se yit Hüseyin' e daha da bağlandım. Bilmiyo rum Dersim' in halk ozanı Wele İse İmami yi hatırlıyormusun? Onun, Seyit Hüseyin üzeri ne bestelediği bir ağıt vardı. Keman eşliğin de söylerdi. Dinlediğimde içim yanar, göz yaş

152

larım sicim gibi akardı. Benim sesimde güzel dir. Gençliğimde köylere giderken, tek başı ma yollarda yürürken, gözlerimi Zargovit' in tepesine diker ve şu mısraları ağlayarak söy lerdim:

"Ax berde, berde, berde

Düze Şeğançiro berde

Korno biyo top halaliya ho Wazenu

Vano korno xatırve sıma

Ez son reyna peyser nienu

Wayi wayi wayi

Coru mı vira nisuna

Tarva Sey bırayi

Ez kerdu vıle sorpiane vesayi

Mı ho çarna mada

Rou wılağı pıeru mira osayi

 

Üçüncü bölüm 1

Otuz yaşıma basmıştım, hala köy köy do laşırdım. Dayımın ve eşinin bütün uyarılan na rağmen bu alışkanlığımdan vaz gecemi yordum. Dizim bükülmediğinden bacağım dümdüzdü. Yürürken sallanıyor ve zorlam yordum. Kolum bilekten aşağı gelişmemişti, elim sekiz yaşında ve yürürken kucağımda sallanır, bu halimle dolaşırdım köyleri.

Küçükken çocuklarla oynayamamış, uzakta oyunlarım seyretmiş, içten içe ağlamıştım. Genç kız olunca yine bir başıma kalmıştım. Aslında ne kimse beni anlıyordu, nede ben kimseleri dinliyordum. Belki de bıkmadan usanmadan köyleri dolaşmamın bir nedeni

154

buydu. İçimde bir boşluk vardı; belki anne min, belki abilerimin, belki bebek Xıdır' m belki de köpeğimiz Sıço' nun boşluğuydu bu. Belki de bütün yürüyüşlerim ve dolaşmala nm içimdeki bu boşluğa karşıydı.

Dayılanmdan ayrılıp başka köylere doğru yola çıktığımda, içimdeki boşluk küçülür ve yerini bir ferahlık doldururdu. Ama bir müd det sonra içimdeki boşluk daha da büyürdü. Ve ben bu boşluktan kurtulmak için başka köylere doğru yola çıkardım. Çok sonralan anladım ki; nereye gidiyorsam mutsuzluğu mu birlikte götürüyor ve içimdeki boşluğu büyütüyordum.

Köyleri dolaşmam bazı dedikodulara da neden oldu. Bunlan duyunca daha da yıkıl dım. Bir gün dayım ile eşinin konuşmalarına kulak misafiri oldum. Dayımın eşi:

"Eme bizi dinlemiyor, köyleri yalnız başına dolaşıyor, kocaman kız oldu, gelişip serpildi. Bizim çocuklarda büyüdü, yarın basma bir iş gelse; bizim çocuklardan şüphelenirler" deyin ce, kararımı verdim, köyü terk ederek şehire gidecektim.

 

Tunceli1 de tanıdıklarım vardı, bana yar dımcı olacaklarım biliyordum. Dayımlarım ev de olmadıkları bir zamanda giysilerimi bohça ma doldurdum. Bohçamı koluma takarak köy den çıktım. Ardıma bakmadan Deste pirgiciyi ağlayarak geçtim. İkindi vaktinde Munzur nehrinin kıyısına vardım. Bohçamı kolumdan indirerek suyun kıyısına gittim. Oturarak so ğuk ve berak suyla ellerimi yüzümü yıka dım. Dualar ettim, bana yardımcı olmaları için Allah' a, Munzur babaya yalvardım. Bi raz dinlendikten sonra sudan karşıya geçtim, karşılaştığım ilk adama Ale Himi' yi sordum. Dağ mahallesindeki evini gösterdiler. Yamacı tırmanarak dağ mahallesinin en son evine git tim. Ale Himi kapıda karşıladı beni. Hiç tere düt etmeden içeri aldı. Ona derdimi anlattım. Yoksul ama temiz ve dürüst bir adamdı. Bana evinin alt tarafındaki küçük tek gözlü bir oda yı verdi. Kupkuru bomboş bir odaydı, kap kaçağım, üzerinde yatabileceğim bir döşe yim, başımı koyabileceğim bir yastığım dahi yoktu. Önce odayı temizledim, tanıdıklarımı dolaştım, kiminden bir tabak, kiminden bir

 

tencere, yatak yorgan temin ettim. Allah razı olsun, bir kaç gün içinde başımı sokabilece ğim bir oda sahibi oldum.

Tunceli, köye göre daha büyüktü, yeni git tiğimden dolayı her kes beni tanımazdı. Fa kat topal ayağım, sakat kolumdan ve güzel ligimden dolayı gören herkes dikkatle bana bakardı. Önce komşu kadınlarla tanıştım. Ge çeleri odama gelirlerdi. Çoğu başımdan geçen leri, topal ayağımın, sakat kolumun hikayesi ni merak eder, soru üzerine soru sorarlardı. Bende kızar: 'Dertlerimi depreştirmeyin" der dim.

Artık şehire alışmıştım. Yalınız başıma çar şıya gidip gelirdim. Günlük yiyecek ihtiyaçla rımı yardımsever dükkan sahipleri karşılar dı. Bir gün çarşıdan eve dönerken, yol kena rmdaki kahvenin bahçesinde bir kürsünün üzerinde oturan orta yaşlı bir adamın dik katle bana baktığını gördüm. Bakışları, dim dik attığım bacağımda ve önümde sarkan ko lumdaydı. Adamın bu bakışlarından rahatsız olmuştum. Dönüp adamın üzerine bağırmaya hazırlanıyordum. Ama adam oturduğu yer

157

den kalkıp bana doğru gelince durdum. Dik dik suratına baktım. Elimde, bakallardan top ladığım yiyeceklerin içinde bulunduğu bir file vardı. Kendi kendime adam bana kötü bir laf söylerse, fileyi başına vuracağım diye düşünüyordum. Ama bana yanaştıkça ada mm kötü niyetli biri olmadığım anlıyordum. Nitekim yanıma gelen adam, güler bir yüz, yumuşak bir ses tonuyla bir şeyler sordu, ama Türkçe bilmediğim için söylediklerini an layamadım. Yoldan geçen bir genç bana tercü manlık yapmak isteyince kabul ettim. Adam gençle hayli bir zaman konuştu. Genç bana adam:

"Ben operatör Doktor, Enver Sabuncuoğlu. Şu anda geçici olarak Tunceli devlet hastana nesinde görev yapıyorum. İkinci kezdir seni görüyorum, bocağm ve kolum dikkatimi çek ti. Bu güne kadar hiç doktora görünmedin mi? Mümkünse yarın hastahaneye gel, seni muayane etmek istiyorum" diyor, dedi.

Genci dinleyince Doktorun isteklerini red ederek yoluma devam ettim. Ben uzaklaşınca Doktor etrafında toplananlara:

 

"Bu kızcağızı yarın saat dokuzda hastahane ye getirin, onu muayene etmeden hiç bir has taya bakmayacağım" demiş, evine gitmişti.

Akşam komşu kadınlar odama geldi, sabah hastahaneye gitmem için beni ikna ettiler. Türkçe bilen bir kadınla hastahaneye gitti ğimizde, odasında güler bir yüz ve sıcak dav ranışlarla bizi karşılayan doktor, oturmamız için yer gösterdi. Oturunca yanımdaki kadm, yaşam öykümü kısaca anlatı. Hayli üzülen doktor, beni ayrı bir odaya alarak sakat ko lumla topal bacağımın flimini çektirdi. Tek rar doktorun odasına döndüğümüzde bize çay ikram etti. Flimler önüne gelince, ışığa tu tarak baktı, yüzü sapsarı kesildi. Bana ter cümanlık yapan kadının anlattığına göre dok torun ilk sözü:

"Vay be, yirmi altı sene ha!" olmuş. Bir gün sonra beni ameliyata aldılar. Önce ilaçla bayılttılar, ben baygınken bacağımdaki iki kurşunu çıkarmışlar. Üçüncü kurşun, ha yati bir damarla kaynaştığından çıkarama mışlar. Koluma, kurşuna rastlanamadığı için karışmamışlar.

159

Ameliyattan uzun bir süre sonra gözlerimi açtığımda doktor baş ucumda bekliyordu. Ba cağımdan çıkardığı iki kurşunu bana gös terdi, bir şeyler anlattı, anlayamadığım için tercüman kadını yanma çağırdı. Kadm gelin ce göz yaşlarını tutamıyan doktor ağlayarak şunları söyledi:

"Bu kızcağız yirmi iki sene bu kurşunlan vücudunda nasıl taşıyabildi? Sakat bir kol ve topal bir bacakla nasıl yaşayabildi? Bu gün meslek yaşamın en büyük sevincini ve en bü yük acısını birlikte yaşıyorum. Ne yazik ki kızcağızı iyileştiremiyeceğim, bu topal bacak ve sakat kol Cumhuriyetin bir ayıbı olarak kalacaktır," dedi.

Kadın bu sözleri bana tercüme ederken; doktor kurşunları küçük naylon bir torbaya koydu, ince bir iple torbanın ağzım bağladı, ve yeleğinin küçük bir cebine yerleştirdi.

Yirmi beş gün sonra taburcu oldum. Baca ğım iyileşmedi, kolum yine sarkık kaldı. İyi kalpli doktor da derdime deva olmadı.

İki buçuk yıldan beri şehirde yaşıyordum. Köydeki dedikoduların yavaş yavaş buraya

160

ka dar ulaştığını duyuyordum. Dedikodular dan rahatsız oluyordum, ama engellemenin çok güç bir iş olduğunu da biliyordum. Kimse yüzüme karşı bir şey söylemiyordu. Veya söylemeye cesaret etmiyordu. Bir gece oda ma misafir gelen kadınlara konuyu açtım. Her şeyi inkar ettiler:

"Sen genç bir kızsın, güzelsin, evlilik çağma gelmişsin, meyva tutan ağacı taşlarlar, yalı mz başına yaşamak zordur, ev erkeksiz ol maz, evlenmezsen daha çok dedikodular çı kar, gel seni evlendirelim" dediler. Karşı koy dum, dedikodu yapanların ağzım yırtarım de dim. İsrar ettiler; töreleri, ananeleri, gelenek leri önüme diktiler. Çaresiz kaldığımı görünce Ali isminde birini önerdiler.Alo dedikleri ada mı tanırdım, onunda bir kolu felçli, bir ayağı topaldı.

Bir kaç gün düşündüm fazla direnemedim. Alo' yu hiç sevmezdim, evlenmekte istemez dim. Ama kader, ama töreler, ama çevrenin baskısı bizi bir çatı altında bir araya getirdi.

Daha evliliğimizin ilk günlerinde anladım ki; Alo' yla ben farklı dünyaların insanlarıy

 

dik. O sorumsuz, duygusuz bir insandı. Bana saygı duymazdı. Sevginin de ne olduğunu bil mezdi. Eve ise hiç bakmazdı. Sabah erken den çıkar giderdi. Bu kadm yalınız başına evde ne yapar, ne yer, ne içer diye düşün mezdi. O ise lokantalara gider, içki masala rında oturur türkü söyler, insanları eğlendi rir gece yarılan zilzurna sarhoş eve dönerdi.

Oysa ben eve bir katkısı olsun, dediko dulardan kurtulayım diye evlenmiştim. Ama Alo bana yük oldu, topal ayağıma sakat koluma yüklendi. Buda yetmiyormuş gibi bir de hamile kaldım. Kendimle birlikte Alo ile çocuğunu taşımaya başladım. Dokuz ay bo yunca çektiklerimi bir ben bilirim bir de Allah. Çocuğu doğurduğum gün ondan kurtul manın yollarım aradım. Hastahanedeyken bu rada hemşirelik yapan Azeri kökenli iki kız kardeşle tanıştım. Onlarla derdestim ve neti cede çocuğumu onlara vererek eve döndüm. O halimle çocuğumu besleyemiyeceğimi bili yordum. Çocuğumu terk etmemin ne kadar zor olduğunu, yüreğim parçalanarak yaşıyor

 

dum. Aslında çocuğumdan kopmakla bir isya mn ilk adımlarını attığımı da düşünüyordum.

Artık törelere, geleneklere boyun eymeye çektim. Nitekim bir kaç gün soma Alo' dan boşanmaya karar verdim, yemin ettim bu konuda hiç kimseyi dinlemiyecektim. Alo' y la uzun bir süreden beri zaten konuşmuyor duk. Çocuğu hastahaneden eve getirmediğim için kendisi de eve uğramıyordu. Gittim, ara dım, çarşıda buldum. Yakasına yapıştım: "Gel mahkemeye gidelim köpek" diye bağır dım. Ne kadar yalvardıysa, yakasını bırakma dım, yakasını çeke çeke mahkeme salonuna kadar götürdüm. Salonda kafasını tokatlaya tokatlaya hakimin odasına soktum. Neye uğ radığını şaşıran hakime: "Hakim beg, ben bu adamdan boşanacağım" dedim. Ve hemen o anda boşandım.

163

2

Alo' dan boşanınca, artık mahallenin dul kadını olmuştum. Arkadaşlarım gün geçtikçe azalmış, törelere boyun eğmediğim için yine bir başıma kalmıştım. Alo' yla ilişkilerimden dolayı beni haklı bulanlar da vardı. Ancak bunu açık söylemekten korktukları için 'kade dir' deyip dururlardı.

Yıllar sonra mahallemizde oturan bir ada mı sevdim. Merak etme, adım sana söylemi yeceğim. Çünkü adama söz vermişim, ölene kadar kimseye adım söylemiyeceğim demi şim. Adamla ilk karşılaşmalarımızda karşılık lı bakıştık. Bu bakışmalarımız esnasında o güne kadar hiç tanımadığım tuhaf ve hoş duygular uyandı içimde. Yıllaraca içimi kap

 

layan o koskocaman boşluk kaybolmuştu. Bu adam sevgiyi tadmamış yüreğimi ve o boslu ğu doldurmuştu. Onunla konuşup yakmlaş tıkça; yaşama olan bağlılığım artmış, solmaya başlamış yüzüme renk gelmişti.

Gizli görüşmelerimizin birisinde onun da beni sevdiğine emin olunca, töreleri çiğneye rek odama davet ettim. Bu teklifim karşısın da adam korkuya kapıldı. 'Seven adam kork maz' dedim. Soma adam bir gece karanlığın da çekine çekine odama geldi. Allah' m huzu runda meleklerin şahitliğinde nikahımızı ken dimiz kıydık ve birlikte olduk.

Bu gizli ilişkiyi uzun süre sürdürdük. Bana kalsaydı; ev ev dolaşır, onu sevdiğimi her ke se anlatabilirdim. Ama adam bundan çok çe kiniyor, törelerden korkuyordu.

Hamile kaldığımı adama söylediğim gün, korkudan şehiri terk etmeyi düşünüyordu. Üzerine bağırdım:

'Korkma ve bir yere de gitme! Öldürseler, hatta linç etseler de beni, kimselere söylemi yeceğim seni' dedim.

165

Çünkü onu ben sevmiş, odama davet etmiş, onunla olmuştum. Bir kabahati yoktu zavallı mn. Bu işte bir kabahat veya suç var idiyse benim suçumdu. Masum, kimselerin sevme diği beni sevmişti.

Ona söz verdim, çocuğumu doğuracaktım, karnım şişince hamileliğimi gizlemeye bile ge rek görmedim. Alo1 dan boşandığımdan beri töre ve gelenek denilen paçavraları tanıma dığımı her kes bildiğinden kimseler korku sundan bana konuyla ilgili soru soramıyordu.

Çevreme göre babası belli olmayan, ama bana göre sevdiğim adamın çocuğunu doğur dum. Kaderine uygun olsun diye adım 'Mu rad' koydum. Muradım güzel bir çocuktu. Ba basım da çok seviyordum. Onunla mutlu ol dum. Kimsesizliğimi onunla giderdim. Onu bü yütmek için dünyanın bütün derüerine kat landım. Feleğin bütün sillelerine karşı diren dim. Oğluma "Emenin piçi" demelerine hiç aldırmadım. Artık ömrümün sonbaharının ya şıyorum. Gönlümde, ömrümün boşa giden mutluluğun yası vardır. Bu yasla öleceğimi biliyorum.

 

Sana anlatacaklarım bu kadar. Şimdi hala tek gözlü evimde bu yaşlı halimle kalıyorum, sakat kolum, büyümemiş elim ve topal baca ğımla yaşam savaşı veriyorum. Bu gece bo yunca sana arüattıklarımı, hiç kimseye anlat madiğimi bilmeni istiyorum. Aslında ben ya sadıklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı, ta nık olduklarımı anlatmayı sevmiyorum.

Sana söz verdiğim için bu gece içimi bo şalttım. Benim zaten önüme çıkan her kese geçmişi anlatmama gerek yoktur. Arif olana, küçük kalan elimle topal kalan ayağım çok şey anlatır, diye düşünüyorum.

Sözü burada keselim haydi Allah rahatlık versin," dedi. Avukatın gözlerinden öptü ve odadan çıkarak karanlığa dalıp kayboldu.

167

3

Ema lenge' nin anlattıklarını not alıp çanta sına yerleştiren avukat, yatak odasına çekil di. Yatağına girince uyumaya çalıştı. Uykusu gelmeyince düşlere daldı. Ema Lenge' den dinledikleriyle, Diyarbakır cezaevinde tanık olduğu olayları karşılaştırdı. Kırk dört yıl soma hiç bir şey değişmemişti. Zaman dur muş, tarih yürümemişti sanki.

Sabaha doğru uyuyunca, rüyasında Süley man' ı gördü. Uçsuz bucaksız bir ovada uçar casma koşuyor, Uzanmış saçları bir bayrak gibi rüzgarda dalgalanıyar, havaya kaldırdığı iki kaluyla zafer işareti yapıyordu.

Bir gün sonra Diyarbakır' a gitti. Avukatlık bürosuna uğradı. Burada çalışan arkadaşın

 

dan yakalanmasından sonraki gelişmeleri öğ rendi. Arkadaşının anlattıklarına göre Diyar bakır sıkıyönetim askeri mahkemelerinin du ruşmalarma katılan avukatiardan bazıları tehdit edilmiş, bazıları tutuklanmış bazıları göz altına alınmış, kalanlar da korkudan da valardan çekilmiş, üç bine yakın tutuklu avu katsız ve savunmasız kalmıştı.

Tek başına davaları üstlenmek isteyen ve bunun için bazı mercilere baş vuran avukat, bir öğle vaktinde tanımadığı uzunboylu iki kişini yumruklu saldırısına uğradı. Bu saldırı mn devletin bir tehdidi olduğunu hemen anladı. Bu coğrafyada hukukla ilgili anlatılan her şeyin kocaman bir yalan olduğu, yaşadı ğı, tanık olduğu gerçeklerle kanıtlanınca; avu katiık cübbesini çıkarıp yaktı. Bu durumunu D. Bakır' da illegal olarak yaşayan Maden mü hendisi arkadaşına anlattı. Mühendis arka daşı onu yurt dışına çıkarabilecğini söyleyin ce öneri üzerinde biraz düşündü, 'tamam' de di.Hemen eşyalarını hazırladı, Ema lenge' nin anlattıklarının notlarım, Diyarbakır duruşma larında yapılan siyasi savunmaları çantasına

169

koydu. Onu Mardin' in Kızıltepe kazasına gö türecek olan taksiye binmeden önce muhen dis arkadaşıyla vedalaşırken, çantasını göste rerek: 'Ülkenin bütün acıları ve dertleri bu çantada, bunu sırtlayarak gidiyorum' dedi.

Üç kişiyle birlikte taksiye binerek, ikindi üzeri Kızıltepeye vardı. Akşam karanlığı basa na kadar burada bir evde misafir kaldı. Diyarbakır cezaevinde yaşanan vahşetin öy külerini bir çok kişiden dinledi.

Gece yarısı, onları kaldıkları evden alan başka bir taksi, Türkiye Suriye sınırına ka dar götürdü. Taksi geri dönünce onlara yol gösteren rehberle birlikte tarlaların arasın dan bazen eğilerek, bazen uturup sağı solu dinleyerek, ışıklıklı alanlarda sürünerek tel örgülerinin yamna kadar gidince, torbasın daki makasla tel örgüleri kesen rehber sürü nerek kendisini izlemelerini istedi. Sırtındaki dert çantası ile mayınlı tarlaya geçen Avukat ayağa kalkmak isteyince, rehberin uyarısıyla tekrar yere yattı. Başını sağ tarafa çevirince askeri bir cipin farlarının ışıkları gözlerini kamaştırdı. Daha kendisi bir şey söylemeden

 

rehber: "Arkadaşlar, mayın tarlasındayız, sa km kalkıp sağa sola kaçmaya kalkmayın, ma yına basar paramparça olursunuz, gelen dev riye aracıdır, yattığınız yerde kıpırdanmadan durun ki; kendimizi ele vermeyelim" dedi.

Çantasının yanında sırt üstü yatan avukat, gözlerini yıldızlara dikerek nefesini tuttu. Kendisinden en uzak ve en küçük olarak gö rünen en büyük yıldızla buluşan ruhu, dü şünce hızıyla o yıldıza uçtu.

171